Şehit Kamil’in uğrunda canını feda ettiği namusu, 28 Şubat zamanında Türkiye’nin uğrunda cahil kalmayı tercih ettiği kutsalı ve Peygamberimizin (sav) savaş sebebi sayılacak kadar önemsediği tesettür, şu anda moda dergilerinin kapaklarında düşmanlarımızın alay konusu oldu.

Nasıl bu hale geldi? Nasıl uykumuz bu kadar ağırlaştı? Nasıl bir gafletteyiz ki, cenaze namazımızın kılınması bekleniyor, farkına varamaz hale geldik?

Artık ümmete sahip çıkan bir halifemiz yok, bizi uyandıracak bir annemiz yok. O yüzden kutsal değerlerimiz, annemiz geri dönene kadar bizim için bir alarm olmalı, şimdi annemizi gönderenler, alarmımızı da kapatmak istiyorlar ve bunun için ilk olarak kardeşlik bağımızı koparıp bizi birbirimizden ayırarak Kudüs’ü almaya çalıştılar ve çalışmaya devam ediyorlar. Şimdiki hedefleri ise tesettürümüzdür.

Bizi ilk defa güzellik yarışmasında birinci seçip kadının dış tesettürünü, erkeğin ise göz tesettürünü bozarak başlattılar bu oyunu. Fark edemedik ya da Mescid-i Aksa’nın ilk kuşatıldığı günkü gibi bugün de susmayı tercih ettik yine, ama bu suskunluğumuzu Rablerine şikâyet eden şehitlerimizden sonra bunun bir cezası olacaktır elbet.

Belki de başımıza gelen bunca deprem ve hastalıkların sebebi suskunluğumuzdur. Biz sustukça bu ümmet hep ayrı kalacak, biz sustukça başımızdaki musibetler katlanarak artacak ve biz sustukça ilk kardeşliğimizi elimizden aldıkları gibi kutsallarımızı da elimizden almaya devam edeceklerdir.

Ve şimdi de elimizden alınmak istenen şey, Müslümanlık işaretlerimizdir. Çünkü bir ülkenin Müslüman olup olmadığı şu üç şeyden anlaşılır: 1-Ezan 2-Tesettür 3-Cuma Namazı.

Ezanı elimizden almaya çalıştılar, Türkçeleştirdiler karşı çıktık, direndik ve geri aldık. Tesettürü elimizden alarak okumamıza engel olup bizi cahil bırakmak istediler, günlerce sokaklarda kaldık ve geri aldık. Cuma gününü normal bir gün sayıp hafta sonunu kutsallaştırdılar, inatla bizim ibadet zamanımız Cuma vaktidir deyip dükkânlarımızı kapatarak namaza gittik.

Ancak şimdi olanlar mücadeleyi bıraktığımız için oldu. Tıpkı Uhud savaşında görünüşe aldanıp erken karar verip düşmanla savaş bitti dediğimiz gibi. Oysaki düşmanla savaş biter mi hiç! Biz evlerimize geri döndükten sonra onlar savaşa kaldığı yerden devam ettiler. Biz tekrar savaş için evlerimizden çıktığımızda uğrunda savaştığımız şey değişmiş, akıllarımız uyuşturulmuştu ve hiç fark etmedik. Yanlış meydanlara saptık, yolda birbirimizi kaybettik ve bir türlü birleşip tekrar savaşamadık, çünkü birliğimiz bozulmuştu artık.

Şimdi yanlış algılatılan bu emaneti doğru anlama vakti, korumasını istediğimiz emanet hem kadın hem erkeğin yapması gereken bir sorumluluk olduğunu öğrenme vakti. Çünkü kadının dış tesettürü ne kadar düzelirse düzelsin her şeyin başladığı yer kalp yani niyettir. Kalbimizi düzeltmeyip bu düzelmeyi de organlarımıza yansıtmadıktan sonra bu sonuç hiç değişmeyecektir.

Sonu değişmeyen şey de hiçbir zaman doğru algılanamaz. Tıpkı gayrimüslim bir ülkede yaşayıp hidayete eren, “Tüm Müslümanların yaşadığı İslâm topraklarında yaşayanlara baksaydım Müslüman olmazdım.” dedikleri gibi.

O yüzden şimdi kıyam vakti, secdede iken üzerimize çıkan düşmanlarımızı kıyama kalkıp düşürme vakti. Şimdi kutsallarımızı geri alma vakti, şimdi emanetlerin ve ümmetin sorumluluğunu üzerimizde hissetme vakti ve şimdi birlik olup cihada kaldığımız yerden devam etme vakti…