Müslümanlar günlük hayatın meşguliyetinden! olsa gerek Kur’an okumaya vakit bulamazlar. Oysa dünya hayatının aldatıcı yönü, fitnelerin çokluğu ile birlikte Allah’a giden yolda dikili engel ve barikatları aşmak, ancak kalplere bahar esintisi vererek huzura ulaştıran Kur’an ile mümkün olabilir.
Oysa İslam Ümmeti’nin çok zor dönemlerden geçtiği günümüzde Allah’ın ipine sımsıkı sarılma daha önemli ve elzem. Nitekim “Allah bu Kur’an ile nice toplumları yükseltirken, nice toplumları da alçaltır, zelil kılar.” (Müslim)
Kur’an’a sarılıp hayatını onun yol işaretlerine göre belirleyenler aziz, onu terk edenler ise zelil olurlar. Bu ilahi bir kanundur.
Halkı, Müslüman olduğunu iddia eden toplumların hayatında İslam’a dair görüntülerin gün geçtikçe silinip yerine nefis ve şehevi arzuların istediği her şeyin yerleşmesi garipsenecek bir durum değil. Nitekim “Allah bir kavim kendisini değiştirmeye niyetli olmadıkça, onları değiştirmez” buyuruyor. Bu toplumların ıslah olmaları da ancak Kur’an’a yeniden dönüş ile mümkün olabilir.
Çünkü Hablullah’a sarılanlar, onu okuyup tefekkür eden, manasını düşünenler etkisi altına girer. Aklını ve kalbini onun nuru ile besler. Vücuda sirayet eden bu hava; düşünceden bakmaya, yürüyüşten konuşmaya kadar Kur’ani ve Rabbani bir hal alır.
Kur’an-ı Kerim de Allah’ın ipine sarılmak, “Rabbani metod üzere bir hayat yaşamak, hayatının tümünü ilahi mesajın direktifleri doğrultusunda yaşamaya çalışmak anlamına gelir.
Allah’a ve onun sağlam ipine sarılmak sadece ondan yardım dilemek, ona güvenip onunla güçlenmektir. Böylece Allah’ın ipine sarılarak bu metod üzere hayatını yaşamaya çalışan mü’min, Rabbinden aldığı güç ile sarsılmaz bir imana sahip olur. Allah’a sımsıkı sarılmak ona dayanmak, ona güvenmektir. Bu yolda başına gelen bütün sıkıntı ve musibetlere dayanıp Rabbine tevekkül etmesi demektir.
Allah’a ve onun yoluna sımsıkı sarılmayı sağlayacak, bizi diri tutacak yegâne kaynak Allah’ın kitabıdır.
Okunduğu zaman ürperip harekete geçmesi gereken kalp huzur duymuyor, hissetmiyorsa
elbette ki süreç içerisinde rutin bir okuyuşa dönüşecek, mana ve mefhumun göz ardı edildiği bir okuma biçimi sonucunda kalp katılaşacak, taş kesilecektir.
Doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur. (Hac Suresi, 46)
Kur’an bize aklın vicdan ile aynı yerde; kalpte bulunduğunu bildirir. Kalpleri körelmiş olanlar ise akledemeyen kişilerdir. Kalbini beslemeyen onu susuz, çorak bir halde bırakır.
Ve onların kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar kulaklarına da bir ağırlık koyduk. (İsra Suresi 46)
Bütün bu gerçeklere rağmen Müslümanların -özellikle- ülkemiz insanının Kur’an ile ilişkisi içler acısıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı bir araştırmaya göre yüzde 98’i Müslüman olduğunu söyleyen halkımızın yüzde 20’si ömür boyunca Kur’an’a hiç dokunmamıştır. Kur’an’a elini değdirenlerin yüzde 60’ı Kur’an okumayı bilmezken, geriye kalan yüzde 40’lık oranın sadece yüzde 8’i Kur ’an’ı manası ile birlikte okumaya çalışıyor.
Kur’an, peygamberin kıyamet günü Allah’a şöyle şikâyette bulunacağını söyler:
“Peygamber diyecek ki: “Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur’an’ı terk etti.” (Furkan; 25/30)
Ayette geçen “Kur’an-ı mehcur” tabiri terk edilmiş, bir kenara atılmış, bırakılmış, uzaklaşılmış Kur’an demek…
Kur’an nasıl terk edilir?
Kurana inandığınızı iddia ediyor ama okumuyorsanız,
Okuyor ama anlamıyorsanız,
Anlıyor ama hissetmiyorsanız,
Hissediyor ama heyecan duymuyorsanız,
Heyecan duyuyor ama yaşamıyorsanız…
Dedik ya! Bu Kur’an hayat kitabıdır. Hayat verir, diriltir, harekete geçirir.
Onu hisseden dertlidir. Kalbini diri tutmak için Kur’an okur. Sırf sevap elde etmek veya ölülerini yâd etmek için değil…
Sahabelerin hayatından Kur’an’ı anlayıp hissetmeye dair bir tablo sunarak bitirelim;
Zâtürrika Seferi dönüşüydü… Abbad bin Bişr, Peygamberimizin hemen yanı başında bulunuyordu. Vakit geceydi. Resûlullah, mücahitlerin istirahat etmesi için mola verilmesini emretti. Muhtemel bir baskına karşı nöbet beklenmesini uygun buldu. Bu hizmet için iki gönüllü arıyordu. Sahabelerine sordu:
“Bu gece bize kim nöbet tutacak?”
Muhacirlerden Ammar bin Yâsir, Ensar’dan da Abbad bin Bişr ayağa kalktı. Aynı anda ikisi birden:
“Biz bekleriz yâ Resûlallah!” diyerek öne atıldılar. Peygamberimiz onlara şu talimatı verdi:
“Öyleyse vadinin ağzında bekleyiniz ve etrafa göz kulak olunuz.”
İki sahabi, vadiye doğru ilerlediler. Abbad, Ammar’a sordu:
“Gecenin başında mı beklemek istersin, sonunda mı?”
Ammar, önce beklemeyi kabul edip nöbete durdu. Abbad da hemen namaza başladı. Bu sırada çok yorgun olan Ammar uyuyuverdi. Abbad bin Bişr’in, arkadaşının uyuduğundan haberi yoktu.
Namazına devam ederken, mücahitleri takip eden bir müşrik onu gördü. Bu fırsatı kaçırmak istemedi. Hemen yayına bir ok yerleştirip fırlattı. Müşrikin oku Hz. Abbad’a saplandı. Abbad, İlahî huzurdaydı. Öyle bir huşu içindeydi ki, vücuduna saplanan sanki ok değildi… Hiç tavrını bozmadı. Eliyle oku çekip çıkardı ve yere bıraktı. Namaz kılmaya devam etti. Üçüncü defa fırlayıp gelen oku da öbürleri gibi eliyle çıkarıp yere koydu, rükû ve secdeye vardı. Selam verdi. Artık iyice hâlden düşmüştü. Gitti, arkadaşını uyandırdı. Hafifçe:
“Kalk, otur! Ben kımıldamayacak hâlde yaralandım.” dedi.
Gözlerini açan Hz. Ammar bir de ne görsün, Abbad’ın her tarafından kanlar boşalıyordu! Durumu anlamıştı:
“Sübhanallah! O müşrik sana ilk oku attığı zaman beni niçin uyandırmadın?!” diye sordu. Abbad şu karşılığı verdi:
“Ben namazda uzun bir sureye başlamıştım. Sureyi bitirmedikçe kesmek istemedim. Oklar üzerime art arda gelmeye başlayınca, uyandırıp sana haber vermek için okumayı kestim, rükûa vardım. Vallahi Resûlullah’ın korunmasını emrettiği vadinin ağzını korumayıp kaybetmiş olmaktan korkmasaydım, süreyi bitirmeden kendim biterdim (ölürdüm)!”
“Allah’ım!
Kur’an’ı kalbimin baharı,
Gönlümün nuru,
Günahlarımı yok eden, üzüntümü gideren kıl.”

Muharrem Güneş