1. Emin Yıldırım hocamız, 1973 yılında Erzurum-Horasan’da dünyaya geldi. İlkokulu bitirdikten sonra, orta ve lise eğitimi yıllarında bir yandan da medresede Arapça ve temel İslâmî ilimler alanlarında dersler almaya başladı. Ardından 1989’da İstanbul’a gelerek İslâmî ilimlerdeki eğitimine devam etti.

1999 ile 2004 yılları arasında Mısır’da Arapça ve İslâmî ilimleri de kapsayan eğitim çalışmalarında bulundu. 1995 yılından itibaren düzenli olarak haftalık dersler vermeye başladı. Bilahare bu dersleri, Hikmet Vakfı’nda ve Hikmet Derneği’nde sürdürdü. Ekim 2010’da İstanbul’un Eyüp semtinde tarihî Zekai Dede Konağı’nda faaliyetlerine başlayan Siyer Araştırmaları Merkezi’nin kurulmasına öncülük etti.

Her hafta Cumartesi günleri düzenli olarak söz konusu merkezde “Siyer ve Sahabe” konulu halka açık dersler vermektedir. Bu derslerin tamamı www.siyertv.com internet sitesinden yayınlanmaktadır. 2013 yılında, yapılan Siyer çalışmalarını uluslararası boyuta taşıma maksadı ile Uluslararası Siyer Eğitim ve Araştırma Enstitüsü‘nü kurdu.

Muhammed Emin Yıldırım, Hz. Peygamber’in (sav) hayatının, örnekliğini, O’nun sadık arkadaşları olan sahabenin daha fazla anlaşılması ve sevilmesi için birçok projenin gerçekleşmesine vesile oldu. Bu projelerden bazıları şunlardır:

  • Örnek neslin anlatıldığı Sahabe İklimi programı.
  • İslâm âlimlerinin ve rehberlerinin anlatıldığı Büyüklerin Dünyası programı.
  • Hz. Peygamber’in talim ve terbiye alanındaki örnekliklerinin anlatıldığı Suffa Mektebi programı.
  • Ehl-i Beyt neslinin anlatıldığı Ehl-i Beyt Mektebi programı.
  • Hz. Peygamber’in ahlakının anlatıldığı Muhteşem Ahlak programı.
  • Allah’a daha güzel kul olmanın kodlarının sahabe rehberliğinde anlatıldığı 21. Yüzyılda Abdullah Olmak programı.
  • 3 yılda tamamlanan ülkemizin tüm illerinde ve Kıbrıs Lefkoşe’de, o il ile bir şekilde bağ kurularak anlatılan 82 İl 82 Sahabi programları…

1437 Hicri yılı (2015-2016) “Kur’ân Yılı” olarak ilan eden Siyer Vakfı’nın, birçok programında yer alacak. Bu programlardan bazıları şunlardır:

  • Anadolu’nun sekiz büyük şehrinde, ‘Yaşayan Kur’ân: Hz. Peygamber’ başlığıyla, ümmet olarak vahyin rehberliğinde, aramızdaki hukuku yeniden gözden geçirip, Kur’ân’ın anlattığı Resûlullah (sav) ile tanıştırmaya çalışılacak…
  • Sekiz farklı üniversitede özellikle gençlerimize: ‘Vahyin Yetiştirdiği Gençler’ başlığıyla, Kur’ân’la yoğrulan ve ideal kulluk çizgisini yakalayan sahabenin genç simalarının anlatılacağı programlar tertip edilecektir.
  • Avrupa’nın sekiz önemli noktasında: ‘Kur’ân’ın Yiğitleri’ serlevhasıyla, Suffa Mektebi’nin en gözde talebeleri, talim ve terbiye adına bizlere yön verecek. Avusturya Viyana’da ‘Mus’ab b. Ümeyr’ ile başlayacak olan bu yürüyüş, Almanya’da, ‘Kur’ân’ın Sevdalısı Abdullah b. Mes’ûd’ ile nihayete erecek…
  • İstanbul Siyer Vakfı’mızın merkez binasında, ‘Kur’ân Şahitleri’ üst başlığıyla, son vahyin ilk muhatapları olan sahabe neslinin Kur’ân anlayışı anlatılacak…

Bu programların yanı sıra, şu an üzerinde çalıştığı çok detaylı bir Siyer araştırması bulunmaktadır. Gün, gün Hz. Peygamber’in hayatının araştırıldığı bu çalışma bir müddet sonra başlayacak Siyer dersleri ile birlikte yayınlanacaktır.

Ayrıca, 2013 yılında başlattığı “Siyer Eğitim Merkezi” projesi de her geçen gün farklı bir boyuta ulaşmaktadır. İstanbul Eyüp’te, Siyer Enstitüsü’nün hemen yanı başında kurulacak olan bu merkez, Hz. Peygamber’in (sav) kutlu hayatını görsel bir şekilde sunmayı hedeflemektedir.

Siyer alanında araştırma ve eğitim çalışmalarına devam eden Muhammed Emin Yıldırım, evli ve üç çocuk babasıdır.

Yayınlanmış Eserleri

İbadetin Beyni Dua (2002), İnsanî İlişkilerde İlahî Ölçü (2004), Vahyi Hayata Taşımak (2005), Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed (sav) (2006), Sahabeyi Nasıl Anlamalıyız? (2007), Dârü’l-Erkam, Vahyin Nüzul Sürecinde Şahsiyet Eğitimi (2008), Hz. Peygamber’in (sav) Albümü (2010), Siyer Atlası (Tahkik ve Notlandırma) (2010), Efendimizi Sahabe Gibi Sevmek (2011), Risalet Davasının Annesi Hz. Hatice (2011), Efendimizin (sav) Havarisi ve İhlâs Abidesi Zübeyr b. Avvâm (2011), İnsanlığın Kurtuluşu Hac, Ömrün Bereketi Umre (2011), Yaşayan Şehit, Şehîdü’l-hayy: Talha b. Ubeydullah (2012), Ümmetin Emini: Ebû Ubeyde b. Cerrâh (2012), Arslan Pençesi, Hamaset Kahramanı: Sa’d b. Ebî Vakkâs (2013), Asr-ı Saadet’te Ticaret ve Tüccar Sahabiler (2013), Suffa Meclisleri: Kur’ân Dersleri (2015).

 

Oktay: Hocam size göre siyer nedir, neden önemlidir?

Yıldırım: Siyer, bilinen tarifi ile Efendimizin (a.s) hayatıdır, ama ben o hayatı şöyle anlıyorum: Her ne kadar Efendimiz (sav) bir beşer olsa da siyer bir beşerin hayatının üzerinden bütün bir beşeriyetin hayatıdır. Çünkü Efendimiz (a.s) insanlığın özüdür, meyvesidir, kemâl hâlidir. Allah (c.c), O’nun hayatında insanlığın kıyamete kadar ihtiyaç duyduğu her şeyi mezcetmiştir. Özellikle siyerin içerisinde bazen Efendimizin kendi şahsında bazen de yetiştirdiği talebeler olan sahabenin şahsında kıyamete kadar gelecek olan insanlığın karşılaşabileceği her türlü duruma dair örnekler ve numuneler sunulduğundan dolayı o hayat aslında bir insanlık tarihi hayatıdır. O hayat insanların ihtiyaçlarının bulunacağı bir ecza dolabı gibidir. Eğer biz siyer-i Nebî’yi bu çerçeveden değerlendirirsek Efendimizin (a.s) o kutlu hayatından çok daha farklı bir biçimde istifade edeceğiz.

Oktay: Siyer Vakfı Türkiye’de ve Dünya’da hangi boşluğu dolduruyor?

Yıldırım: Siyer Vakfı 2010 yılında kuruldu. Tabi kuruluşunun bir ihtiyaca binaen olduğunu siz de takdir edebilirsiniz. Biz 90’lı yıllarda siyer okumalarımızı biraz derinleştirmeye başladığımızda şunu fark ettik: İnanılmaz derecede bir birikimimiz, bir müktesebatımız var, ama biz Müslümanlar olarak bu müktesebattan habersiz yaşıyoruz. İşte o yıllarda keşke siyer adına özel bir müessese olsa, bir kurum olsa, şimdiye kadar yapılmış olan çalışmaları derlese, toplasa, yapılmamış olanları da ortaya çıkarma adına bir gayret içerisinde olsa dedik ve bu çalışmanın hayalini kurmaya başladık. Sonrasında Allah (c.c) nasip eyledi, böylece bu maksada bağlı olarak bu müessese kuruldu.

Ne yazık ki, Müslümanlar olarak biz genelde bu ihtisas çalışmalarına çok fazla önem vermiyoruz. Herkes her işi yapmaya çalışıyor. Böyle olunca da aslında işin hakkını verememek gibi bir durum ortaya çıkıyor. Biz en azından siyer alanında biraz daha ihtisaslaşalım, alanımız bu olsun, bu alan çerçevesinde bazı çalışmalar yapalım ve Efendimizin (a.s) tanınması adına, anlaşılması adına, tabi ki, imanî bir sorumluluk olan sevilmesi adına bir gayret ortaya koyalım istedik…

Çok ciddi bir boşluk doldurduğumuz yönünde bir iddiamız yok, böyle bir iddia, yapılan işe de hürmet noktasında bazı şeylerin korunmaması anlamına gelir, ama biz Efendimizin (a.s) o kutlu hayatı ile alakalı yaptığımız çalışmalardan kendimiz çokça istifade ediyoruz ve istiyoruz ki, insanlık da kendi memleketimizin insanları da bu güzel hayırdan bir şekilde nasibdar olsunlar. Çünkü Efendimiz (a.s) merkez şahsiyettir. Onun doğru anlaşılması, dinin doğru anlaşılmasıdır.

Dolayısıyla burada bu sorumluluğu bildiğimiz zaman biz de biraz daha dikkatli bir biçimde bu meseleye yaklaşmaya çalışıyoruz. Elimizden geldiğince de hem halka yönelik çalışmalarla, hem öğrenci-talebe çalışmalarıyla, hem akademik çalışmalarla hem uluslararası çalışmalarla daha fazla siyer-i Nebî’yi gündem edip insanımızın doğru anlamasına ufak da olsa bir katkı sunmaya çalışıyoruz. Cenâb-ı Hak inşallah hepimizden sâlih bir amel olarak kabul buyurur.

Oktay: Günümüzde yaşayan Müslümanlar için siyerin önemi nedir? Siyer olmadan Müslümanca yaşamak ve düşünmek mümkün müdür?

Yıldırım: Mümkün olmadığını zaten bize Kur’ân onlarca ayette söylüyor: Âl-i İmrân suresinin 31. ayetinde, Ahzâb suresinin 21. ve 45 ile 48. ayetleri arasında ve daha birçok ayette… Çünkü Efendimiz (a.s), Ahzâb 21’de Rabbimiz ‘in buyurduğu gibi üsve-i hasenedir (en güzel örnek). Biz bir güzel örnekle hayatlarımızı güzelleştirebiliriz, bu da ancak Efendimizin hayatına bakmakla mümkündür. Dolayısıyla siyerin olmaması, Peygamber’in (a.s) hayatının devre dışı bırakılması anlamına geliyor. Böyle olunca da o güzel numuneyi gözden kaçırdığımızda yaptığımız işten Allah’ın razı olup olmadığını bilmiyoruz, ama Peygamber’in (a.s) yaşadığı hayat, sahabenin yaşadığı hayat, Allah’ın mühür bastığı bir hayat ben onlardan razıyım, onlar da benden razı dediği bir hayattır. Biz de eğer rızayı elde etmek istiyorsak, Allah’ın rızasını kazanmak istiyorsak, elbette ki, o razı olunmuş hayatlara müracaat etmek durumundayız. Dolayısıyla bu noktada Siyer-i Nebî’nin bizim için değer ve kıymetini bu çerçeveden daha doğru anlamış oluruz.

Eğer biz Efendimizin (a.s) rehberliğini, örnekliğini unutursak din binasını yıkmış oluruz. Burada şu hususa da dikkatleri çekmek gerekiyor. Din dediğimiz binanın üç temel esası var: Allah, Vahiy ve Peygamber… Bu üç esastan bize en yakın olanı peygamberdir. Çünkü peygamber de bir insan ve beşer, biz de beşeriz ve biz vahyi onun üzerinden alıyoruz. Zaten Allah bilgisini ki, ona marifet deniyor, biliyorsunuz o marifeti de onun üzerinden öğreniyoruz. Hâl böyle olunca biz Efendimizin (a.s) doğru tanıdığımızda otomatik olarak Kur’ân’ı doğru anlamış oluyoruz. Kur’ân’ı doğru anladığımız zaman hemen onun arkasından Allah’a ait olan bilgiyi ki, imanın en temel esasıdır, doğru anlamış oluyoruz. Dolayısıyla bunlar birbirleriyle ayrılmaz parçalardır. Biz bu parçaları bir bütün olarak ele alıp kâmil manada bir din binası tesis etmek istiyorsak yapmamız gereken en önemli mesele, Efendimizin (a.s) doğru anlaşılması meselesidir.

Oktay: Hocam, hadis ile ilgili tartışmalar, siyer çalışmalarını nasıl etkiliyor?

Yıldırım: Ne yazık ki, ülkemizde -tabi ülkemize gelen gereksiz olan böyle bir tartışmanın dünyada da karşılığı var- böyle sıkıntılara maruz kalıyoruz. Bu bilinçli bir biçimde yürütülen bir proje aslında hadis meselesi… Malum hadis, Efendimizin (a.s) hayatına ait belgelerdir ve o belgelerin üzerine düşürülen şüpheler aslında din binasının yıkımına ait özel bir projedir. Belki bazen Türkiye’de bunu dillendirenler olayın vahametini tam olarak anlamamış olabilirler, ama 1800’lü yılların sonundan itibaren özellikle Hindistan coğrafyasından başlayan 1900’lü yıllarda Mısır coğrafyasında zirveye çıkan sünneti hayattan çıkarma, hadisi din binasındaki konumundan aşağıya düşürme projesi, Müslümanların yürüyen ayaklarını kesmek demektir. Ayaklarınız kesildiği zaman da sürünmeye başlarsınız. Aslında yapılmak istenen de bu…

Siyerin sünnetle tabi ki, hadisle ciddi bir irtibatı var. Allah Resûlü’nün (a.s) hayatının önemli bir kısmını biz tarihî rivayetlerden okuyoruz, geri kalan kısmını da hadis kaynaklarından okuyoruz. Hadis kaynaklarına düşürülen şüphe otomatikman siyer üzerine de düşürülmüş oluyor ve böyle bir şüphe de dinin aslî kaynaklarına yaklaşımın arızalı olmasına neden oluyor.

Bu arızalardan kendimizi kurtarmak durumundayız, kurtaracağımız en önemli yol da şudur: Elimizde Kur’ân gibi bir mucize var ve biz Kur’ân’ı bütün önyargılardan kendimizi uzaklaştırıp okuduğumuz zaman doğrudan 300 ayetin bize Efendimizi (a.s) işaret ettiğini, o işaretin içerisinde de hadis müktesebatının ne kadar önemli olduğuna dair Kur’ânî mesajları tespit etmiş oluyoruz.

Dolayısıyla Kur’ân zaten bizi Peygamberin (a.s) kapısına sevk eder. Kur’ân böyle bir bakış açısıyla okunduğu zaman bu noktada belli şeylerin daha iyi anlaşılmasına vesile olur. Bizim zihnimizde netleştirmemiz gereken önemli bir bilgi daha var. O da şudur: Kur’ân tek kaynak değil, temel kaynaktır. Temel kaynakla beraber hadis, tarih, siyer, tabakât, ensab kaynaklarını da Kur’ân gibi bir mihengin altında okuruz ve o mihengin altında okur, ve belirlenen usuller çerçevesinde o sözlerin doğruluğunu, yanlışlığını, sahihliğini, sahih olmayanlarını ayırt ederiz, ona göre bu meseleye bakarız. Dolayısıyla bizim ilim tarihimiz öyle her şeyi içine alan bir birikim oluşturmadı.

Hadisin oluşturduğu cerh ve tadil sistemi, Peygambere (a.s) ait olmayan sözleri, dışarıda tutmak için oluşturulmuş bir sistemdir. Anlaşılsın diye şöyle söyleyelim: O sistem tam da bir anti virüs programı gibidir. Nasıl ki, bir bilgisayara dışarıdan bir virüs gelince o program onu dışarıya atar, hadis ilmindeki cerh ve tadil de böyledir: Peygambere ait olmayan bir sözün peygambere nispeti mümkün değildir. Çünkü kurulu sistem onu kabul etmez. Bunun için de birçok âlimlerimizin yazdığı mevzuat kitapları var, hadis şerhleri var… O hadislerin değerlendirilmesi ile alakalı; tahrîcler var, tenkitler var, tercihler var. Biz bunların hepsini bir bütün olarak okuduğumuzda ilim tarihimizin ne kadar berrak olduğunu görürüz ve aslında oluşturulan şüphelerin de hiçbir geçerliliğinin olmadığının farkına varırız.

Oktay: Siyer çalışmaları yapılmazsa ne olur?

Yıldırım: Siyer çalışmaları yapılmazsa bir kere biz Kur’ân’ı doğru anlayamayız. Neden? Çünkü sünnet Kur’ân’ın beyanıdır; siyer de sünnetin beyanıdır. Bugün sebeb-i nüzûl diye bir alan var. Biz sebeb-i nüzûlda neyi öğreniyoruz? Ayetlerin iniş sebebini. O iniş sebepleri, ayetlerin aslında bağlamını, sözün anlamı da bağlamda olduğu için o bağlamı bilmesek anlama yürüyemeyiz.

Ayetlerinde Allah’ın bir mana itibariyle bize söyledikleri var, bir de maksat itibariyle söyledikleri var. Lafız, mana ve maksadın birleşebilmesi ancak ve ancak Kur’ân’ın indiği o ortamın anlaşılması ile mümkündür. Biliyorsunuz biz, ona nüzûl ortamı diyoruz, işte o nüzûl ortamı siyerdir.

Aslında Efendimizin (a.s) hayatı Kur’ân gölgesinde geçen bir hayattır. Şimdi biz vahyin ilk indiği anda Alak suresinin ilk beş ayetinden son inen Nasr suresine kadar -ayetlerin iniş tarihleri farklı, ama sureler bu şekilde- buradaki bu gidişatı adım adım siyerle takip ediyoruz. Efendimiz (a.s) Mekke’de ne yaşadı, onun üzerine hangi ayet indi? İnkârcılar ne dedi, onun üzerine neler indirdi? Neler soruldu, Resûlullah’a (a.s) onun üzerine Allah (c.c) nasıl cevap verdi? Bunların hepsini ta Efendimizin (a.s) vefatına kadar olan zaman diliminde Kur’ân’la beraber meseleye bakmış oluyoruz.

Şimdi Kur’ân’ı devre dışı bırakmamızın din binası için ne anlama geldiğini biliyorsak eğer, siyerin de bu noktada devre dışı bırakılmasının ne anlama geldiğini aslında kavramış oluruz. Biz eğer sahih, selim bir din anlayışı oluşturmak istiyorsak dediğimiz gibi Kur’ân ve vahyin hayata dönüştürülmüş şekli olan siyeri, onunla birlikte okumak durumundayız. Bunlar birbirlerini tamamlayan ve farklı bilgiyle daha iyi anlaşılan kaynaklardır. Bunları beraberce okuduğumuz zaman Allah’ın muradını daha iyi kavramış oluruz. Allah’ın bizden istediği, kulluğunda kodlarını Allah Resûlü’nün (a.s) ve onun yetiştirdiği talebeler olan sahabenin üzerinden daha doğru bir biçimde anlamış oluruz.

Oktay: Siyerle ilgili olarak Türkiye’de STK’lar hangi hususlara dikkat etmelidir?

Yıldırım: Bütün ilimler için yaşanan sıkıntılar aslında siyer için de var, ama siyer için biraz daha farklı bazı sıkıntılar var. Genel anlamda bizim STK’larımızda veya cemaatlerimizde siyer noktasında iki tane ifrat ve tefrit diyebileceğimiz şey var; onlardan bir tanesi de şu: Siyer sadece duygusallığa mahkûm edilerek anlaşılmaya çalışılıyor; ramazanlarda, iftar programlarında, sahur programlarında sadece meselenin bir boyutu ele alınarak irdelenmeye çalışılıyor. Bu büyük bir kayıp bizim için…

Bir de başka bir boyut var, o da şu: Siyer sanki gereksiz bir biçimde değerlendiriliyor işte biz fıkıh okursak, hadis okursak ya da bazılarının dediği gibi sadece Kur’ân okursak, yeterli gelir diye bir anlayış var. Bu iki anlayış da yanlış… Olması gereken siyerin diğer ilimlerle de irtibatını çok doğru bir biçimde kurmaktır. Gerçekten Efendimiz (a.s) bu dinin merkez şahsiyeti olduğu için fıkıhla da hadisle de tefsirle de akaitle de hatta en uzak ilim olan kelamla da -kelam sonradan çıktığı için en uzak ilim olarak değerlendiriyoruz- çok ciddi ve sıkı irtibatı var.

Biz siyer bilgisini eğer sahih bir bilgi olarak zihnimize oturtabilirsek geri kalan ilimlerden de daha fazla istifade etme imkânı sağlayacağız. Onun için bizim cemaatlerimizin, medreselerimizin, sivil toplum kuruluşlarımızın, ders halkalarımızın, siyere bu noktada önem göstermesi, önce usul adına bazı şeylerin okunması, onun arkasından da model şahsiyet olarak Efendimizin (a.s) kavranması, anlaşılması ve bugünün dünyasında söylediği sözlerin doğru bir biçimde tespit edilmesi yönünde çalışmalar yapmaları gerekir.

Oktay: Gençlere siyer okumaları hususunda neler tavsiye edersiniz? Öncelikli olarak hangi siyer kitapları okunmalıdır?

Yıldırım: Ben bütün kardeşlerime şunu tavsiye ederim: Öncelikle bizim, neden ve nasıl siyer öğrenmeliyiz meselesini zihnimizde bir netleştirmemiz lazım. Meselenin ehemmiyetini bilmezsek eğer siyerden ne alacağımızı da tespit edemeyiz. Onun için meselenin neden kısmını bir kere zihnimizde netleştirmemiz gerekir.

İkinci soru: Nasıl siyer öğrenmeliyiz? O da usulle alakalı bir şeydir. Her ilmin ve her ilim dalının kendine özgü bir usulü olduğu gibi siyerin de bir usulü var ve o usule göre değerlendirme yapıp öğrenmek durumundayız. Eğer kardeşlerimiz yadırgamazlarsa bu konuda benim bir çalışmam var: “Neden ve Nasıl Siyer Öğrenmeliyiz?” adlı kitabımıza müracaat edilebilir.

O kitabın arka tarafında siyer kaynakları ile de alakalı bir bölüm var. Kaynak dediğiniz şey, çok geniş bir alan gerçekten. Siyer noktasında bizim kaynak sıkıntımız yok hamdolsun. İlk dönemde Ebân b. Osman ve Urve b. Zübeyr’den başlayıp tâbiîne kadar ulaşıp etbau’t-tâbiîne ve ondan sonraki sürece kadar gelen elimizde çok ciddi bir birikim var. En azından o birikimi biraz tanımamız gerekiyor. Yani hangi kitaptan ne alacağımızı iyi bilmemiz gerekiyor.

Özellikle kardeşlerimiz ilgili kitabın siyer kaynakları bölümünü okuduklarında Arapça ve Türkçe kaynaklara dair hem bir liste hem de bir açıklama görecekler. O bölümleri okuyan bir insan da hangi kaynaktan neyi istifade edeceğine dair zihninde bir bilgi oluşacağı için neye ihtiyaç duyuyorsa onu okumayı önceleyecektir.

Sadece burada bir şey söylemek durumundayım, o da şudur: Siyeri, sadece tarihî malumat olarak değerlendirmekten vazgeçmemiz lazımdır. Elbette ki, tarihî malumat önemlidir. Yani Efendimizin (a.s) 571’de doğduğu, 632’de vefat ettiği, 40 yaşında Peygamber olduğu, 13 yıl Mekke’de kaldığı, Mekke’de yaşadıkları, sonra hicret edip hicretten sonra başlayan gazvelerle hayatının devam ettiği gibi bilgileri bu işin tarihî boyutudur. Ancak siyer sadece bundan ibaret değildir. Mesela; biz siyeri değerlendirdiğimiz zaman en önemli mesele olarak bir kere Efendimizin (a.s) değer ve kıymetini, görev ve sorumluluklarını, yetki ve sınırlarını çok iyi anlamalıyız. Bizler bu üç ana başlığı anlamayıncaya kadar siyeri anlayamayız:

-Değer ve kıymetini

-Görev ve sorumluluklarını

-Yetki ve sınırlarını…

Bunları da en güzel bir biçimde bize Kur’ân veriyor. Zaten Kur’ân’ın rehberliğinde bu ayetleri tespit edip bu noktada sahih bir siyer zemini oluşturursak elde ettiğimiz tarihî malumatı da ona göre değerlendirmiş oluruz. O zaman bakarız ki, Efendimizin (a.s) attığı her adım ya da atmadığı her adım, söylediği her söz ya da söylemediği her söz, bizim için bugünün dünyasında da ölçü, rehber olma noktasında bir görev icra ediyor ve biz Efendimizi (a.s) bu noktada tanıdığımız zaman bugün hayatın içerisindeki sıkışıklığımıza oradan çözüm yolları bulmuş oluyoruz. Mevlâ’dan niyazımız, Efendimizi (a.s) daha iyi tanımak, onun hayata miras bıraktığı mesajlarını daha iyi kavramak ve insanımıza bu hakikatleri ulaştırma noktasında yardım ve inayetini üzerimizden eksik etmemesidir.