Kabe Tevhid’i, Medine Edebi Öğretiyor

266

x1wu1t(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.˝ (Bakara suresi, 144)

Mümin her nerede olursa olsun yüzünü/yönünü Mescid’i Haram’a çevirme emri almıştır. Yüzün Kâbe’ye çevrilmesi demek; bakışın, ilginin, önemli olanın bu tarafta olmasındandır. Beytullah, insanlığın ilk odaklandığı hakikat ve Yüce Allah’ın imtihanı hatırlatmak için yeryüzüne inşa ettirdiği ilk evdir. Bu ev/Beytullah; kâinatın halıkını hatırlatıyor, cennet ve cehennem serüvenini hatırlattığı gibi Âdem aleyhisselam’ın şeytanla imtihanını ve Meleklerin yeryüzüne teveccühünü akla getiriyor. Bu diyarlara gelen misafire Beytullah çağrıda bulunuyor: “Ey yolcu! Sen şuan mübarek topraklarda ve Rabbinin nazargâhındasın. İbadetin ilk nüvesi/ çekirdeği, arzın etrafından bu yöne doğru yapılan ibadetlerin bir nur gibi arşı alaya çıktığı Beytullah’tasın. Âdem’in, İbrahim’in, İsmail’in, Muhammed (sallallahu aleyhim ecmain) ve birçok Resulün ayak bastığı, vahiy aldığı, meleklerle yarıştığı, Rahman’la görüştüğü olağanüstü bir beldedesin. İbadetlerin, duaların, hayırların bire bin değer kazandığı Miracın şehrindesin…”

Bu belde bütün kulları kendine çağıran bir davete sahiptir. Cinsi, rengi, ırkı, özelliği her ne olursa olsun, bir mıknatıs gibi mümini kendine çekmekte, kâfiri/küfrü/şirki ise reddetmektedir. Zikir yapmak isteyen buraya gelsin, zikrederek dönsün! Yalvarmak isteyen gelsin, Kâbe’nin etek lerine sarılsın, ağlayarak yalvarsın! Bir kapıya yüz sürmek isteyen gelsin ‘Mültezem’ kapısına yüz sürsün, Kabe’nin duvarlarına tutunsun ve Makam-ı İbrahim’de el pençe dursun. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) davet şehrine gelsin ‘hervele’ edasıyla başı dik, göğsü kabarık bir Abdullah edasıyla yürüsün. Deliler gibi Safa ile Merve arasında kurtuluş arasın! Geldim Rabbim, yandım Rabbim, ben buyum Rabbim desin… “Şüphesiz, Safa ile Merve Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâ’be’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse bunda bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse şüphesiz, Allah onu bilir, karşılığını verir.”(Bakara suresi, 158) Safa ve Merve’de Hacer annemiz gibi İsmail’i arasın, zemzemi arasın, İbrahim’i arasın… İnsanların aktığı tarafa aksın ve istiğfarla tekrar Kâbe’ye yönelsin. İmtihanın, haşrin, hesabın, Allah’la buluşmanın bir provasını yaşasın. İşte bu şehir Tevhidin şehridir. Bu mekan Ulûhiyetin anlaşıldığı, Rubûbiyetin hissedildiği, imanın, muhabbet ve sadakatin hareketlere, secdeye, tavafa, sa’ya ve duaya dönüştüğü tarif edilmez ilahi bir mekandır. İman ve ibadetin doğrusu burada öğrenilir, adalet burada parlar, özgürlük burada değer kazanır… Çünkü burası Kâbe’dir! ve sen şimdi Kâbe’de Yüce Allah’ın özel bir misafirisin.

Bu belde Efendimizin söylediği gibi merhamet şehridir. Bir zamanlar yurtlarından zorla çıkarılan, mal ve mülkleri ellerinden alınan insanlar, fetihle geri döndüklerinde haklarını istememişler, nefislerini devre dışı bırakmışlar, ayrı bir huzursuzluk çıkarmamak için susmuşlardı. Çünkü bu belde; nefsi devre dışı bırakan, kavga, gürültü, kötü sözü yok eden Mescid-i Haram’ın olduğu beldedir. Mekke fethiyle bu beldeye muzaffer bir şekilde giren Resulüllah’a evine yerleşmesi söylenildiğinde, böyle bir hak arayışına girmemiş, bu beldenin saygınlığına halel gelmesine izin vermemiştir.

Bu şehirde tam bir tevhid denizindesin! Yüz ayrı, dil ayrı, renk ayrı, adet ayrı, tarz ayrı… Bu ayrılıkların içerisinde herkesin yöneldiği mekan bir, dua ettikleri Rableri bir, mırıldandıkları sözler bir, okudukları kitap bir, istekleri bir, bir, bir..! Burada bütün ayrılıkların unutulduğu bir mekandasınız. Tavafta, namazda, tilavette hep aynı duygu ve aynı yürek..! Farklılık yok, cemaatçikler yok, şahıslar yok! Kul var, kulluk var, hesap var, Lebbeyk var, göz yaşı var, kurtulmak için yakarış var…

Cemaatlerin, fikirlerin, hareketlerin eridiği bir ummandayız. Tek bir cemaat var! Namaz cemaati, Kâbe cemaati, Beytullah’ın misafirleri… Kimsin, necisin, farkın ne, rengin ne, hiç önemli değil; sen Kâbe’nin Rabbinin misafirisin. İşte bu cemaat Yüce Allah’ın istediği ve oluşmasını emrettiği cemaattir. Dünya üzerindeki bütün camiler bu cemaati ortaya çıkarmak için vardır. Şimdi sen asıl evindesin, burası sana yabancı değil, yanı ba- şındaki bütün insanlar senin kardeşin, iki adım ötesi Anne ve Babamızın buluştuğu yer, Arafat… Anne ve Babamızın memleketine geldik…

Davet-Mektebi-Dergisi-Şubat-2016-Sayı-13  Herkes Kur’an okuyor… Allah’ın misafirleri Aziz olan Allah’ın evinde, Allah’ın talimatını okuyorlar, Allah’ın istediği bir topluluk halindeler. İbadet, hareket, tavaf, cesaret… Geldik Ya Rab, Lebbeyk Ya Rab, emret Ya Rab, buradayız Ya Rab… İşte asıl cemaat budur, Allah’ın istediği cemaat budur! Cemaatlerin unutulduğu, Allah’ın istediği ve Resulullah’ın tesis ettiği İslam cemaati budur. Aynı hareket, aynı duygu, aynı yöneliş, büyük enerji, büyük bir düzen… Buraya gelene ittihad, irtibat, ittisal ruhu aşılanıyor. Kâbe’nin yollarına düşen kişi ümmet ruhunu kuşanıyor, ırka dayalı farklılıkları tevhide bağlıyor. Kişi burada çok daha anlamlı bir şekilde Allah’ın istediği İslam cemaatinin bir ferdi olduğunu anlıyor.

Kâbe sanki bize “dönünce ayrılığa düşmeyin, Rabbinizi unutmayın, tevhidi kıble edinin, Kâbe’nin heybetini kuşanın, cesur olun, hareketli olun, vahyi okuyun” diyor. Böyle bir ümmet kendisinde birçok hayrın oluşacağı bir ümmettir. Bu ümmet Allah’ın izniyle tüm bu gidişatı değiştirecek bir ümmettir. İşte buraya gelenler bu işi başaracak, kamil bir ubudiyeti gerçekleştirecek, marifetin denizlerine inecek, insanları kulların kulluğundan kurtarıp İslam’ın izzetine taşıyacaktır.

Yüce Allah’ın rahmetinin tecelli ettiği yerlerdeyiz. Velayet makamına, hesap ve haşir hakikatini iliklerimize kadar hissediyoruz. Binlerce el, binlerce gönül, binlerce dil bir şeyler istiyor, ebediyet için yalvarıyor. Yanı başındaki af olmayı, diğer yanındaki ıslah edilmeyi diliyor. Sende aralarında ‘evet Allah’ım bende aynı şeyi istiyorum’ diyor, mahcup bir edayla başını öne eğiyorsun. Meşgulsünüz, ama aynı duygularla birbirinize bakıp anlaşıyorsunuz. Ne için geldiğinizi bildiğinizden milyonlar içinde yabancı değilsiniz. Biri Bangladeş’ten, diğeri Afrika’dan, öteki Malezya adalarından, bir diğeri Suriye’den, Mısır’dan, Irak’tan… Ben ise ümit bağlanılan toprakların bir garibi…

Ey Beyt! Ey Kabe!2016-şubat-dergi-2

Ne kadar azizsin, ne kadar şereflisin, ne kadar anlam yüklüsün ki bakmakla doyulmuyorsun. Tavafla iman yüklüyorsun, bir taş parçasısın ama tevhidi haykırarak kendini unutturuyor, insanı Allah’a bağ- lıyorsun. Sana bakan ‘Bismillahi Allahu Ekber’ cümlesiyle heybetinden ürperiyor, Allah’ı hatırlayarak kalbimizi haşyet bürüyor. Manevi bir deprem, baş döndürücü bir şerit geçiyor gözlerin önünden.

Kendinden geçerek, duaların geri çevrilmediği Mültezem’de kardeşlerini hatırlıyorsun! Suriye’yi, Irak’ı, Filistin ve Mısır’ı, Bangledeş ve Afganistan’ı… Yemenliyi gördüm ayrı bir üzüldüm, Tunus’lu ayrı bir feryat ediyor, Afrikalı kardeşim beni kahretti! Afrikalım alışmış yalnızlığa, Allah’tan başka artık kimseden bir şey beklemiyor… Kabe’de ‘Haceru’l Esved’e ulaşamadım ama etrafımda binlerce ‘Beşeru’l Esved’ kardeşlerim vardı. Onları tuttum, sıkı sıkı sarıldım, aynı ağacın meyveleri olduğumuzu lebbeyk nidalarıyla ilettim.

Mescid-i Nebevidesin şimdi..!

Kendini hemen Ravza’ya atıyor, yeniden bey’at ediyorsun. “Geldim Ya Resulullah, geç geldim ama 1400 yıl sonra olsa da yine de geldim” Davası hala taze, sıcaklığı hala hissediliyor, oturduğu bu yerler hala sıcak ve sesi hala kulaklarda. Bu bir içtimadır, hayatın kulluğa kilitlenmesidir. Zorluk ve sıkıntılar unutuldu, dert ve keder yerini damlalara bıraktı… Şimdi sadece imtihan var, muhabbet var, edeb var, hesaplaşma ve yapılması gereken görevler var. Resulullah cemaatine sesleniyor: “Ey Allah’ın kulları! Sizi iman hakikati üzere toparlayan Allah’ı hesabınızın dışında tutmayın.

2016-şubat-dergi-3

Tevhid toplumu, itaat toplumu, ibadet toplumu, uhuvvet toplumu olun. Bu bir mahşerdir! Sırtı bükülmüşler burada, bütün farklılarını bir kenara bırakmış ve sadece iki bez parçasına bürünmüş zenginler burada. Alim ve emirler burada… Kim olduğun belli değil, önemli de değil… Kim olduğunu ortaya çıkarma, sadece kul olduğunu ortaya koy; yalvar, yakar, Rabbini yücelt bu sana yeter. Böyle yaparsan kim olduğunu bulacaksın..”

Mekke mebdei (ilkeyi), kuralı, tevhidi öğretip talim ettiriyor. Medine ise edebi, ahlakı, sessizlik ve sükûneti yaşatıp öğretiyor.. Mekke uluhiyyeti, Medine rubûbiyeti öğretiyor. Mekke kulluğun, Medine sevginin sıfır noktasına çekiyor. Mescid-i Haram’da Kabe’ye en yakın yerde secdedesin. Arkanda büyük bir cemaat… Bütün dünya secdede ve sen büyük bir zikir halkasının baş imamısın. Bütün dünya senden sonra secde de ve sen secdenin en başındasın…

Sakın… sakın… sakın..! Kimse seni böyle bir yolculuktan, böyle anlamlı bir misafirperverlikten alıkoymasın. Bahanelere aldırış etme, mazeret ileri sürme ve iman seyahatini ihmal etme. Sılay-ı Rahim ne kadar önemli ise, bu ondan bin kat daha önemlidir. Burada alacağın güç ve maneviyat sana birçok hayrın ve ihsanın kapısını açacaktır. Üç beş yılda bir düş yola, git temizlen, kendini Allah’a arzet, Resulullah’a bağlılık yemini et. Temizlen, güçlen, boşalmış kalbini iman ve takvayla doldur ve geri gel. O kutsal mekanlara yaklaştıkça dünyevi istek ve ihtiraslar zayıflıyor, dünya küçülüyor, ahiret büyüyerek önem kazanıyor. İbadet akla geliyor, tevhid ve vahdet akla geliyor. İmanın gövdesi kalpte sağlam bir ağaç gibi güçleniyor ve Allah’ın izniyle meyve vermeye başlıyor. “Hac ve Umre yapanlar Allah’ın misafirleridir. O’ndan bir şey isterlerse, onlara cevap verir. Af isterlerse, onları affeder.” (Hadis-i Şerif – İbn Mâce, Menâsik, 5)

Bu belde bütün kardeşleri toparlayan, dert birlikteliğine götüren bir beldedir. Allah düşmanlarını tanı- dığımız ve asıl hedefi anladığımız bir beldedir. Kendi bölgeni, ülkeni değil; alemi İslam’ı hissettiğin bir şura meclisidir burası… (Yüce Allah Musa’ya) Dedi ki: “Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz; sizin ikinize de öyle bir ‘güç ve yetki’ verece- ğiz ki, ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar galip olanlarsınız.” (Kasas Suresi, 35) Daracık düşünceden sıyrıldığın, alemi kuşatan bir fehme ulaştığın bir merkezdesin. Kabeyi, Mescid-i Aksa’yı, Arakan’ı, Avrupa’yı, Afrika’yı, Ceziretu’l Arabı, Anadolu’yu, Mezopotamya’yı, Endülüs’ü, Balkan ve Kafkasya’yı gönlü- ne, gözüne, eline koyduğun ilahi bir toplantıdasın. “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. Gelsinler ki, kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler.” (Hacc suresi 28-30)

Ve şimdi dönüş yolundasın! Geri dönüyor, uzaklaşıyorsun! Gözü yaşlı, zayıf ve yaralı… Ama güçlüsün, ümitlisin! Dilinde zikrin, kalbinde duan, yalvarıyorsun: “Ya Rab beni geldiğim günah ve pişmanlıklarla geri gönderme. İman yolculuğumda beni yalnız bı- rakma. Üzerimdeki kul haklarını benim yerime öde. Beni kardeşlerimden ayrı bırakma. Kulluğumda ihmale düşürme. Sana gelen yolları yüzüme kapama. Beni sırat-ı müstakimden ayırma.

 

Recep SONGÜL

Davet ve Kardeşlik Vakfı Yön. Kur. Başk

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER