Fas’ın da İşgalciyle İlişkileri Normalleştirme Kararı Alması
Türkiye’de Fas olarak bilinen ancak Arapçadaki resmi adı el-Memleketu’l-Mağribiyye yani Mağrib Krallığı olan ülke, Trump’ın telkin ve yönlendirmelerine kendini kaptırarak siyonist işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmeyi kabul eden Arap ülkeleri kervanına katıldı.
Aslında şimdiki Fas kralı VI. Muhammed’in babası II. Hasan’ın Arap ülkelerinin siyonist işgal rejimiyle ilişki içine girmelerinde perde arkasında önemli rol oynadığı biliniyor. Hatta Mısır ile işgal rejimi arasında Camp David Anlaşması’nın imzalanması için irtibatların kurulmasında II. Hasan’ın aktif rol oynadığı konuyla ilgili araştırmalarda dile getirilmiştir. Şimdiki kralın da babasının çizgisinden gittiğini ve işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirme konusunda sıkıntı çekmeyeceğini tahmin ediyorduk. Ancak ülkede hükümetin başında İslami çizgideki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bulunması sebebiyle işgal rejimiyle ilişkilerin başlatılması kararı verilmesi konusunda çok da rahat edilemeyeceğini düşünüyorduk. Ancak ne yazık ki bu partinin iktidarda ve partinin genel sekreteri Dr. Saduddin Osmani’nin başbakanlık makamında olması kralın işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmede Trump’ın talimatlarına uymasını engelleyemedi. Bu da söz konusu partinin ülkede hükümeti kurmasına rağmen siyasi iktidarı ele geçirememiş olduğunu gösteren bir gelişme oldu.
Netanyahu’nun Suudi Arabistan Ziyareti
Suudi Arabistan yönetimi siyonist işgal rejimiyle Filistin arasında bir anlaşma sağlanıncaya kadar İsrail’le diplomatik ilişkileri başlatmayacağını açıklamıştı. Ancak geçtiğimiz Kasım ayında işgal rejiminin başbakanı Netanyahu’nun yanına Mossad başkanı Yossi Cohen’i de alarak, Suudi Arabistan’ın inşasını sürdürdüğü meşhur teknolojik şehri Neom’da veliaht prens Muhammed bin Selman’la bir araya geldiği haber verildi.
Suud medyası bu görüşmeyi gizlemeye çalıştı. Ancak siyonist medya gün yüzüne çıkarmayı ihmal etmedi. Çünkü siyonist işgalciler açısından artık Arap dünyasındaki liderlerin kendileriyle ilişkileri normalleştirme politikasını benimsediklerini dünyaya lanse etmek önem taşıyor. Dolayısıyla Bin Selman’ın görüşmeyi gizli tutmaya çalışmasının bir anlamı yoktu.
Aslında Suudi Arabistan’ın Arap dünyasındaki dikta rejimlerini işgalciyle ilişkileri normalleştirmeye teşvik ederken kendisinin şimdilik perde arkasından iş çevirmeyi tercih ettiği biliniyor. Kendisinin normalleşme aşamasına geçmek için Filistin’le işgal rejimi arasında anlaşma yapılmasını bekleyeceğini söylemesi de sadece bir taktiktir. Arka planda kendisinin önünün açılması için diğer devletleri ilişkileri normalleştirmeye teşvik ettiği hatta zorladığı bilinen bir gerçektir.
Bahreyn’in Yahudi Yerleşim Merkezlerinde Üretilen Ürünleri Satın Alma Kararı
Filistin davasına ihanete ve Filistin halkını sırtından hançerlemeye devam eden, Suudi Arabistan’ın da arka bahçesi statüsünde olan Bahreyn, Batı Yaka bölgesinde Filistinlilerden gasp edilen toprakların üzerine inşa edilmiş yahudi yerleşim merkezlerinde üretilen ürünleri “İsrail malı” olarak satın alacağını açıklayarak, ihanetler zincirine yeni bir halka daha ekledi.
Avrupa Birliği (AB) söz konusu yahudi yerleşim merkezlerinin gayri meşru olduğuna hükmettiği için buralarda üretilen ürünleri satın almama kararı vermişti. Ama Bahreyn AB’nin sergilediği bu tavrı bile sergilemeyip işgalcileri her yönden destekleyen ABD’nin ve onun başındaki Trump’ın politikasını örnek edinerek söz konusu yerleşim merkezlerinde üretilen ürünleri de satın alabileceğini ve bunları “İsrail malı” sayacağını duyuracak kadar ileri gitti. Yani “utanmayana, haya elbiselerini üzerinden atana her şey meşrudur” dedi bir bakıma.
Macron Demokrasisinden Sisi Cuntasına Onur Nişanı
Fransa, demokrasisiyle övünen bir ülkedir. Çağdaş demokrasinin gelişmesinde de Fransız Devrimi’nin önemli bir rolü olduğunu iddia eder. Ancak çağdaş Fransız demokrasisinin başını çeken cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, acıktıklarında kendi putlarını yemekten çekinmeyeceklerini bir kez daha dünyaya gösterdi. Askeri darbeyle iş başına gelmiş, sonrasında göstermelik seçimlerle ama gerçekte dayatma yoluyla kendini devletin başında tutmuş, insanları sırf siyasi görüşlerinden dolayı idam eden bir diktatör olan Sisi’yi askeri törenle karşılarken bir de yakasına “Fransız Onur Nişanı (Legion d’Honneur)” taktı.
Sisi’nin eli kanlı bir zalim ve diktatör olduğu gerçeğini dünyanın en ücra köşesindeki insanlar bile bilirken Macron’un bilmemesi mümkün değil. Ama bu sıralarda Türkiye’ye karşı oluşturmaya çalıştığı cephede diktatör Sisi’nin desteğine ihtiyacı var. O yüzden onu onurlandırmak suretiyle Akdeniz’le ilgili politikasında işbirliğini güçlendirmek istedi.
Sisi gibi bir gaddara onur nişanı verilmesi Fransa’da tartışmalara ve tepkilere sebep oldu. Ama çıkarcı tavırlar ağır bastığı için birçoklarının bu konuda Macron’a destek vermesi veya en azından sessiz kalmayı tercih etmesi sebebiyle tepkiler çok zayıf kaldı.
Ancak İtalyan gazeteci Corrado Augias, Sisi’ye de aynı madalya verildiğinden daha önce kendisine verilmiş olan onur nişanını iade etti. Daha önce de eski Senegal Kültür Bakanı Amadou Tidiane Wone, Hz. Muhammed’le (s.a.s.) alay eden karikatürleri öğrencilerine gösteren bir öğretmene de öldürülmesinden sonra bu nişanın verilmesi sebebiyle, kendisine verilmiş Fransız onur nişanını iade etmişti.
Fransa’nın İşgalden Kurtarılan Dağlık Karabağ’ı Ermeni Militanlara Verme Çabası
Fransa, Türkiye’ye karşı Ermeni meselesini sürekli istismar etmeye çalıştı. Fransa Meclisi’nin 2001 yılının başında, Ermenilerin 1915 yılında bir soykırıma tabi tutulduklarına dair kanun tasarısını kabul etmesi Türkiye’de şiddetli tepkilere sebep olmuştu. Söz konusu tasarı Meclis’te kabul edilmesinden kısa bir süre sonra o zamanki Fransa cumhurbaşkanı Jaques Chirac tarafından da onaylanarak yürürlüğe konmuştu. Bu kanunun yürürlüğe konmasıyla Fransa’da Ermeni soykırımına dair iddialar devlet şemsiyesi altına alınmış oldu. 22 Aralık 2011’de de Fransa parlamentosu Ermenilerin soykırıma uğradığını inkar etmeyi suç sayan bir yasa teklifini kabul etmişti. Bu yasa teklifinin görüşüldüğü oturuma 577 milletvekilinden sadece 70 kişi katılmış ve oy çokluğuyla kabul edilmişti.
Aslında bu konu hukukun değil bilimin ve tarihin konusudur. Fakat Fransa gerçekte iddiaları yasa güvencesi altına alarak tarihi gerçeklerin araştırılmasının önünü kesmeye, bununla da Ermenilerin siyasi desteğini kazanmaya çalışmıştır.
İşgal altında tuttuğu Dağlık Karabağ’daki hakimiyetini sürdürmek için başlattığı saldırılara Azerbaycan’ın karşılık vermesi üzerine sıkışan Ermenistan’a cephede destek vermekten korkan Fransa, işgal altındaki toprakların kurtarılmasından sonra Ermeni militanların bu bölgede ilan ettiği ama çöpe atılmış gayri meşru devleti tanıma kararı aldı. Ama artık Fransa’nın bu kararının pratikte bir karşılığı yoktu. Çünkü bizzat Ermenistan bile buradaki işgale son veren anlaşmaya imza atmak zorunda kalmıştı. Fransa’nın bu noktadan sonra yapabileceği tek şey kendi topraklarının bir kısmını Dağlık Karabağ’ı işgal altında tutan militanlara vererek bir devlet kurmalarına imkan tanımak olabilir ki Ermeni meselesini sadece siyasi hesaplar için istismar eden Fransa’nın bu cömertliği göstereceğini sanmıyoruz.
İran’da Nükleer Teknolojinin Babasına Suikast
27 Kasım 2020’de İran’ın nükleer fizik alanında önemli bilim adamlarından ve Devrim Muhafızları Ordusu subaylarından 59 yaşındaki Prof. Muhsin Fahrizade, Tahran’ın Abserd ilçesine giderken maruz kaldığı bir suikast sonucu hayatını kaybetti.
Cinayetin arkasında İsrail’in dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın yer aldığı ifade edildi. İşgal rejimini temsil konumunda olan bazı kişilerin tavır ve açıklamaları da bu tahmini teyit edici nitelikteydi.
Siyonist işgalin görünüşte dış istihbarat örgütü olarak bilinen fakat aynı zamanda bir cinayet şebekesi, mafya çetesi olarak çalışan Mossad pek çok cinayet gerçekleştirdi. Bu örgüt sadece işgal rejimi açısından tehlikeli görülenlerin tasfiyesi için değil aynı zamanda intikam amacıyla cinayetler gerçekleştirdi.
İran cinayete şiddetle tepki göstermesine rağmen cinayetin arkasında durduğu tahmin edilen İsrail işgal rejimine karşı herhangi bir intikam eylemi gerçekleştirmeye de niyeti olmadığını belli etmeye çalıştı. Çünkü İran liderleri ABD ve İsrail’in bu tür cinayetlerle İran’ı provoke etmek ve bir bataklığın içine çekmek istediği düşüncesindeydiler. İlginç olan ise İran’ın Suriye bataklığına sürüklenirken aynı hassasiyeti göstermemesiydi.
Katar Ablukasının Kaldırılması Tartışmaları
Başını Suudi Arabistan ile BAE’nin çektiği diktatörler çetesi, Katar’ın siyonist işgal rejimine karşı verilen özgürlük mücadelesinin siyasi kanadını oluşturanlara ve Mısır’daki Sisi zulmünden kaçanlara kapılarını açmasından, onlara ikamet imkanı tanımasından dolayı bu ülkeyi teröre destek vermekle suçlayarak 5 Haziran 2017’de ona abluka uygulama kararı vermişti. Bu kararda Arap dünyasındaki tüm yönetimlerin kendilerine destek vereceğini ve böylece Katar’a dikte ettikleri talimatları kabul ettirebileceklerini umuyorlardı. Ama Türkiye’nin verdiği destek ve Arap dünyasının önemli bir kısmının da abluka kararına uymaması oyunu bozdu. Dolayısıyla ablukadan istenen sonuç elde edilemedi.
Son dönemde Suudi Arabistan’ın artık Katar’la anlaşma ve ablukaya son verme niyetinde olduğu haberlerde dile getirildi. Ancak BAE’nin ablukayı sürdürme konusunda ısrarlı olduğu ve onun bu ısrarının Suudi Arabistan ile arasında ciddi ihtilaflara neden olduğu ifade ediliyor. Bu iki ülke arasında Yemen konusunda da önemli ihtilaflar olduğu biliniyor. BAE, uzaktan kumanda ettiği Güney Geçiş Konseyi vasıtasıyla Suud güdümündeki Aden hükümetine karşı savaşarak Yemen’de inisiyatifini güçlendirmeye çalışıyor.
Sadık el-Mehdi’nin Vefatı
Sudan’ın eski başbakanlarından ve ülkenin ileri gelen siyasi partilerinden olan Ümmet Partisi’nin lideri Sadık el-Mehdi koronavirüs yüzünden tedavi gördüğü Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE), 26 Kasım 2020 tarihinde 85 yaşında hayatını kaybetti.
Sadık el-Mehdi, Sudan’da İngiliz işgaline karşı kurtuluş mücadelesi vermek için oluşturulan Ensar Hareketi’nin kurucusu ve ilk lideri, aynı zamanda kendisinin haber verilen mehdi olduğunu söyleyen Muhammed Ahmed el-Mehdi’nin torununun oğluydu. Liderliğini yaptığı Ümmet Partisi de Ensar Hareketi’ni siyaset sahnesinde temsil amacıyla kurulmuştu.
Bu partinin genel başkanlığına Kasım 1964’te Sadık el-Mehdi getirildi ve vefatına kadar da liderliğini sürdürmeye devam etti. Askeri cunta yönetimleri dönemlerinde bazen partilerin faaliyetleri engellendi ama Sadık el-Mehdi yine Ümmet Partisi’nin temsil ettiği siyasi hareketin lideri olmaya devam etti.
Siyaset alanında muhtelif zikzaklar çizen, Ömer el-Beşir yönetimine karşı başlatılan son sivil ayaklanmada da önemli rolü olan Sadık el-Mehdi daha çok muhafazakâr ve Arap ulusçusu bir çizgide kalmıştı.
Hafter Militanlarının Türk Gemisine El Koyması
Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin desteğiyle Libya’daki meşru hükümete karşı gerilla savaşı veren Halife Hafter liderliğindeki eşkıya örgütünün adamları bir yandan da Akdeniz sularında korsanlık yapmaya devam ediyor.
Bu örgüt, Türkiye’nin Trablus’taki meşru hükümete verdiği destekten dolayı, militanları önemli stratejik merkezleri terk ettiği için Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yeniden masaya oturmak zorunda kaldığından Türkiye’ye karşı kin beslemektedir. Bu kinini zaman zaman açıklamalarında da dışa yansıtıyor.
Hafter eşkıyaları, 10 Mayıs 2015 tarihinde Tuna 1 adlı Türk gemisine saldırarak, geminin Türkiye vatandaşı olan üçüncü kaptanı İlker Büyükdere’nin ölümüne sebep olmuşlardı.
8 Aralık 2020’de de Libya’nın Misrata limanına tıbbi malzemeler ve ilaç taşıyan, Jamaika bandıralı Mabrooka (Mebruke) adlı Türk gemisine el koydular. Gerekçeleri ise geminin, uyarılara rağmen yasaklı bölgeye girdiği iddiasıydı. Eşkıya örgütünün sözde sözcüsü Ahmed el-Mismari adlı harami, denizcilik kural ve kanunlarına aykırı hareket ettiği için geminin soruşturma ve denetim altına alındığını iddia etti. Oysa Hafter militanları, herhangi bir denetim yetkisi olmayan korsanlardır.
Hafter militanları kurallara riayet etmemekten dolayı gemiye para cezası kestiklerini ileri sürdüler. Ancak Türkiye’nin devreye girmesi sonucu gemiyi bırakmak zorunda kaldılar.
Bunlar kendilerine güvenseler Akdeniz’in her tarafında deniz ulaşımını tehdit ederler.

Yazar
1962 Artvin Yusufeli doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini kendi memleketinde tamamladıktan sonra Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Marmara Ünv. İlahiyat Fakültesi’nde Hadis dalında yüksek lisans yapan Ahmet Varol, 1984’ten bu yana basın alanında çalışmaktadır. Bu alanda çalışmaya ilk olarak İslam mecmuasının Dış Haberler sorumlusu olarak görev yapmakla başladı. Daha sonra Altınoluk dergisine geçerek bu derginin “İslam Dünyası” bölümünü hazırladı. Bu dergide çalıştığı sırada Erkam Yayınları’nın da editörlüğünü yaptı. Aynı dönemde haftalık olarak yayınlanan Vahdet gazetesinin de Dış Haberler bölümünü hazırlıyor ve bu gazeteye İslam dünyasıyla ilgili yazılar yazıyordu. Ekim 1996 – Ekim 2000 arasında dört yıl süreyle, aylık olarak 48 sayı yayınlanan Vahdet dergisinin Yazı İşleri müdürlüğünü yaptı. Şimdiye kadar birçok periyodik yayın organında İslam dünyası ve genelde dış politikayla ilgili yazıları neşredilen Ahmet Varol’un, Yeni Akit gazetesinde dış politikayla ilgili haftada üç gün yazısı yayınlanmaktadır. Aylık Ribat, Vuslat ve Davet Mektebi dergilerinde de düzenli şekilde yazıları yayınlanıyor. Bunların dışında değişik İslami yayın organlarında farklı zamanlarda İslam dünyasındaki gelişmelerle ilgili yazıları ve Özel FM adlı radyoda da “Dünya Döndükçe” başlıklı periyodik programı yayınlanıyor.
Yazara Yaz
×
1962 Artvin Yusufeli doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini kendi memleketinde tamamladıktan sonra Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Marmara Ünv. İlahiyat Fakültesi’nde Hadis dalında yüksek lisans yapan Ahmet Varol, 1984’ten bu yana basın alanında çalışmaktadır. Bu alanda çalışmaya ilk olarak İslam mecmuasının Dış Haberler sorumlusu olarak görev yapmakla başladı. Daha sonra Altınoluk dergisine geçerek bu derginin “İslam Dünyası” bölümünü hazırladı. Bu dergide çalıştığı sırada Erkam Yayınları’nın da editörlüğünü yaptı. Aynı dönemde haftalık olarak yayınlanan Vahdet gazetesinin de Dış Haberler bölümünü hazırlıyor ve bu gazeteye İslam dünyasıyla ilgili yazılar yazıyordu. Ekim 1996 – Ekim 2000 arasında dört yıl süreyle, aylık olarak 48 sayı yayınlanan Vahdet dergisinin Yazı İşleri müdürlüğünü yaptı. Şimdiye kadar birçok periyodik yayın organında İslam dünyası ve genelde dış politikayla ilgili yazıları neşredilen Ahmet Varol’un, Yeni Akit gazetesinde dış politikayla ilgili haftada üç gün yazısı yayınlanmaktadır. Aylık Ribat, Vuslat ve Davet Mektebi dergilerinde de düzenli şekilde yazıları yayınlanıyor. Bunların dışında değişik İslami yayın organlarında farklı zamanlarda İslam dünyasındaki gelişmelerle ilgili yazıları ve Özel FM adlı radyoda da “Dünya Döndükçe” başlıklı periyodik programı yayınlanıyor.