Kadının toplum içerisindeki konumu ile ilgili tarihsel süreç incelendiğinde bu hususta birçok etkenin rol oynadığı görülür. İslam’dan önce kadının bir felaket olarak görülmesi, diri diri toprağa gömülmesi, cariye olarak alınıp satılması gibi uygulamalar İslam’la son bulmuş, kadına hak ettiği değer İslam’la verilmeye başlanmıştır. Daha sonraki süreçte de Kur’an ve Hz. Peygamber aracılığıyla verilmiş bilgilerin ve nasihatlerin İslam ülkelerinde farklı anlaşılıp uygulanmasından kaynaklı olarak kadının konumu sadece dini kurallarla değil, yine sosyal çevre, etnik köken gibi kültürel yapılarla da belirlenmiştir. Örneğin, İslam’da kadının istemediği kişi ile evlenmeye zorlanmaması, boşanmak istediğinde boşanabileceği gibi hususlar net iken kültürel özelliklerden kaynaklı olarak bu haklardan mahrum bırakıldığı görülebilmektedir. Çeşitli toplumlarda buna benzer uygulamalar çokça mevcuttur.

İslam’da dini sorumluluk açısından cinsiyetler arasında bir fark yoktur. Kadın da erkek de Allah katında dini vecibeleri yerine getirme konusunda eşittir. Dünyevi sorumluluk açısından bakıldığında erkek, ailesinin geçimini sağlamakla yükümlü olup kadın ise evinin düzenini sağlama sorumluluğunu taşımaktadır. Modern dünya düzeninde hem tarihsel süreç içerisindeki açıklar hem de ekonomik olumsuzluklar gerekçe gösterilerek kadının toplumdaki yeri tartışılmaya açılmakta ve kadın farklı birçok ideolojik hesaba alet edilmektedir.

Kadının özgürleşmesi gerektiği, erkeklerle eşit güce sahip olduğu söylentileriyle kadına özgüveninin ve gücünün yokmuş gibi yansıtılması ya da ekonomik bağımsızlığı kazanması ve kendi ayakları üzerinde durması gerektiği için çalışma hayatına çekilmesi kapitalist sistemin çelişkileri içerisinde bocalayan toplumları tuzağa düşürmektedir. Bu durum, kadının sorumluluğunu azaltmamakla birlikte sistemin beslenmesi amacıyla kadının daha fazla çaba göstermesini gerektirmektedir. Kadının ucuz iş gücü olarak görülmesi ve fedakâr yapısının kullanılarak sömürülmesi, istenen olumlu sonuçların aslında görünen şekliyle masum olmadığını açıkça göstermektedir. Kapitalist sistem, varlığını devam ettirmek adına hem mevcut aile yapısını korur gibi görünmekte hem de ataerkil aile yapısının çöküşünü hızlandıracak hamlelerle toplumun çelişki içerisinde bocalamasına neden olmaktadır.
Diğer yandan erkeğin hegemonyasında bulunan kadının erkekle eşit olduğu iddiasıyla ortaya çıkan feminizmin özgürlük çığırtkanlıkları da kapitalist sisteme hizmet etmektedir. Kadınların yeri geldiğinde reklam vb. araçlarla adeta cinsel objeymiş gibi sunulması, özgürlük kisvesi altında meşru sayılmaktadır. Oysa bu durum eski çağlarda kadınların köle olarak alınıp satıldığı dönemlerdeki uygulamaları anımsatmaktadır. Çağdaşlığın gereği olarak dayatılan tüm çıkarımlar kadını iyi bir anne mi, iyi bir eş mi, iyi bir çalışan mı gibi bir rol karmaşasına ve sözde ekonomik bağımsızlık kazanma çabasına sokmaktadır. Dolayısıyla kadını özgürleştirmeye çalışan sistemlerin aslında kadının hem toplumdaki saygınlığına zarar verdiği hem de kadını daha fazla çaba göstermeye sevk ederek daha çabuk tükettiği gerçeği ortadadır.

Değerler maddiyatla ölçülmeyecek bir öze sahiptir. Dolayısıyla yaşam, hangi değere göre inşa ediliyorsa hayat da o değerin devamı olarak şekillenmektedir. Hayatın düzenlenmesinde çeşitli felsefi görüşler ve dini kurallar benimsenebilmektedir. Bu duruma bir anda karar verilmemekle birlikte gerek yaşanan toplumun gerekse ailenin etkisiyle yaşamın olağan akışı içerisindeki tercihlerle bu iradi olarak yapılmaktadır. Küreselleşen dünyada ortaya çıkan yeni görüşler geleneksel olarak kabul edilen görüşleri ve sistemleri de modernite kavramı çerçevesinde şekillendirmektedir. Bu şekillendirme bazen gönüllü olarak gerçekleşmekte iken bazen de bir empoze ile olmaktadır. Burada taklit ve özenti de işin içerisine girerek kişileri ait olduğu toplumların değerlerinden uzaklaştırmak suretiyle nereye ait olduğu belli olmayan karışık insan toplulukları meydana getirmektedir. Bu gel gitleri en bariz yaşayan ve çelişkileri hayatına yansıtan ise insanoğlunun var oluşundan beri toplumdaki yeri sorgulanan kadınlar olmaktadır.

Kadınlar hayat içerisinde rollerinin gereğini yerine getirirken benimsediği değer ölçüsünde küresel çelişkilerin ve dayatmaların gücünü kırarken yine benliğini ortaya koymak zorunda bırakılmaktadır. İnsanı merkeze alan felsefi ideolojiler, özgür bir yaşam tasavvur ederken aslında sadece bu dünya gibi sınırlı ve sonlu tercihlerde bulunmayı salık verirler ve temellerinde inançsızlık kurgulanmıştır. Çünkü bu ideolojiler yaşam özgürlüğünü kısıtlayan ve engelleyen her şeyi reddeder, canının her istediğini yapma hürriyeti veren her türlü görüşü benimserler. Bu durum toplum içerisinde benimsenmesi ve yerine getirilmesi gereken sorumlulukları da reddetmeyi gerektirmektedir. Sonuçta ise hem bireylerin bunalımlı olduğu hem de ailelerin dağılmasına ramak kaldığı bir durum izlenmekte, tedavi için türlü türlü çabalara girilmektedir. Böylece özün yapılandırılması aşamasında benimsenen değer doyurucu olmadığı için ona uygun önerilen tedavi yöntemleri de yetersiz kalmaktadır.

İslami değerlerine sahip çıkarak hayatını İslam’a göre tasarlamaya çalışan İslam kadını da bu gibi söylemlerin ister istemez etkisine girmiş ve sistem içerisinde yozlaşan düşüncelerin etkisiyle azınlıkta kalmıştır. Son zamanlarda kadının saygınlığına verilen zarar ve onun toplum içinde sömürüldüğü, şiddete maruz kaldığı söylemlerinin kılıfı olarak İslam’ın kadına yeterince değer vermediği, ikinci sınıf vatandaş olarak gördüğü algısı sunulmaktadır. Oysa başta ifade edildiği şekliyle kadın hak ettiği değeri İslam’la kazanmaya başlamıştır. Bu gerçeğin örneklerini yine her anlamda bize en güzel örneklik gösteren Efendimizin (s.a.s.) hayatında görebiliriz.

Efendimiz (s.a.s.) Akabe’de sahabeye tıraş olup kurban kesmelerini söylediği hâlde onların bunu yapmakta çekimser kaldıklarını görmüştü. Karşılaşılan bu durumla ilgili Ümmü Seleme annemizin tavsiyesine uymakla Efendimiz (s.a.s.) bir erkeğin gerektiğinde hanımının görüşünü alıp uygulayabileceğini göstermiştir. O dönemde kadınların zorunlu durumlarda iş hayatında da bulunduğu, bugün yapılan birçok mesleği o dönemde de icra ettikleri görülmektedir. Semra bint-i Nüheyk isimli sahâbinin çarşıda, elinde kırbacıyla insanlara iyiliği öğütleyip kötülükten sakındırarak zabıta memurluğu yapması,1 Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, okuma yazma bilen Şifa bint-i Abdullah’ın da zabıtalık gibi bir görevle Medine çarşılarından birisinde görevlendirilmesi,2 Havle bint-i Tüveyt’in Medîne’de ıtr (güzel koku) satması,3 Hz. Ebûbekir’in kızı Esmâ’nın (r.a.) ev işleriyle birlikte kocasının atının bakımı ve bahçelerinden toplanan mahsulün taşınması işlerini yapması4 bu konularda verilebilecek en güzel örneklerdir. Daha ismini bilmediğimiz ama o dönemde kadınların uğraştığı işler olan eğircilik, dokumacılık, hemşirelik, ebelik gibi birçok işin yapıldığının bilgisi kaynaklarda mevcuttur.
Kadının iş hayatında yer almasının o dönemde günümüzdeki gibi toplumda dejenerasyona yol açmama sebebi, cinsiyetler arası bir çatışma aracına ve ekonomik bağımsızlık kazanma yarışına dönüşmemesidir. Bunun yanı sıra günümüzdeki küresel etkenlerin değil yöresel olarak hâkim olan düzenin kabul ediliyor olması da etkenler arasındadır. İslam, kadınlara daha çok evlerinde bulunmalarını tavsiye etmiştir ancak iddia edildiği gibi kadının eve kapanıp dışarı çıkmasını yasaklamış değildir. Bu tabi ki kadının dışarıda İslam’ın hükümlerinin dışına çıkarak başıboş davranması şeklinde anlaşılmamalıdır. Kadın gerek gönüllü olarak gerekse zorunluluk sonucu katıldığı her ortamda vakarını takınarak İslam’ın ona kazandırdığı asaleti sergilemelidir. Her şeyi maddi değerlerle ölçen materyalist sistem ve uzantılarının tuzaklarına karşı uyanık olmak ve ailesini bu ideolojilerin tuzaklarından korumak zorunda olduğunun daima bilincinde olmalıdır. Aynı şekilde kadın kendi üzerinden İslam’a verilmek istenen zararı bertaraf edecek tutumu da yine o İslam’ın hükümlerinin her ortamda ve şartta yaşanabileceğini göstererek İslam’ın işlevselliğini, kapsamlılığını yaşantısıyla ifade edebilmelidir.

Kaynakça
1) Heysemî, IX, 264. 2) İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 341. 3) İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 278. 4) Buhârî, Nikâh, 107.

Bu yazıya yorum bırakmak ister misiniz?