Bilmek ister insan. Görmek ister kâinatı var edeni. Merak eder semaya bakar, merak eder yeryüzüne bakar. Ve neden sonra kalbine var olan bu düzen nasıl işler? Nasıl bir el işletir de şirazesi hiç dağılmaz?

Bu sorularla zihnim yoğunlaşmışken muntazam kâinatı seyre daldım. Varlık üzerinde işleyen, tek olan O’nu aradım. Gözüme kenarda kalmış bir lale ilişti. Baktım o da tek… Sonra aklıma tasavvuf geldi. Ebru sanatı geldi. Araştırdım…

Bir döneme adını veren bu çiçek nedir? Baktım ve gördüm… Rengârenkti, bir sürü rengi vardı. Her rengin kendince manası vardı. Mesela sarı lale ayrılık demektir. Birine lale hediye etmek, muhatabımıza yönelik içimizde kalbî bir muhabbet yok, onu dostane seviyoruz anlamına geliyor. Bir şehrin, İstanbul’un simgesi olan laleye padişahlar ve âşıklar beyitlerinde yer veriyordu. Fatih Sultan Mehmet’in bir beyti şöyledir:

Sâkiyâ mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider

Erişir fasl-ı hazân bâğ u bahâr elden gider

Bu beyit günümüz Türkçesi ile ey saki, (bize) içecek ver, çünkü bir gün bu lale bahçesi elden gidecek, hazan zamanı gelecek, (o zaman) bu bağ ve bu bahar (da) elden gidecektir, şeklinde ifade edilebilir.

Dolayısıyla lale, Osmanlı döneminde gerek şekli gerekse anlamı sebebiyle özel ilgi görmüştür. Zira lale, tasavvufta tekliği, vahdaniyeti temsil etmektedir. Ayrıca lale, müspet ilimlerde Allah’a ulaşma aracıdır. Yazılışı itibariyle ele alındığında Arapça ‘Allah’ lafzına ait harfleri taşıyan bir güzel çiçektir.

Bu kadim ve zarif çiçek, birçok mimari eserde, ebru, çini ve hat sanatı gibi geleneksel el sanatlarımızın birçok türünde süsleme motifi olarak değişik renklerde ve farklı tasarımlarda geçmişte ve günümüzde kullanılmıştır.

Ercan GÜNDÜZ