İnsanlar tarihin çeşitli zamanlarında birtakım varlıklara yönelmiş, kimi ihtiyaç ve isteklerinin karşılanması için onlardan medet ummuşlardır. Kendisinden medet umulan bu varlıklar süreç içinde başkalaşmış, sonunda insan kendini doğadan maddeye, maddeden insana, insandan düşünceye kadar birçok şeye tapar bir halde bulmuştur.

İnsanlar çeşitli cahilî dönemlerinde babaya, toteme, şimşek, yıldırım, rüzgâr, yağmur gibi çeşitli tabiat güçlerine; güneş, ay ve yıldızlar gibi gök cisimlerine; put ve heykellere, peygamber, aziz, haham ve rahip gibi birtakım insanlara yahut tabiata tapıyorlardı… Bundan sonra “çağdaş cahiliye” de bizzat kendisine tapmaya başladı. Peşinden, kendilerine ibadet edilenler yine çoğaldı. Ve kiminin adı vatan, kiminin adı devler, kavmiyet, ideoloji, parti veya lider oldu. Ya da ırka, maddi üretime, dolara ibadet edilmeye başlandı.”1

Bu döngü çeşitli şekillerde devam ederken -isimleri ve eylemleri ne olursa olsun- tüm bu varlıklar insanların hayatlarına egemen olmuşlar, insanlar da bu varlıkların verdikleri emirler doğrultusunda hareket etmişlerdir. Bu işi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenler ise onları otorite ve iktidar haline dönüştürerek kendi hegemonyalarının sultasında çeşitli sistemler ortaya çıkarmışlardır. Beşerin bizzat kendisinin meydana getirdiği bu sistemlerde siyasi, iktisadi, felsefi ve dini nice düşünce ve akımlar oluşturulmuştur. Bu düşünce ve akımların insanlar arasında yaygınlaştırılması sağlamak için çeşitli mücadeleler yapılmış ve bu mücadele esnasında -doğruluğuna, yanlışlığına bakılmadan- her yolu kullanmak mubah sayılmıştır.

Bunlardan biri olan komünizm için Lenin şöyle demektedir: “Gerçek bir komünist mücadelenin görevi, her türlü aldatma, hile ve saptırma şekillerini kullanabilmektir. Çünkü komünizm için mücadele, komünizmi gerçekleştirmeye yarayacak her türlü yolu haklı kılar.”2

Yine şöyle demektedir: “Komünist mücadeleci, şayet şartların gerektirdiği şekilde -ne kadar yalan, saptırma ve aldatmayı gerektirirse gerektirsin- eğer gidişini ve ahlakını değiştirmeye muktedir olamıyorsa o gerçek bir mücadeleci olamaz.”3

Beşeriyet kendi aklı ve değerlendirmeleri ile hegemonyasını sürdürebilmek adına her yolu denemiş; iktisadi, siyasi, felsefi ve dini türevleri olan nice ideoloji ve akımlar, insan hayatının her sahasına işlenmeye çalışılmıştır.

Çeşitli isimleri, yaklaşımları ve görüşleri olan bu düşünce ve akımlar insanlara haddinden fazla zarar getirmiştir. Ekonomik temelli olan kapitalizm, sosyalizm, komünizm ve liberalizm adaletli bir ekonomik paylaşımı savunurken tam tersine insanların mallarını, kazançlarını ellerinden çalmıştır. Hümanizm, romantizm gibi felsefi akımlar insanı, insan sevgisini hedeflediğini söylerken kendisinden olmayan insanların ölümüne sessiz kalmıştır. Laiklik, sekülerizm, teizm, deizm, ateizm, vd. insanımızı, gencimizi, peşinden gidenleri dinsizliğe, ahlaksızlığa sürüklemiştir.

Feminizm gibi akımlar kadın haklarını, kadınları özgürleştirmeyi savunurken bilakis kadınları başka şekillerde köleleştirmeyi başarmış bir durumdadır. Bunlar arasında en bilindik, en revaçta, kendisinden övgüyle bahsedilen demokrasi ise kendi insanına kısmen katkı sağlayabilmiş, geride kalan insanların hak ve hukuklarının istismar edilmesine göz yummuştur. Tüm bu beşerî düşünce ve akımlar insanı, insanlığı istenilen refah ve seviyeye ulaştıramamıştır.

Kendi akıl ve iradesi ile kendi hegemonyasını sürdürmek isteyen bu sistemlerin kurucuları, yöneticileri, taşeronları bu eylemlerini İslâm’ın kabul edilmediği ya da İslâm’ın yeryüzünde varlığının engellediği zamanlarda yapabilmişlerdir. Zira İslâm; insanı fıtratının dışına çıkaran, onu Yaratıcısı dışında başka varlıklara kul eden düşünce ve sistemlere her zaman karşı çıkmıştır.

Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (sav) kadar tüm peygamberler tevhit dini olan İslâm’ı insanlığa tebliğ etmişlerdir. İslâm’la birlikte nefisler, bir olan Allah’a iman ve yalnızca Allah’a kulluk etme merkezinde eğitilmiş, kullara kulluktan nefisler uzaklaştırılmıştır.

“(Resûlüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik.” (Mâide, 48)

Yeryüzünün inşa edildiği ilk günden bu yana dek insan fıtratına en yakın, insanlık değerlerine en uygun, en anlamlı ve adaletli hükümler İslâm’da yer almıştır. İslâm ilahi vahyi insanlığa getirirken beşerin eksik, bozuk ve bozguncu yönlerini, yöntemlerini ıslah etmiş, boşluk bırakmadan insan hayatını düzenleyen tüm yasaları ona sunmuştur.

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim.”(Mâide, 8)

Yeryüzünde düzeni sağlayan, adaleti temin eden, insanlığı refaha ve felaha ulaştıran tek nizam İslâm’dır. Beşerin kurduğu sistemlerle İslâm’ın nizamını kıyasladığımızda bunu net olarak görebilmemiz mümkündür.

Bu noktada Hz. Ömer’in (r.a) şu sözünü değerlendirmeye almak faydalı olacaktır: “Cahiliyeyi bilmeyen kişi İslâm’ı da bilemez.”

Cahiliyenin tabiatı, düzeni, sistemi tamamen İslâm’a tezattır. Cahiliyeyi bilen, gören, anlayan hakikate yönelir. Bu nedenle beşerî sistemlerin adı olan cahiliyeyi bilmek, değerlerini sorgulamak, tehlikelerini, oyunlarını anlamaya çalışmak insana, insanlığa yol aldırır. Aksi takdirde hakikati bilmeyen, görmeyen ya da anlamak istemeyenler her alanda beşerin oyunlarına alet olabilecek ve kula kulluk eden sistemlere hizmet edebilecektir.

İslâm’ın insan hayatında var olduğu zamanlarda nefislerin ıslahı, İslâm’ın yokluğunda ise nefislerin hâkimiyeti söz konusudur. İnsanların hayatında ya Allah’a kulluk edilen bir sistem ya da sahte bir sürü varlıklara, tanrılara, ideolojilere kucak açan sistemler vücut bulacaktır. Bu geçmişte de günümüzde de böyle olmuştur…

Kaynakça

1) Kutub, Muhammed, Çağdaş Fikir Akımları, s. 21. 2) Beşir el-Avf, Sosyalizmler ve İslâm’ımız. s. 36. 3) Beşir el-Avf, a.g.e., s. 36-37.