Kudüs, ağlayan bir şehir değildir. Kudüs sızlanan, hüzünlenen bir şehir değildir. Kudüs mahzun da olmayacak… Çünkü Ebrehe’ye karşı Abdülmuttalib’in gönlüne ilham edilen “O Kâbe ki, sahibi Allah’tır. Onu elbet O (c.c) koruyacaktır.”sözü asrın Ebrehelerine cevaptır.

Allah’ın (c.c) kitabında Kudüs’e iki yerde işaret edilmiştir. İsra suresinde “mübarek belde” 1 ve Tin suresinde “Beyt-i Zeyta”2 olarak geçen yer Kudüs’tür. Kudüs bununla iftihar ediyor ve tüm mazlumların çığlıkları arasında “Sahibim beni koruyacaktır” diye ilan ediyor.

“İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 39) fermanına mebnidir ki; Kudüs bugün sahtekârlık emziğiyle büyümüş siyonizmin tahakkümündedir. Bir yazarın ifadesiyle “Yaşadığınız çağı tanımazsanız, tanımlanırsınız”. Genelde Batılılar özelde siyonistler, yaşadığımız çağın kodlarını çok iyi tespit-tahkik ettiler. Geldiğimiz noktada popüler kültürü ürettiler. Teknolojinin de ellerinde olmasından ötürü tüm insanlığı aynı zevklere, renklere dolayısıyla aynı hislere mahkûm ettiler. Ve bizim kurumlarımızı laikleştirip, kavramlarımızı ve hayatlarımızı sekülerleştirip öylece tanımladılar.

Üstat Hasan el-Bennâ’nın “Müslüman fert, aile ve toplum” şifresinin temelinde olan Müslüman fert, tüm bu entrikalardan nasibini alıyordu. Misal üzerinden gidecek olursak bugün Kudüs merkezli seyahatler niçin yapılıyor? Kudüs’ün etrafındaki zulmü görmek için mi? Yoksa Kudüs manzaralı sofralarda evlilik teklifleri yapmak için mi yapılıyor. Daha bu kadar net Kudüs’ün manzarasını Hanzala 3 bile görmedi.

Evet! Şunu önce kendi nefsimize söylüyoruz: “Hayaliyle uyanmadığımız Kudüs için Selahattinler beklemeye bile hakkımız yok.” Çünkü biz Kudüs’ü biliyoruz, fakat idrak edemiyoruz. Hani irfani geleneğimizde “Bilmek değil, bütün mesele olmaktadır.” diye vurucu bir cümle vardır. Biz olamadık… Olsaydık böyle olmazdı.

Yazının bidayetinde “Kudüs ağlayan bir şehir değildir” demiş ve kanaatimizce sebebini izah etmiştik. Bir başka yönden Kudüs Mirâç mucizesinde Efendimizin (sav) durağıdır 4. Efendimizin (sav) ciddiyeti cehdini artırdı ve İslâm vücut buldu. İslâm’ın 13 yıllık serüvenin bidayetine bakın, ahad ahad diyen siyah Habeşî bir köleyi görürsünüz, nihayetine doğru Taif’te “Allah’ım, onlar bilmiyorlar” diyen merhamet yüklü, fakat sevdiklerinin vefatının üzüntüsüyle yorgun düşmüş Peygamber-i ekberi görürsünüz.

Mekke döneminde ‘Men cedde cehede vecede, Kim ciddi olur, çalışırsa bulur.’ prensibiyle hareket eden Resûlullah’ın (sav) mükâfatı Mirâc’a çıkmaktır, İsrâ (gece yürüyüşü) sonucu Kudüs’te dinlenmektir. Peki, biz değil 13 yıllık, 13 dakikalığına dahi olsa Kudüs’ü idrak ettik mi? Davayı idrak edip mefhum haline getirdik mi? Çağımızı tanıyıp ona göre mevzumuzu belirledik mi? Mevzumuz yoksa Kudüs’ümüz yok demektir. Orada dinlenmek mi? İşte muhal…

Gayretimizi kaybettiğimiz için tarih yapan-yazan millet olmaktan çıktık. Aksine tarihin, dolayısıyla çağın, önünde sürüklenen-güdülen millet haline geldik ya da getirildik. Geçmişimize dair ne varsa hepsi birer birer düşüyordu avuçlarımızdan. Batının araçları ve teknolojisi, kavramlarıyla nihayetinde kültürüyle geldi. Neslimiz değerlerimize ait olan şeyleri ilk defa duyuyormuşçasına tepki veriyor. Bir dönem Niçe (Nietzsche) Avrupa için “Batı uygarlığı ölüler evini andırıyor” demişti. Şimdi kurumlarımıza ve kavramlarımıza bakınca aynı şerleri söylemek geliyor içimizden.         

Hanzala’nın yüzü bize döner elbet, biz onun yüzünü, O da Kudüs’ü görür, çünkü oranın sahibi Allah’tır, vadini tamamlayacaktır. Ancak zaferin sevincini yaşamamız için çalışmalıyız, kölelik ruhundan vazgeçmeliyiz. Şair ne güzel demiş:

Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül,

Yüzyıllardır dorukta bekleyen Sultan düştü.

Ahmet GÖKTÜRK

Kaynakça

1) İsrâ, 1. 2) Tîn, 1. 3) Karikatürist Nâcî Ali’nin karakteridir. 4) Buhârî, el-Câmiu’s-sahîh, Salât, 1.