İslam’da savaşı caiz veya bazı durumlarda vacip kılan kesin hükümlerin varlığı garip karşılanacak şüpheli bir durum değildir. Şüphesiz ki İslam hem din hem devlettir, hem vatan hem ümmettir, hem toplum hem düzendir. İslam’a göre, dinin yaşanabileceği bir vatanın olması şarttır. Çünkü bu din, insanlardan soyutlanarak veya insanlara aldırış etmeden yaşanılan bireysel yükümlülüklerden ibaret değildir. Şüphesiz ki İslam’da ferdi sorumlulukların yanı sıra toplumsal sorumluluklar da vardır. Bu toplumsal sorumluluklar ancak yönetimin, kurumların, sistem ve toplulukların var olduğu bir toprak parçasında gerçekleştirilebilir. Yani toplumsal sorumluluklar için bir devlet ve vatanın olması gereklidir. Bu açıdan toplumsal yükümlülük ve sorumluluklar ferdi sorumluluklardan daha önemlidir. Çünkü ferdi sorumluluklarda gerçekleşen aksamalar sonucunda ortaya çıkan kötü sonuç sadece ferdi bağlar. Bunun yanı sıra toplumsal yükümlülük ve sorumluluklarda, meydana gelen aksamalar neticesinde ortaya çıkan kötü sonuçlar ise tüm ümmeti bağlayıcı bir niteliktedir.
İslam’da ferdi sorumlulukların çoğu bir toplum dâhilinde gerçekleştirilebilen sorumluluklardır. Cemaatle gerçekleştirilen bu sorumlulukların sevabı, cemaat dışında ferdi bir şekilde yapılmasından kat kat daha hayırlıdır.
İşte bu hakikat İslam dini ile insanlara ve dünyaya sırt çeviren ruhbanlık sistemine dayalı Hıristiyanlığı net bir şekilde birbirinden ayırmaktadır. İşte vatansız bir İslam’da sorumluluklar, farizalar ve şiarlar tam manasıyla gerçekleştirilemez.
Vatanın Hürriyeti Ve Bağımsızlığı
Bu hakikatle beraber İslam’ın, vatanın bağımsızlık ve egemenliğini dile getirmesi, toplumun ise özgür bir vatanda özgür olarak yaşamasının temel bir hakkı olduğunu haykırması, bu önemli hususlara gereken değeri en güzel şekilde verdiğinin bir göstergesidir. Aynı şekilde İslam bu değeri hayatiyet seviyesine kadar yükseltmiştir. İşte bunu Kuran-ı Kerim insanları yurtlarından çıkarmayı, insanı canlılar zümresinden çıkaran öldürmeyle aynı seviyede eşit bir şekilde ele almıştır. ‘‘Eğer biz onlara, hayatlarınızı feda edin veya yurtlarınızdan çıkın diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha çok pekiştirici olurdu.’’ (Nisa 66) Aynı şekilde Kuran-ı Kerim, Allah’ın bazı ümmetler için yaptığı antlaşma maddelerine işaret etmektedir. Bu maddelerden biri de ‘‘insanı vatanından mahrum bırakıp yaşadığı yurttan çıkarmak, kan döküp öldürmekle eşdeğerdir’’ maddesidir. ‘‘Hani, birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hala şahitlik etmektesiniz.’’ ‘‘Ama siz birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu halde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz. Yoksa siz kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.’’ ( Bakara 84-85 )
Bu nedenle Kuran-ı Kerim vatanseverliğin bir meyvesi olan vatanın, istiklal ve hürriyetini o vatanın evlatları için bir yaşam kaynağı saymıştır. Bununla beraber vatanlarının hürriyetinde ihmalkâr davrananları da ölü olarak dile getirmiş, aynı zamanda geçmişte ihmalkâr davrananların vatanseverlik ruhunu yeniden kazanmalarını, ölen kimselerin yaşam ruhlarını yeniden kazanmaları gibi nitelemiştir. ‘‘ Binlerce kişi oldukları halde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah onlara ölün dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf ve ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler.’’ ‘‘Allah yolunda savaşın ve bilin ki şüphesiz Allah hakkıyla işitendir ve hakkıyla bilendir.’’ ( Bakara 243-244 )
Vatanseverliklerindeki eksiklikten veya vatan düşmanlarıyla savaşmaktan korktuklarından dolayı yurtlarından sürülenler değil, yiyip içtikleri halde, binlerce kişi olmalarına rağmen, yurtlarını terk edenler, işte onlar ölüdürler. Bu gibi kimselere, kendilerini vatanlarına adamalarını sağlayacak bir vatanseverliğin geri verilmesi, onlar için ölümden sonra bir diriliştir.
Vatanın Bütünlüğü
İslam dini ve şeriatının kalkınması, Vatanın konumunu muhafaza etme zarureti cihad etmeyi gerekli kılmıştır. Cihat yoluyla mücadele İslam’ın, tam manasıyla yaşanabilmesi ve vatanın kapsayıcılığını korumak adına bazı durumlarda vacip kılınmıştır.
İmam Muhammed Abduh bu ayetlerin tefsirini şu şekilde açıklamıştır: ‘‘ Ayette geçen o kavmin ölümünden maksat; düşmanlık onları sakındırdı ve kuvvetleri yok oldu. Ümmetlerinin bağımsızlığı gitti. Ta ki, birlik ve bütünlükleri bozuldu. Artık bir ulus olarak nitelendirilmediler. Bu toplumun geri kalan her bir ferdi galip gelenlere boyun eğdiler. Onların içinde kaybolup tehlikelerine kapıldılar. Artık varlıkları söz konusu değildi. Onların varlığı başkalarının varlığına bağlıydı. Hayatlarının anlamı ise bağımsızlıklarının onlara geri verilmesidir. Şüphesiz ki düşmanlara karşı müdafaada korkaklık göstermek, yurdu hezimet ve firarla teslim etmek, işte bu rezillik ve utançla dolu olan bir ölümdür. Muhakkak ki aziz ve güzel olan hayat, düşmanların saldırganlıklarından korunmuş olan bir hayattır. Allah yolunda savaşmak din uğruna savaşmaktan daha kapsamlıdır. Çünkü Allah yolunda savaşmak; bölgemizi, topraklarımızın güzelliklerinden faydalanmak ve ülkemizi gasp etmek için hırsla bize saldıranlardan, korumayı da içine almaktadır. Bir hakikati korumak için savaşmak, hakkı bütünüyle korumak için savaşmak gibidir. İşte Allah yolunda cihad… Fakihler; ‘‘ İslam diyarına düşmanlar girdiği zaman her Müslüman fert için buna karşı savaşmak farz ayindir.’’ görüşü üzerine ittifak etmişlerdir.
Dinin Kalkınması: İslam’ın kalkınabilmesi için bir vatana ihtiyaç vardır. Vatanın hürriyeti içinaslında bu hürriyet vatandaşların hürriyetidir- yapılan savaşın gerekçeleri İslam şeriatında gelmiştir. Dini korumak, İslam hukuk amaçlarının (makasidu-şeria) zirvesindedir. Dinin kalkınması ve Allah’ın insanları yeryüzünde halife kılmasının ardındaki en büyük görev olan medeniyetin kalkınması için İslam topraklarının hürriyetini korumak şarttır. İşte bundan dolayı İslam, sadece söyleyeceğimiz şu iki şart dâhilinde savaşa izin verip teşvik etmiştir.
1. Din ve dine davet hürriyetini korumak ve aynı zamanda Müslümanların kalplerini fitne ve zorlamadan sakındırmak için.
2. Vatanı korumakla beraber, hem vatanın bağımsızlığını hem de vatandaşların hürriyetini düşmanlardan sakındırmak için.
İslam’da savaş kavramı, ancak Müslümanları dinleri açısından fitneye sokan veya Müslümanları yurtlarından çıkaranlara karşı yapılan istisnai bir müdafaadır. Bu iki şey dışında savaşa yeltenmek caiz değildir. İslam davasının yöntemi de bu metodu somutlaştırıp temsil etmektedir.
İslam’ın ilk dönemlerine gelecek olursak, Müslümanları din ve vazgeçirmek için eziyetlere maruz bıraktılar. Taki bu zulüm onları vatanları olan Mekke’den kopardı ve Habeşistan’a hicret eden bir grup sahabeden sonra Medine’ye hicret etmeye başladılar. Bu hicretin ardından Allah Teâlâ Müslümanlara, savaş için bir izin verdi. İşte Kuran-ı Kerim’de savaşa izin verildiği ayetlerde, dinde fitneye sebep olma ve yurttan çıkarma gibi nedenler, savaşın meşrulaştırılmasındaki asıl nedenler olarak belirtilmiştir.
İşte Allah Teâlâ’nın savaşa izin verdiği ayetler: ‘‘ Şüphesiz Allah inananları savunur. Doğrusu Allah hiçbir haini, nankörü sevmez.’’ ‘‘ Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihat için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter.’’ ‘‘ Onlar, haksız yere, sırf, rabbimiz Allah’tır demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.’’ (Hac 38-39-40 )
Yurttan Çıkarılmak
Bu durum savaşa verilen izinden, savaş için emir derecesine çıkarıldığı zaman, Kuran-ı Kerim yurttan çıkarmayı, savaşa emirdeki sebep olarak belirtti. ‘‘Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.’’ ‘‘Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (sizde onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.’’ ‘‘Eğer onlar savaştan ve küfürden vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’’ ( Bakara 190-192 )
Bu savaş; Müslümanları dinlerinde fitneye sokan ve yurtlarından çıkaran müşriklere karşı, müşriklerin yağmaladığı İslam topraklarını hürriyetine kavuşturmak için yapılan bir savunma savaşıdır.
Çünkü İslam şeriatının Allah’a ve dinine davetteki metodu savaş değildir. Şüphesiz ki İslam şeriatının davet metodu hikmet, güzel öğüt ve en güzel şekilde yapılan mücadeledir. ‘‘(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.’’ ‘‘Eğer ceza verecekseniz size yapılanı misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.’’ ‘‘Sabret! Senin sabrın ancak Allahın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.’’ ‘‘Şüphesiz Allah kendisine karşı gelmekten sakınanlar ve iyilik yapanlarla beraberdir.’’ (Nahl 125 -128)
Belki de İslam, saldırı, çatışma felsefesini kaldırarak bu meydanda ön plana çıkmıştır. Çünkü bu felsefe güçlünün zayıfı yok etmesine sebep oluyor. Aynı zamanda bu felsefe Allah’ın mahlûkatları üzerindeki bir sünneti olan çeşitlilik, farklılık gibi değerleri yok sayan bir felsefedir. İşte İslam saldırı felsefesini kaldırıp yerine ‘‘kendini koruyup düşmanı savma’’ felsefesini getirmiştir. İslam’ın benimsediği ‘savunma’ felsefesi konumları düzelten, fırkalar arasında gerçekleşen farklı reaksiyon, diyalog, beraber yaşama ve çoğulculuk gibi etkenlerle beraber eşitlik ve adaleti geri getiren bir harekettir. ‘‘Allah’a çağıran, Salih amel işleyen ve kuşkusuz ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kimdir?’’ ‘‘İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.’’ ‘‘Bu güzel davranışa ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan ve olgunluktan) büyük payı olanlar kavuşturulur.’’ (Fussilet 33-35)
Şüphesiz ki İslam başkasını yok sayan çatışmayı istemiyor. ‘‘Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.’’ ‘‘Şimdi onlardan geri kalan bir şey görüyor musun?’’ (Hakka 7-8)
Ama İslam eşitliği sağlayan ve farklı grupların ilişkilerindeki eksiklikleri gideren savunma felsefesini benimsemektedir.
Hz. Ebu Bekir Sıddık, devlet başkanlığı esnasında ordusunun komutanı olan Yezit b. Ebi Süfyan’a, vasiyeti sırasında savaşın ahlaki düsturunun ilkelerini, İslami bir vesikada telif etmiştir. Hz. Ebu Bekir Yezit b. Ebu Süfyan’ı, Bizans’ın düşmanlığına karşı koymak için Şam’a uğurluyordu. O esnada Yezit b. Ebi Süfyan’a yapmış olduğu 10 tavsiye içeren belgede şöyle diyordu: ‘‘Manastırlarda kendini Allah’a ibadete verdiklerini düşünen kimselerle karşılaşacaksın. Onları meşgaleleriyle baş başa bırak. Ben sana on vasiyette bulunacağım; kadınları çocukları ve yaşlıları öldürme, binaları yıkma, yemek amacı dışında düşmanın sığır, koyun vb. hayvanlarını kesme, hurma ve üzüm ağaçlarını yakıp yıkma, kin besleme ve korkma’’ (Muvatta)
İşte bu on vasiyet belgesi savaş Müslümanlara farz kılındığında, savaşın ahlak düsturu, İslam’ın ise edep düsturu olmuştur.
Hoşgörü Ve Eşitlik
Birçok oryantalist bu ayetlerin üzerinde durarak ayetlerin, Müslümanları her yerde müşriklerle savaşa ve teröre fırsat kollamaya teşvik ettiğini iddia etmektedirler. Batı hayranı aynı zamanda kurbanlarından biri, hakikati görmezden gelerek kasıtla şunu soruyor; ‘ Müşriklerle savaşmaya teşvik eden ayetler, hoşgörü ve eşitliği teyit eden ayetlerden sonra nazil olmasına rağmen, Müslümanlar neden daima İslam’ın barışçıl ve hoşgörülü yüzünü ortaya çıkaran Kur’an ayetleri ve peygamberin hadislerinden alıntı yapıp, ölüme, savaşa ve teröre teşvik eden diğer metinleri yok sayıyorlar. Bilakis Tevbe suresindeki sertliğin hakikatini yok sayıyorlar.
Bu bakış açısı tam anlamıyla iftira, çarpıtma ve cehalettir. Oysaki bu konuyu “Berae/Tevbe” süresi net bir şekilde ele alarak müşrikleri şu üç duruma göre kategorize eder:
1. Müslümanlarla antlaşmalı müşrikler: Antlaşmalarına saygı gösterirler. Ayet-i kerimeler Müslümanları bu müşrikler ile yaptıkları antlaşmaya uymalarını istemektedir. ‘Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar bu hüküm dışındadırlar. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.’ (Tevbe-4)
2. Nötr, etkisiz müşrikler: Ayetler Müslümanlardan bu müşriklere sığınma hakkı vermeyi, emniyetlerini sağlamayı ve gerçekleri onların gözlerinin önüne sermeyi sonra da kararlarını vermeleri için onları özgür bırakmayı ister. ‘ Eğer Allah’a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah’ın kelamını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir.’ (Tevbe-6)
3. Yaptıkları antlaşmayı bozup Müslümanlarla savaşan müşriklerdir: ‘Bir müminle ne akrabalık, ne de antlaşma gözetirler. İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendisidirler.’ (Tevbe-1) ‘Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün
elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen kişilerdir. Umulur ki vazgeçerler.’ (Tevbe-12) Burada oryantalistlerin İslam’ı terör ve savaşla itham edip iğneledikleri bu ayetlerde, müşriklerle savaş genelleştirilmemiştir. Çünkü buradaki ayetler müşrik veya muhalifler için değil, Allah resulünü ve Müslümanları haksız yere yurtlarından çıkaran, yeminlerini ve antlaşmayı bozan düşmanlara bir cevap niteliğindedir. ‘ Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkamaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah- eğer siz gerçek müminler iseniz- kendisinden korkmanıza daha layıktır.’ (Tevbe-13)
İslam’ın Ölçüsü
Savaşta veya barışta İslam’ın standartları, ‘İman’ veya ‘Küfür’, ‘İttifak’ veya ‘İhtilaf’ değil, Müslümanlarla ve başkalarının barış içinde yaşamaları ve dinde fitne çıkartıp Müslümanları yurtlarından çıkarma/çıkarmama meselesidir. Kur’an-ı Kerim İslam ve İslam’ı reddedenler arasındaki standartlar arasındaki alaka hakkında şöyle demektedir; ‘Ola ki Allah sizinle, içlerinde düşman olduğunuz kimseler arasından bir sevgi ve yakınlık koyar. Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir. Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarından da çıkarmamış kimselere Allah sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarından çıkaran ve çıkarılmamız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. ‘ (Mümtehine 7-9)
Müslümanlar bu ölçüler ile kendilerine muhalif olanlar ile birçok örneklik ortaya koydular. Yahudiler, Müslümanların gözetim ve korumasında Medine’nin halkının bir parçasıydı. Medine’de İslam devleti kurulduktan sonra düzenlenen ilk kanun şudur; ‘Yahudilerin dini Yahudilere, Müslümanların dini Müslümanlaradır. Yahudilerden bize tabi olanlar zülüm görmeyecek, yardım ve öncelik hakkı kazanacaklardır. Savaş halinde Yahudiler Müslümanlar ile mallarını paylaşıp harcayacaklardır. Müslümanların geçim hakkı kendilerine, Yahudilerin geçim hakkı da kendilerine aittir. Herkesin kazancı kendisinedir. Yahudiler, müminlerle beraber toplumun bir parçasıdır.’ İlk İslam devletinde Hristiyanlar için ise güvence maddesi şu şekildeydi; ‘Müslümanların lehine olanlar Hristiyanların da lehine, aleyhine olanlar onların da aleyhinedir. Yani Müslümanlar ile Hristiyanlar lehlerine ve aleyhlerine olan her meselede ortaktır.
İslam Felsefesi
İslam dini, insanın tabiat ve fıtratında, savaşa ve öldürmeye değer atfeden felsefeleri ve bu felsefelerin yerini tutan, savaşı da ilerleme ve gelişme aracı sayan anlayışları reddeder. İslam, savaşın bir kaide-kural değil, gerekli olduğu kadarı ile bir zorunluluk ve istisnai bir durum halinde yapılabileceğine hükmetmiştir. ‘Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.’ (Bakara-216)
Nebevi sünnet bu İslam’ın bu savaş felsefesini açıklamış ve desteklemiştir. Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: ‘ Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin ve Allah’tan afiyet dileyin. Onlarla karşılaşır iseniz yerlerinizde sabit durun ve Allah’ı çokça anın.’Damiri rivayet etmiştir.
Müslümanlara farz kılınan savaş aynı zamanda hoş görülmemiştir. İslam’ın ve İslam devletinin üzerinde durduğu savaş çizgisi ise; maddi savaştan çok daha büyük olan davanın, akidenin ve İslam’ın onsuz tam anlamıyla yaşanamayacağı vatanın özgürlüğünü her türlü fitneden koruması için verilen mücadelenin adıdır.. Öyle ki İslam devleti istisna ve zaruret olan savaş için bile bazı ahlaki kanunlar koymuştur. Bu kanunlar, İslam’ın zuhur edişinden ve Müslümanların savaş için bu ahlaki kanunları tatbik edişinden tam 14 asır sonra, BM’nin uluslararası bütün güvencelerini geride bırakmıştır.

Kaynaklar
1. İmam Muhammed Abduh (İmalul Kamil) Syf. 690-698 Tahkik Dr. Muhammed Amare, Daru-ş Şuruk Yayınları baskısı, 1993 Kahire
2.Ayrıntılar için ( İslam ve Din Savaşı ) kitabımıza bakınız. Syf. 32-39 Uluslararası Daru-ş Şuruk Yayınları baskısı, 2005 Kahir
3.Dr. Nasr Hamid Ebu Zeyd, ( Vecehatu-n Nazar)) Mücellesi, Kahire 2002 yayını, ( İslam ve Batı.. Hoş Görülmeyen Savaş )
4. Dr. Muhammed Hamidullah el-Haydar Abadi, Editör (Mecmuatu el-Vasaiki Es-Siyasiyyeti liuhudi en-nebevi el-ahlaki er-raşide) Syf. 16-21, Kahire baskısı 1906
5. Bir önceki kaynak. Syf . 111

Prof. Dr. Muhammed Ammara

Önceki İçerikSünnetin sarsılmaz dayanağı: Ebu Hureyre r.a.
Sonraki İçerikKisve ve Kimlik Yozlaşması / Modernite