Başlığa bakıp gen bozukluğu, hastalık vb. şeyler bekleyenler kusura bakmayın. Tıpçıların, genetikçilerin işi o… Benim bahsedeceğim çocuklar, çocuklukları bitmeden ömürleri biten veya bitirilen çocuklar. Onlar da diğer çocuklar gibi geldiler dünyaya… Ama farklı bir coğrafyada, zulüm ve işkence coğrafyasında… Savaşın ta içine doğdular, ninni yerine bomba seslerini işittiler. Kimi dağılmış bir ailede, kimi yıkılmış bir evde gözlerini açtı. Ağlama sesleri ya duyulmadı ya da ağıtlara yenik düştü her gece… Çünkü ağıtlar, feryat figanlar hiç eksilmedi evlerinde… Bir gün bile karınları doymadı, kardeşlerinin ve annelerinin karınları doymadığı gibi. Savaştan, zulümden kaçarken büyümeye çalıştılar hep… Renkli elbiseleri hiç olmadı kapkara dünyalarında. Ateşten gömlek giydiler, giydirildiler.

Oyuncakları da farklıydı üstelik. Bir şarapnel parçası, birkaç boş kovan ve terk edilmiş tanklar. Sahi bu çocuklar kimin çocukları? Başka bir evrendeler de mi göremiyoruz onları? Yoksa görmek mi istemiyoruz? Doğru ya, görünce içimiz parçalanacak, çocuğumuzu gözümüzün önüne getireceğiz ve üzüleceğiz öylece uzaktan. İşte bu kadarı bile bize fazla geldiği için büyümeyen çocuklar yok dünyamızda.

Her şey güllük gülistanlık. Doğu Türkistan’da çocuklar Çinli askerlerle el bağlamaca oyunu oynuyor mesela. Hep ebelenen ve eli hunharca bağlanan çocuklar oluyor bu oyunda. Suriye’de bombardımandan kaçma oyunu var ya! İşte o oyunda bir türlü kaçıp da kazanamıyor çocuklar. Hep yeniliyor o minicik bedenleri ve düşüyor batmamız gereken kara toprağa. Filistin’de taş atma oyunu oynanıyor zalime karşı. Taşlar atılıyor atılmasına da karşılığında gelen taş değil kurşun oluyor. Bedenine kurşun giren çocuk kanını kırmızı boya mı zannediyor acaba? Çünkü korku ve acı yok yüzünde küçük şehidimin. Belki kan kırmızı bir boya ile bayrağının bir parçasını çizecekti oysa. Bırakmadılar bir türlü. Yetmedi ömrü büyümeye, yetemedi. Hakkı da yoktu üstelik. Büyümek, rahat içinde yaşayanlarındı bu dünyada. Zulüm coğrafyalarında ise çocuklar ölmek için doğuyorlardı. Ya bir keskin nişancının kurşunu ya bir Budist’in ateş çukuru ya da bir zalimin fosfor bombası. Hayatları da boyları gibi kısa oluyor buralarda.

Hayat kısa, hadi bırakın dünya telaşını da çocuğunuza bir sarılın deniz kıyısına cesedi vuran Aylan misali. Gözlerine bakın yavrunuzun sessizce haykıran üstü başı toz içindeki Ümran gibi. Tutun elini bebeğinizin Arakan’da ellerine basılıp kemikleri kırılan Rohingyalıların bebekleri gibi. Öpün canınız, ciğeriniz olan yavrunuzu. Yavrusunun cansız bedenini öpen bir anne baba gibi. Koklayın her defasında onu, “Elma kokusu” geliyor mu diye ondan da. Sımsıcak yatağında yanına uzanın, annesinin mezarında uzanıp yatan çocuk gibi. Üstünü örtün yavrunuzun gece karanlığında, sokağın koynunda kimsesizlerin üstlerini kartonla örttükleri gibi. Doyurun karnını iyice, Afrika’da Yemen’de çocuğunun karnını yaprakla doyurmaya çalışan anne gibi. Tanıyın, anlayın artık diğer çocukları da. Sizin, bizim, hepimizin çocukları onlar. Bilinmeye ihtiyaçları var onların. Selam ve dua ile…

Davut BAYDAR