Denizin olmadığı bir ortamda bir gemi düşünülebilir mi? Evet düşünülebilir. Ansızın bir tufan kopabilirdi ve nitekim koptu da ama kurtarılmak istenenler, ortamın gittikçe değiştiğini, ortalığın yavaş yavaş karardığını, kara kara bulutların toplanıp kaydığını nedense görmek istemiyorlardı. Görmek gerekirdi, zira sonradan görmek neye yarayacaktı?

Evet, Firavun’un iki denizin arasında kaldığında iman etmesi neye yaradı?

Hakikat, sadece gözlerimizin somut bir şekilde görmesine mi bağlıdır acaba?

Hakikat, bazen fırtına öncesi sessizliğe bürünür ve adeta sırlı bir dil gibi çağrıda bulunur, tıpkı Nuh’un tufanı gibi.

Hakikat, her dilden haykırsa da bize yalan gibi gelir veyahut uzak gelir, bizi bulmayacağını düşünürüz. Ama hakikat kendisini zuhur etmekle görevlidir.

Biz neyle görevliyiz? Hakikati yok saymakla mı? Yok saymaya çalıştığımız elbet bir gün gelip bizi bulacaktır. Elbet bir gün çöller denizlerle buluşacak ve gemiler yüzecektir.

Allah, Hz. Nuh dönemi inkârcılarını tufanla imtihan etti. “Sizden öncekilerin başına geldiği gibi sizin de başınıza (imtihan) gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?” diyen, Rabbimiz bizleri de imtihan etmiyor mu? Bizleri de bir kurtarıcı gemi beklemiyor mu acaba? Evet, o gemi, bizim için beklenen ve ne zaman geleceği belli olmayan bir gemi her an gelebilir, her an çölümüzü sularla buluşturabilir. Kaçımız, karada olan gemiye binebiliriz? Kaçımızın bir gün karaların su alacağına, gemilerin yüzeceğine inanır?

Aslında hepimiz bir âlemiz, hepimizin dünyasında nice tufanlar olmaktadır. Tufana hakkıyla inanıyorsak inandığımızı yaşamalıyız ki, bir kurtarıcı gemimiz olsun. Ve inandığımız kutsal değerler yaşadığı sürece hayat bulur. Zira kurtarıcı İslâm gömleği, giyilmek içindir, askıda asılı kalınacak bir gömlek hiç değildir.

Bazen gözler göremez, kalp görmedikçe. İman etmeyen bir kalp oldukça iman etmeyen bir bedenin olması kaçınılmazdır. Zira bedenimizde öyle bir et parçası var ki, o iyi oldukça bedenimiz iyi olur. O, iyi olmadıkça bedenimiz de iyi olmaz.

Öyle ya “Onların kalbinde hastalık vardır” (Bakara, 10) işte kalbimizin hasta olup olmadığını belirleyecek olan şey, karşımıza çıkan imtihanlarımızla olacaktır. Ya suyun üzerinde yüzeriz ya da suda boğuluruz. Kalbi hasta olmayanlar gemiye binenler oldu, kalbi hasta olanlar ise denizin dalgalarına teslim olmak zorunda kalan kimseler oldu.

“Bu yüzdendir ki, tufan için suyun intikamı demekten çok, suyun imtihanı veya daha doğru bir anlatımla su imtihanı demek daha doğru olur.

Kendi gücüne güvenen insan, Allah’ı yendiğini veya aldattığını sanan insan, aldanışın ne olduğunu çok acı şekilde öğrendi. Bunu Allah’ın kendisine bağışladığı hayat nimetinden öğrendi. Hayatın coşkusundan… Bu coşku, günlük inanmanın boşluğunu ortaya koydu.

Zaman kırbaçlanmış zaman, Diyonizos çılgınlığı görüntüsünde Apollon kılığına bürünmüş hileyi yere çarptı.

Ey insan! İşte ansızın zamanın kılıcını ipeksi bir dokunuşla boğazında bulup devlerin, cinlerin ve şeytanların kucağına düştün. Su bir kâbus gibi seni dört yandan kuşattı. Her şeyin aslına döndüğünü hatırlamanın günüdür. Asılların aslına dönüş günü.”

Etrafımız çetrefilli olabilir ki, öyledir de. Her çağda şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun inananlar için bir Nuh’un gemisi vardır.

İmtihanımızın her safhasında illa bir sığınak, bir gemi vardır. Yeter ki, ümitvar olalım ve “var” olalım, inanmış ve adanmış kişilere bir diriliş yolu elbette vardır. Yeter ki, diriliş yolunun yoldaşları olalım yoldaşlarım.

Yeter ki, vazgeçelim, Şehit Hasan el-Bennâ’nın da dediği gibi:

“Yarınlar yorgun olanların değil, rahatından vazgeçenlerin olacaktır.”

Gökhan ULUS