Birileri bir halt işleyince işin içinden çıkılması bu kadar oluyor. Neymiş; Google’den aldık, yanlış anlaşılmamak için afişleri kaldırdık. Özrü kabahatinden beter… Ne demek yanlış anlaşılmamak için kaldırdık. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimize karşı bu densizliği, bu laubali cümlelerle oldubittiye getirmek yetiyor mu? Her fırsatta İslami değerlere saldırıp sonra da çark ediyor görünerek Müslümanları inandığı değerlere duyarsızlaştırma manevrasından başka bir şey değildir bu… En hafifinden; bu alçaklığı yapanları görevden alıp, Demirtaş’ın kamuoyu önünde bu rezillikten dolayı özür dilenmesi gerekmez miydi?
Bir yerlere: ‘’Bakın, biz Kürt halkının Peygamberi’ne bile hakaret etsek, bize karşı çıkmayacak kadar onları tepkisizleştirdik’’ mesajı mı veriliyor? Ya da: ‘’Sizin Danimarka’da yapmaya çalıştığınızı, biz halkı Müslüman olan bir ülkede yapacak kadar İslam’a karşıyız’’ mı denilmek isteniyor.
Bu olayı; bilinçaltındaki duyguların açığa çıkması olarak görmek gerekir. Her fırsatta sinsice Müslümanları terörist olarak yaftalayan, çarşaflıyı, sakallıyı tehdit olarak gören bir anlayışın dışa vurumudur bu… Kürt halkının İslami hassasiyetine tahammülsüzlüğün ve İslami duyarlılığını köreltmeye çalışmanın psiko-sosyal stratejisidir bu… İslami değerlere uygun yaşamaya çalışan Müslüman Kürdü; Kürdistan için bir tehdit olarak düşünmenin, ideolojik faşizminin ürünüdür bu… Müslüman Kürdün, Peygamber yerine; Che Guevara, Lenin ve Mao’yu örnek ve önder olarak görme temennisinin kin ve öfkeye dönüşen boyutudur bu…
Ahmet Hakan Coşkun’un ‘’Tarafsız Bölge’’sinde Kaçamak Cevaplar
Sırrı Süreyya Önder, CNNTÜRK’te Ahmet Hakan Coşkun’un programına konuk oldu. Birçok kişinin kafasını kurcalayan sorular, bu programda soruldu. Ahmet Hakan: ‘’Ya hu, siz burada barış görüşmesi yaparken PKK nasıl olur da asfaltlara mayın düşer? Diye sordu. Ardından da: ‘’Bunu sorarken bize Apocu demesinler diye mi soruyor olacağız? Hayır, ne deseler desinler, biz görevimizi yapacağız’’ diye ekledi. Sırrı Süreyya Önder bu soru üzerine: ‘’Ben PKK ile görüşüyorum, PKK’lı değilim. Bunların yeri-yurdu belli, gidin onlara bu soruyu sorun, bizi de bu cendereden kurtarın. Ben bu meseleyi siyasal, sosyo-kültürel, tarihsel ve felsefi boyutlarıyla ele alırım, bundan başka siyasetçiden bir şey beklenemez’’ dedi.
Açıklanması gereken, açığa çıkması gereken önemli bir durum bu… İktidarın HDP’yi, HDP’nin iktidarı samimiyetsizlikle suçladığı çözüm sürecine dair önemli bir konu… Biz patlayan bombaları ve öldürülen polisleri, çatışmanın başlamasına gerekçe olarak görüyoruz; ama şayet böyle bir hamle varsa, birçok şey yeniden çatışmaların başlamasına sebep olabilecek kırılganlıkta…
Gazeteci-yazar İsmail Saymaz: ‘’HDP çözüm sürecinde asli unsur mudur, değil midir? Demirtaş’ın ‘silahlar sussun’ çağrısına, partiye yakın gazeteler bile yer vermedi ve sansürledi. PKK katında da bu çağrılar, ‘herkes haddini bilsin’ kabilinde geri çevrildi. Biz çözüm sürecinde HDP’ye mi, elinde silah olan PKK’ya mı bakmamız gerekiyor?’’ diye sorunca Ahmet Hakan araya girip süremiz kısıtlı diye araya girdi ve zorlayıcı bu sorunun ardından Sırrı Süreyya Önder: ‘’Muhatap, Abdullah Öcalan’dır’’ diyerek kapattı.
Muhatap Abdullah Öcalan ise; neden Demirtaş çatışmayı bitirecek adres olarak Öcalan’ı gösterdiğinde Kandil: ‘’tek muhatap biziz’’ diyerek çıkış yapma gereksinimi hissetti. HDP-Kandil ve Öcalan arasındaki rol kavgasının gün yüzüne çıktığı bir zamanda, egemenlik mücadelesi bir tarafa bırakılıp derhal çözüm süreci için adım atılmalıdır.
Ardından yine İsmail Saymaz: ‘’Öcalan’ın bu sürece dair fikrini biliyor musunuz?’’ diye can alıcı bir soru daha soruyor. Bu soru üzerine de Sırrı Süreyya Önder: ‘’Son görüşmemizde Öcalan, ‘bunlar çok ciddiyetsizdir, muhtemelen bu sizinle son görüşmem olabilir. Eğer bunlar işi yine bir çatışma boyutuna getirirlerse, bu demokratik hamle girişimini yapmazlarsa ve izleme heyetiyle sizi göndermezlerse beni ölmüş bilin, buraya da bir daha gelmeyin’’ diyerek, Öcalan’ın söylediklerini ‘’çatışmaya onay’’ verdi demeye getirdi.
Daha önce kamuoyuna sızdırılan: ‘’Apo, HDP heyetiyle görüşmek istemiyor’’ haberini nereye koymak gerekir? Bence iktidar ve HDP heyeti; Öcalan’ın şu an ki sürece ilişkin düşüncelerini, kamuoyuna açık ve net bir şekilde sunmalıdır. Öcalan’ın büyük bir itina ile gezi olaylarına ‘’kitlesel destek’’ vermeyerek çözüm sürecini sekteye uğratmamak için attığı adım ortadayken, bu kadar vahim bir ortama yönelik düşünceleri de çözüm sürecine dönüş açısından önemli bir adım olabilir.
İsmail Saymaz’ın: ‘’ Cizre’de öz savunma ile amaçlanan ne idi?’’ sorusu; zaman dar diye, Ahmet Hakan’ın araya girmesiyle cevapsız kaldı. Programın sonunda Sırrı Süreyya Önder sıkıştığı sorular karşısında: ‘’keşke sübjektif sorular yerine; ben biraz daha fazla konuşsaydım iyi olurdu.’’ Diyerek programı teşekkür ile kapattı.
Maalesef sürecin başından beridir kafalarda oluşan soru işaretleri; hep aynı kaçamak cevaplarla sonlandırıldı.
Türkiye’deki Gelişmeler Komplo mu
Değil mi?
İslam dünyasındaki gelişmeler bir proje mi, değil mi? Türkiye’de meydana gelen gelişmeler, bu projenin bir ayağı mı, değil mi? Ortadoğu coğrafyasında aynı gemide yolculuk yapan Müslüman halklar, ABD, İsrail, İngiltere ve İran’ın oyunlarına akıl-sır erdirememenin bedelini yıllardır ödüyor. Hama katliamı sırasında İran’dan beklenti içerisinde olan Müslümanlar; o günlerde kimilerince kutsanan Humeyni’nin: ‘’Henüz yeni kurulan bir İslam devletiyiz(!), bu duruma müdahil olamayız.’’ Diyerek bir kılıf bulmuştu da Müslümanlar, bu yalana inanmıştı. Aynı İran’ın bu yalanının ortaya çıkması için Müslümanlar, tam 36 yıl bekledi. Ta ki, o İran tüm gücüyle oğul Esad’a sınırsız destek verinceye kadar…
İslam ümmetinin uyanışını durdurmak için; her bir İslam ülkesine müdahale etmek için ayrı bir bahane öne süren Siyonist-Haçlı ittifakının bu oyununu görememenin bedelini ağır ödüyoruz. Kendisinden olan zalimleri, Müslümanların başına bela olarak bırakan ve bu zalimlerin başını okşayan Siyonist-Haçlı; içimizdeki uşaklarının da ağzına bal sürerek tek tek İslam ülkelerini bölüyor, ‘’başına buyruk-kendisine kuyruk’’ işbirlikçi örgütler yoluyla plan ve projelerini uyguluyor.
Türkiye’de oynanan oyun da; bu planın önemli bir ayağı… Paralel ve Siyonist İsrail ile iyi ilişkiler içindeyken AKP hükümetine methiyeler dizen Batı; AKP hükümetinin, bu coğrafyada ümmete karşı oynanan oyunlara sıcak bakmaması ile savaşı, sinsice ve farklı argümanlarla Türkiye’ye taşıdı. Şu an gerek istihbarat örgütlerinin desteğiyle, gerekse şeytanca bir politikayla yönlendirdiği örgütlerle Türkiye’deki savaş büyütülüp, genişletiliyor.
Oyun Hep Aynı…
Suriye, Irak, Irak Kürdistan’ı ve Türkiye’de İŞİD’in her hamlesi nasıl oluyor da; hep ABD, İran, Esad, İsrail ve bunların işbirlikçilerinin işine yarıyor. Demem odur ki, İŞİD’i yönetenler bu coğrafyayı o kadar iyi okuyor ki; nereye bir dizayn gerekiyorsa İŞİD, militanlarıyla orda bitiveriyor. Türkiye’deki çözüm süreci, Irak Kürdistan’ını karıştırma, Suriye’de Esad’a nefes aldırma, Siyonist-Haçlı ittifakının İslam dünyasına yapacağı hamlelere zemin hazırlama… ve daha neler neler… Hep İŞİD denilen örgütün eliyle oluveriyor. Bu İŞİD denilen örgüt, ABD’nin silahlı kuvvetleri bile olsa; ancak Siyonist-Haçlı hesabına gelecek bu kadar stratejik hamleler yapabilir.
Ülkemizde yeniden çatışmaya sebep olan ve İŞİD’in aktör olarak rol aldığı bu olaylar, ardından bu durum bekleniyormuş gibi çözüm sürecinin çatışmaya götürülmesi birer tesadüf müdür? Gelişen olaylara ve sonuçlarına bakarak şunu söyleyebiliriz: ‘’Bugün İŞİD’in eylem ve hareket tarzı kimlerin önünü açıyor ve kimlere fırsatlar sunuyorsa bu örgütün onlarla bir organik bağı vardır.’’
Bu kadar açık ve net emareler ile İŞİD’in kimler adına iş yaptığı ortadayken bunlar üzerinden Müslümanları köşeye sıkıştırmaya çalışmak; İslam’a ve Müslümanlara örtülü savaş açmaktan başka bir şey değildir.
İŞİD ile Müslümanların ortak bir paydasını gösterebilene aşk olsun… İŞİD ve İŞİD’le savaşanlar(!) Esad ile savaşmazken; Müslümanlar yıllardır bu zalimle savaşıyor. İŞİD ve İŞİD’le savaşanlar(!) HAMAS ve İhvan’ı tekfir edip terörist olarak görürken; Müslümanlar dünyanın her yerinde bunların haklı davasına sahip çıktı ve çıkıyor. İslam âlimleri İŞİD’in yaptıklarını canilik olarak görürken; İŞİD ve İŞİD’le savaştıklarını(!) iddia edenler, bu âlimleri terörist olarak görüyor. Şimdi söyler misiniz: İŞİD ve İŞİD’le savaşanların(!) bu kadar ortak paydası varken; bunların birbirlerine karşı gibi gösterilen savaşını nasıl olur da samimi olarak görebiliriz. Bu iş; ‘’al kızı ver papazı’’ meselesidir. Müslümanların toplu halde ortak mücadele verdiği hiçbir sahada Müslümanlarla bir arada bulunmamış olan ve bulunmayan bu örgüt, Siyonist-Haçlı ittifakı ve bu ittifakın taşeronu olan örgütlerin adeta veli nimeti konumundadır.
Müslüman’a: “Ya Bizim Gibi İnanırsınız ya da Teröristsiniz” Baskısı
Rusya’nın Suriye’ye yaptığı operasyonla birlikte ‘’radikal grup, ılımlı grup yoktur. Terörist, teröristtir’’ mantığı PYD’nin de desteğiyle kendine taraftar bulmaya başladı. Yıllardır Müslümanlara dikte edilen görüş zaten bundan farklı değildi. Şu an sadece sesli dile getirilmeye başlandı. İhvan’a, HAMAS’a, Cemaat-ı İslami’ye, Özgür Suriye Ordusu’na (Ceyşül Hür) terörist derseniz, bunun anlamı şu olur: ‘’Sizler İslam’ı, ya çıkarlarımıza uygun bir şekilde yaşar ve bize taraftar olursunuz ya da bizim gözümüzde terörist olursunuz. Bize destek olun ki, sizin terörist olmadığınıza inanalım.’’
Şu an Siyonist-Haçlı ittifakı, Arap Bahar’ına can veren tüm grupları ortadan kaldırmak için böyle bir hamlede bulunuyor. Her geçen gün ‘’Hak’’ ve ‘’Batıl’’ daha net çizgilerle ayrışıyor.
Milletin Verdiği Mesaj…
Diktatörlük ithamları, karşılıklı çözüm sürecini bitirmiş olmakla ilgili suçlamalar, barışı getirme vaatleri, sosyal ve ekonomik reform vaatleri… Seçim boyunca siyasilerin meydan meydan verdiği mesajlardan birkaçı…
İki seçimin çok zaman geçmeden arka arkaya gelmesi, milletin iradesi üzerinde çok etkili oldu. Çünkü toplumsal hafıza anlamında çok iyi değiliz. Çabuk unutup, çabuk değişiveriyoruz. Tarihi, geçmişi yorumlayıp geleceğe yönelik çıkarımlarda bulunma konusunda oldukça zayıfız. Geçmişin ateistine, kapitalistine, kemalistine, faşistine dün karşı olan bizler; bugünkü maske değişikliklerinden dolayı aldanabiliyoruz. 7 Haziran seçimlerinin üzerinden henüz 4 ay geçtiği için halk unutmadı verilen vaatleri… Haziran seçimlerinden önce kapı kapı dolaşıp barış diyenlerin, meydan meydan dolaşıp ‘’istikrar’’ diye haykıranların sesine kulak veren halk; bazı siyasilerin seçim sonrası ‘’dedikleri ile ettiklerinin’’ birbirini tutmadığını görünce cezayı 1 Kasım’da kesti.
7 Haziran seçiminden önce çözüm süreci ve toplumsal barış konusunda halka vaatlerde bulunan HDP; seçimlerden sonra gelişen olaylar üzerine ‘’çatışmaktan başka yol kalmadı’’ üzerine bir siyaset geliştirdiyse de bu halk tarafından kabul görmedi ve kısa bir süre içerisinde büyük bir oy kaybı yaşadı. Halk HDP’ye şu mesajı vermiş oldu: çatışma için gerekçe gösterdiğiniz şeyleri ve öz yönetim ilanlarıyla başlayan çatışmaları değil; çözüm süreci ve toplumsal barış için gösterilen çabaları destekliyorum.
CHP 7 Haziran seçimlerinden önce iktidar olma yerine; iktidar yapmama gayreti içerisine girdi. Ama bunu halktan saklayarak yaptı ve bu şekilde vaatlerde bulundu. Fakat seçimin hemen akabinde ağzındaki baklayı ıslanmadan çıkardı. Seçim sonrasında HDP’ye emanet oylar aktardığını ve yüzde 60’lık bir bloğun hesabını yaptığını belirtince halk: blok siyasetiyle istikrarın değil kaosun geleceği endişesine kapıldı ve tek başına iktidar olacak bir partinin istikrar için önemini daha anladı.
Gelelim MHP’ye… MHP 7 Haziran seçimlerinde ara sıra tutan içi boş ‘’vatan-millet edebiyatını’’ yaptı ve oy oranını yükseltti. Hayırda, ‘’hayır’’ vardır dedi; ama hayırlı şeylere de hayır dediğinin farkında olmadan hayır dedi. Çözüm sürecine karşı çıkmayı, imanın şartlarından biri sayar gibi şart koştu koalisyon görüşmelerinde… Seçmeni de adeta: ‘’sende hayır yoktur’’ deyip onu terk etti.
Tüm gelişmeler AKP’nin işine yaradı ve AKP kısa bir aradan sonra tekrar, tek başına iktidar oldu. Fakat AKP’nin şunu unutmaması gerekir ki, kendisine bu seçimlerde oy verenlerin bir kısmı şunu diyerek oy verdi: kötünün iyisi… Partiye bu mantıkla oy verenlerin bir sonraki seçimde ne diyeceği meçhul… Bundan dolayı AKP’nin özellikle çözüm süreci ve toplumsal barış, ekonomik istikrar ve dış siyaset, güvenilir bürokratik bir yapı konusunda ikna edici adımlar atması gerekir.
Teşkilat olarak AKP; bir güç zehirlenmesine kapılıp menfaatin, adam kayırmanın, işi ehline vermemenin, ‘’ben teşkilattayım, ne desem o olur’’ mantığında olan magandaların kontrolüne girerse o zaman kendisinin felaketi olur. AKP bu süreçte farklı kesimlere kucak açan ciddi açılımlar yapmalı, bürokraside farklı görüşleri de içinde eritebilecek güçlü adımlar atmalı, komplo ve kumpaslara karşı güvenilir kadrolar oluşturmalıdır. Çözüm sürecine yepyeni bir vizyon katarak anayasal reformlarla; çatışmadan yana olanların ve bunların yanında duranların elini zayıflatmalıdır.

Ahmet Varol
1962 Artvin Yusufeli doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini kendi memleketinde tamamladıktan sonra Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Marmara Ünv. İlahiyat Fakültesi’nde Hadis dalında yüksek lisans yapan Ahmet Varol, 1984’ten bu yana basın alanında çalışmaktadır. Bu alanda çalışmaya ilk olarak İslam mecmuasının Dış Haberler sorumlusu olarak görev yapmakla başladı. Daha sonra Altınoluk dergisine geçerek bu derginin “İslam Dünyası” bölümünü hazırladı. Bu dergide çalıştığı sırada Erkam Yayınları’nın da editörlüğünü yaptı. Aynı dönemde haftalık olarak yayınlanan Vahdet gazetesinin de Dış Haberler bölümünü hazırlıyor ve bu gazeteye İslam dünyasıyla ilgili yazılar yazıyordu. Ekim 1996 – Ekim 2000 arasında dört yıl süreyle, aylık olarak 48 sayı yayınlanan Vahdet dergisinin Yazı İşleri müdürlüğünü yaptı. Şimdiye kadar birçok periyodik yayın organında İslam dünyası ve genelde dış politikayla ilgili yazıları neşredilen Ahmet Varol’un, Yeni Akit gazetesinde dış politikayla ilgili haftada üç gün yazısı yayınlanmaktadır. Aylık Ribat, Vuslat ve Davet Mektebi dergilerinde de düzenli şekilde yazıları yayınlanıyor. Bunların dışında değişik İslami yayın organlarında farklı zamanlarda İslam dünyasındaki gelişmelerle ilgili yazıları ve Özel FM adlı radyoda da “Dünya Döndükçe” başlıklı periyodik programı yayınlanıyor.
Yazara Yaz
×
1962 Artvin Yusufeli doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini kendi memleketinde tamamladıktan sonra Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Marmara Ünv. İlahiyat Fakültesi’nde Hadis dalında yüksek lisans yapan Ahmet Varol, 1984’ten bu yana basın alanında çalışmaktadır. Bu alanda çalışmaya ilk olarak İslam mecmuasının Dış Haberler sorumlusu olarak görev yapmakla başladı. Daha sonra Altınoluk dergisine geçerek bu derginin “İslam Dünyası” bölümünü hazırladı. Bu dergide çalıştığı sırada Erkam Yayınları’nın da editörlüğünü yaptı. Aynı dönemde haftalık olarak yayınlanan Vahdet gazetesinin de Dış Haberler bölümünü hazırlıyor ve bu gazeteye İslam dünyasıyla ilgili yazılar yazıyordu. Ekim 1996 – Ekim 2000 arasında dört yıl süreyle, aylık olarak 48 sayı yayınlanan Vahdet dergisinin Yazı İşleri müdürlüğünü yaptı. Şimdiye kadar birçok periyodik yayın organında İslam dünyası ve genelde dış politikayla ilgili yazıları neşredilen Ahmet Varol’un, Yeni Akit gazetesinde dış politikayla ilgili haftada üç gün yazısı yayınlanmaktadır. Aylık Ribat, Vuslat ve Davet Mektebi dergilerinde de düzenli şekilde yazıları yayınlanıyor. Bunların dışında değişik İslami yayın organlarında farklı zamanlarda İslam dünyasındaki gelişmelerle ilgili yazıları ve Özel FM adlı radyoda da “Dünya Döndükçe” başlıklı periyodik programı yayınlanıyor.