Resulullah (sav)’in ortaya koyduğu metot temelde, “Müjdeleyin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın” ilkesine dayanmaktaydı. O,
sahabe-i kiramı eğitmeden önce onların sevgisini kazanmıştı. Her bir sahabi, “Resulullah (sav) en çok beni sevmekte” düşüncesini taşımaktaydı.
Bir söyleşinizde, şöyle diyorsunuz; “Benim anlayışıma göre öğretmen güneş gibi olmalı; hem etrafını aydınlatmalı, hem de ısıtmalıdır. Aydınlatmayı bilgisiyle; ısıtmayı sevgisiyle yapmalıdır. Güneşin bir özelliği daha var; güneş sürekli enerjisini yeniliyor. Öğretmen de kendini yenilemelidir.” diyorsunuz.
Bu sözlerinizden de yola çıkarak sizinle eğitim sistemimizin artıları ve eksileri üzerine düşüncelerinizi almak istiyoruz.
Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz?
Türkiye’nin en sıra dışı öğretmeni… 1972 Yılında Elazığ’ın Palu ilçesinin Güllüce köyünde doğdum. İlk, orta ve lise tahsilimi Adana’da yaptım. 1995 yılında Siirt Eğitim Fakültesi’ni dereceyle bitirdim. Yirmi yıllık öğretmenim. Halen Elazığ Merkez Şair Hayri İlkokulu’nda öğretmenlik yapmaktayım. Evli ve Üç kız babasıyım. “Ben Onları Çok Sevdim”, “Goncalar Solmasın”, “Yitirdiğimiz Değerlerimiz Mahalle Arkadaşlığı” adıyla yayınlanmış üç kitabım mevcut. 25’i aşkın üniversitede konferans ve sunumlarımız oldu. 2006 yılında Goncalar Solmasın Derneği’ni kurduk. 2015 itibariyle 25 bin çocuğa ulaştık. 100 bini aşkın öğretmen, öğretmen adayları ve öğrencilere konferanslarımız oldu. Çalışmalarımız yerel ve ulusal medyada yer aldı. Öncelikle derginizde bize yer verdiğiniz için teşekkür ederim, tüm ekibinize başarılar dilerim.
Her dinin ve her ideolojinin üzerinde önemle durduğu ve her eğitimcinin eğitimin ne olduğu konusunda kendine özgü bir tanımlama yaptığı eğitim nedir sorusunu size de sormak istiyoruz. Sizce eğitim nedir?
Eğitim, kelime olarak “istendik yönde davranış değişikliği” olarak geçiyor. Bana göre eğitim, anne karnında başlayıp hayat boyu devam eden bir süreçtir. Eğitim her yerde her mekânda sürdürülebilir olmalıdır. Dört duvar arasına sıkıştırılmış bir eğitim ideal bir eğitim modeli olamaz.
Osmanlı’nın son dönemlerinde ve cumhuriyetin kuruluşuyla batıdan ithal edilip milletimize uygulanan eğitim sisteminin toplumumuz üzerindeki etkilerine, tahribatlarına değinebilir misiniz?
Öncelikle eğitim yerli olmalı. Her ülkenin veya toplumun inançları, kültürleri, değerleri birbirinden farklıdır. Bir ülkenin bölgeleri arasında dahi farklılıklar olurken, kaldı ki ülkeler arasında birçok konuda farklılıklar olacaktır. Kendi tarihini, kültürünü inkâr eden, gençlerine aşılamayan bir toplum batmaya mahkûmdur. Okullarımızda, üniversitelerimizde özellikle Eğitim fakültelerinde Osmanlı’nın nasıl bir eğitim sistemi uyguladığını anlatmadılar. Japonlar, İngilizler binlerce yıllık gelenek ve göreneklerini koruyarak sürdürmekte ve çocuklarına aşılamaktadırlar. Eğitimle ilgili sürekli değişiklikler birçok soruna neden oldu. Başkası olmak yerine kendimiz olmalıyız.
Bilim adamları akademisyenler bir araya gelip kendi inanç, değer ve kültürümüze uygun bir eğitim sistemi için çalışmalıdır. Hâlihazırdaki eğitim sistemiyle yetişen çocuklar, mutlu ve başarılı değiller. Eğitim sistemimiz bu topluma birkaç beden küçük gelmekte insanımızı sıkmaktadır. Toplum için ahlak ve maneviyat çok önemli birer kavram olmasına rağmen, dayatılan eğitim sistemi sayesinde tost yiyip test çözerek ömür çürüten bir nesil türedi.
Eğitim sistemimizin çıkmazları nelerdir, tecrübeli bir eğitimci olarak bu çıkmazlardan kurtulmak için nasıl bir yöntem öngörüyorsunuz?
En kalıcı öğrenme, yaparak ve yaşayarak öğrenmedir. Eğitim sistemimiz tamamen teori üzerine kurulmuş bir sistemdir. Eğitimde pratik, yani uygulama olmazsa başarı elde edilemez. Birçok okulda ‘Değerler Eğitimi’ kapsamında ‘Vefalı Gençlik’ Konferansları sundum. Öğrencilere şu soruları soruyorum: “Gençler 12 yıldır okula geliyorsunuz. Size ait bir sözünüz var mı? Size ait bir tablo var mı? Dikili bir ağacınız, ekili bir çiçeğiniz var mı? Kaç adet kitap okudunuz?” Aldığım cevaplar olumsuz. Durum içler acısı. Eskilerde çok imkân yoktu. Öğrenci bir rahlede bir âlimin önünde diz çöküp 12 yılda âlim, müderris oluyordu. Bilgi bir tuşun altında; fakat çocuklarımız bilgiye ulaşmak istemiyor.
Dünya genelinde ortalama eğitim süresi 11-12 yıl ve üzeriyken Türkiye’de yetişkin nüfusun ortalama eğitim süresi 6-7 yıl civarıdır, üç kademeye (4+4+4) ayrılan 12 yıllık zorunlu eğitimle bu sorunun çözüleceği görülüyor.
Biz 12 yıllık zorunlu eğitimle gerçekten öğrenecek miyiz; öğrendiklerimizi uygulayabilecek, öğrendiklerimizle üretebilecek miyiz; ahlaklı, erdemli, örnek şahsiyetler yetiştirebilecek miyiz?
Zorunlu Eğitimin 12 yıla çıkması birçok sorunu beraberinde getirdi. Öğretmen ve sınıf yetersizliği en başlıca sorunlar. Okumak istemeyen çocuklara “İllaki okuyacaksınız” dedik. Bu öğrenciler sınıfta ve okulda sorun çıkarmaya başladılar. Sanayide, birçok meslekte artık eleman yetişmiyor. Eğitimle ilgili kararlar alınırken öğretmenlerin ve velilerin görüşleri alınmalı; pilot uygulamalar yapılıp başarı elde edildikten sonra, bu kararlar ülke geneline yaygınlaştırılmalıdır. Eğitimle ilgili karar alınırken yüz düşünüp ondan sonra harekete geçilmelidir. Eğitim yapboz tahtası değildir. Eğitim ölü bir yatırım değildir. En değerli maden insandır, insan eğitimle şekil alır.
Bireyi ve toplumu “güzel ahlak” ile buluşturacak eğitim sistemimizin müfredatında neler olmalı?
Bizi biz yapan inançlarımız, değerlerimiz gelenek ve göreneklerimiz genç nesillere aktarılmalıdır. Çocuklarımıza görev ve sorumluluklar verilmeli, sosyal faaliyetler ve etkinlikler düzenlenmelidir. Örnek insanların hayat hikâyeleri, çalışmaları model olarak çocuklarımıza anlatılmalıdır.
Çocuklarımız, gençlerimiz kitle iletişim araçları ve sosyal medyanın da etkisiyle büyük bir ahlaki yozlaşmayla karşı karşıyadır. Bunların önüne geçmek için eğitimciler olarak neler yapılmalı?
Teknolojinin çocuklarımızı ahtapot gibi sardığı bir dönemde yaşıyoruz. Ahtapotun kolları gibi sırasıyla; internet, televizyon, chat arkadaşlığı, kötü alışkanlıklar, değerlerimizi yitirme, inançlarımızdan uzaklaşma, biz yerine ben (ego) anlayışı, toplum içinde yalnızlaşma, doğayı sevmek ve korumak yerine doğayı tahrip etme alışkanlığı bizleri sardı.
Sosyal aktivitelere katılmayan, zamanının çoğunu televizyon izleyerek ve bilgisayarda oyun oynayarak geçiren çocuklar, akvaryumda yaşayan balıklara benziyor.
Saatlerce bilgisayarın ve televizyonun başında kalan gençlerimiz sohbeti, insan ilişkilerini, oynamayı, koşmayı, unuttu. Oturdukça enerji depoluyor ve patlamaya hazır bir hale geliyorlar.
Dünyanın en büyük sorunlarından biri de sosyal insan yerine robot gibi insanların artmasıdır. Gençlerimizi çocuklarımızı tekrar sosyal aktivitelere katmalıyız.
Kabuğumuzu kırıp fidan olmak, büyüyüp ağaç olmak ve meyve vermek için tekrar özümüze dönmeli, değerlerimize ve inançlarımıza dört elle sarılıp bu güzellikleri yeni nesle de aktarmalıyız.
Şu anda Goncalar Solmasın Derneği’nin başkanlığını yürütüyorum. Mahallemizde “Kitaplarla Barışalım Mahalle Arkadaşlığını Yeniden Kuralım” adıyla kampanyalar başlatarak eğitimi, öğrenmeyi hayata yaydık. Okullar tatil olduğu zaman hafta içi her gün sitemizde ve çevre sitelerde, apartmanlarda oturan çocukları açık alanda topluyoruz. Hazırladığımız yerde Milli Eğitim’den temin ettiğimiz eski sıralarda, önce 50 dakika kitap okuma programı, ardından geleneksel çocuk oyunları oynayıp etkinlikler yapıyoruz. Çocuklar bir araya geliyor ve tanışıyorlar. İnternetten ve bilgisayardan uzak bir zaman geçiriyorlar. Etkinliğin sonunda uçurtma şenliği gibi şenlikler yapıyoruz. 35 günde yirminin üzerinde kitap okuyan 80 öğrenciye madalya taktık.
Unutmayalım! “Galaksi hareket halindeyken insanın boş durma lüksü yoktur”
Selam ve Dua ile Başarılar…
Hacı ORMANOĞLU
Eğitimci-Yazar
Goncalar Solmasın Der. Yön. Kurulu Başkanı

Önceki İçerikBir Öğretmenin Sevgisi (Gerçek Hayat Hikayem)
Sonraki İçerikSelçuklu ve Osmanlı’dan Cumhuriyete Eğitim Serüveni