“-Kardeşim

-Efendim kardeşim.

-Gidelim mi?

-Gidelim.

-Nereye diye sormayacak mısın?

-Sen varsın, gerek var mı sormaya?”

Kardeşlik diyoruz. Nedir peki bu dilimizden düşürmediğimiz kardeşliğin tarifi? Aynı ebeveyne sahip kişiler mi? Birbirini çok seven iki iyi arkadaşın bağı mı veyahut sırdaşlık veya samimiyet mi?

Ne yazık ki, kardeşliğin asıl tarifini Asr-ı Saâdetten beridir unutan biz Müslümanlar, sahabenin yaşadığı, yaşattığı ve anladığı kardeşlik anlayışından bihaber yaşıyoruz.

Lafa gelince dilimizde tüy bitene kadar edebiyatını yaptığımız, kelime israfından öte bir hâl almayan, aynı zamanda icraatına gelince de herkesin kendi deliğine saklandığı içi boşaltılmış bir sözcükten ibaret olmuştur kardeşlik.

Her şeyin en güzelini onlarda gördüğümüz gibi kardeşliğin de en üst mertebesine şahitlik ettiğimiz bir sahabe örneği vardır:

Üç sahabe… Üçü de bir savaşın sonunda darbelerden paramparça olmuş vücutlarıyla susuzluğun ölüm anındaki o büyük acziyetini bedenlerinde yaşıyorlar. Ve bu öyle bir susuzluk ki, okyanusları içirseniz az gelir. O sırada yanlarına başka bir sahabe gelip elinde bulunan kırbadaki iki üç yudumluk suyu en azından birine vermeye çalışıyor. Ama sahabeler kardeşliği öyle güzel idrak etmişler, bunu öyle zirvede yaşıyorlar ki, son demlerinde bile Müslüman kardeşini kendine tercih edebiliyorlar. Üçü de suyu içmeyi reddediyor ve birbirlerine ikram ediyorlar ve bu uğurda üçü de su içmeden şehit oluyor. İnanıyorum ki, onlar ve onlar gibi niceleri tarifsiz güzellikte içeceklere kavuştular.

Bu hâdisede geçen sahabeler kardeşliğin edebiyatını yapmadılar, kardeşliği yaşadılar. Ensar, Muhacire malının yarısını verirken kardeşliğin edebiyatını yapmadı, kardeşliği yaşadı.

Bize gelelim…

Biz daha izlediğimiz filme veya kaybettiğimiz futbol takımına akıttığımız gözyaşlarını, Filistin’de davası uğruna canını veren kardeşimize akıtmıyoruz.

Yemen’de açlıktan ölen binlerce insanın sayısı, instagramdaki takipçi sayımız kadar ilgilendirmiyor bizi…

Hadi geçelim bunları, gitmeyelim o kadar uzağa. Peki ya onları, ettiğimiz küçücük bir duaya dâhil edememenin mazereti neydi?

Kalbim sıkışıyor, boğazım düğümleniyor düşündükçe! En güzel duamızı oturup din, dil, ırk gözetmeksizin, adını bile bilmediğimiz, yemek yemeyi unutmuş, sıcak bir yuvaya hasret ümmetin evlatlarına edelim.

En doğru teslimiyet nasılsa öyle teslim olalım âlemlerin Rabbine ve öyle ayağa kalkalım.

En güzel vahdet nasıl olmalıysa öyle kucaklaşalım.

Ama bir şeyler mutlaka yapalım artık.

Ne oldu da bize bu hale geldik?

Kardeşlik fedakârlık isterdi. Kardeşlik yük olmayı isterdi. Kardeşlik vefa isterdi, bunlardan öte güven isterdi.

Kardeşlik, “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât, 10) ayetini bu çağın kıt anlayışıyla değil sahabe neslinin engin bakışıyla anlamaktır.

Kardeşlik, “ben” değil biz düşüncesiyle hareket etmektir. Kardeşlik, cemaat çalışmasını bireyselliğe tercih etmek, bir kötülük mü var, ben yaptım; bir iyilik mi var, biz yaptık diyebilmektir.

Kardeşlik, ümmetin derdiyle hemdert olup bu uğurda geceleri uykuların kaçmasıdır. Kardeşlik, çocuğuna her baktığında zalimlerin zulmü altında anne babasız kalmış her yavrunun gözlerindeki o yalnızlığı görebilmektedir.

Kardeşlik, lafta kalmayan lisanı hâl ile gösterilendir. Ve kardeşlik, Allah için sevmek, bu uğurda kendinden vazgeçmektir. Bunca söz, zulüm ve haykırış…

Tesir etmiyorsa kardeşliğinize, susalım artık, sükût konuşsun âleme…

Esra ÇİÇEK