Endüstri devrimi sonucu olarak artan üretim için pazar arayışları, biriken sermayenin yeni yatırım alanlarına ihtiyaç duyması, Avrupa pazarlarının artık buna doyduğundan sömürgecilik ve emperyalizm ile dış ülkelere doğru bir akım oluşmuştu. Japonya ve Çin’in serbestçe ve yeterince sömürülememesi ve artık sömürge alanlarının tükenmesi üzerine çatışma alanları artık Balkanlara, Osmanlı topraklarına ve Avrupa’ya doğru kaymaya başlamıştı.
Önceki yüzyılın sorunlarının bu yüzyıla taşınmasıyla geleneksel Fransa-Almanya, Almanya-Rusya, Avusturya imparatorluğu-Sırbistan gibi düşmanlıklar kendisini tekrar göstermeye başladı. Milliyetçilik akımları sonucu oluşan güçlü ulus devletleri sömürgecilik ve emperyalizm dürtüleriyle hareket edecek ve eninde sonunda birbirleriyle çatışacaklardı.
Burada Osmanlı Devleti’nin parçalanarak topraklarının nasıl bölüşüleceği, Balkanlar üzerindeki Avusturya- Rusya çıkar çatışmaları, Boğazlar üzerinden Rusya’nın sıcak denizlere inme hayali ile Almanya’nın Osmanlı üzerindeki nüfuz sağlama çabaları, İngiltere’nin Hindistan ve Yakındoğu ve daha sonra İran petrolleri ve Ortadoğu üzerindeki yakın ilgisi, Fransa’nın Suriye üzerinde etkinlik kurma arzuları, ilk büyük dünya savaşının temel dinamiklerini oluşturmaktadır.
1915 kışında Rusya içlerine doğru 120 km boyunca Alman-Avusturya ordularının ilerlemesi üzerine işgalden korkan Rusya itilaf devletlerine başvurarak yeni bir cephe açmalarını istedi. Bu yeni cephe Osmanlı topraklarında ve boğazlarda açılmalıydı. Eğer boğazlarda bir cephe açılırsa Rusya bu yolla savaş malzemelerine kavuşabilecekti. Böylece Almanya ile daha iyi savaşabilecek ve Fransa’yı da batı cephesinde rahatlatmış olacaktı. Bu savaş ile Osmanlı Kafkaslardaki güçlerinin bir kısmını Boğazlara çekecek böylece Kafkas cephesi yönünde de Rusya’ya olan baskı azalmış olacaktı.
İttihat ve Terakki önderi ve savaş bakanı Enver Paşa’ya göre Avrupa’nın en güçlü devleti ve eğer bir savaş olursa bu savaşın galibi Almanya idi. Dolayısıyla kazançlı çıkmak için Almanya’nın yanında yer almak gerekirdi. Konjonktür itibariyle de Osmanlı üzerinde en etkin ekonomik ve askeri güç Almanya idi. Ordunun yenileşme hareketinde Osmanlı ordusundaki komuta kademesinde, başta Liman von Sanders ve bu yazımızda inceleyeceğimiz Kut’ül Ammare zaferinde Irak ordusunda görevlendirilen Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa gibi önemli Alman komutanlar bulunmaktaydı. II. Abdulhamid döneminde tren yollarının yapımı ile başlayan Alman işbirliği, I. Dünya savaşında bu iki ülkeyi birbirine bağlayacak ve ortak bir kadere sürükleyecekti. Osmanlı Devleti’nin Rusya ile açılacak olan cephesi sonucunda Avusturya’nın Galiçya cephesindeki yükü hafifleyecekti. İki cephede birden savaşan Almanya’nın artık Rusya’ya Osmanlı üzerinden bir cephe açma vakti gelmişti. İki cephede savaşmakta zorlanan Almanya’ya karşın savaşa girdikten sonra Osmanlı Devleti, 4 cephede birden savaşmak zorunda kalacaktı. Ayrıca Halife kutsal cihat ilan ederek İngiliz ve Fransız sömürgelerindeki Müslümanları ayaklandıracak ve bu da İngiliz ve Fransızlar için büyük sorun oluşturacaktı. Bu şartlar altında Alman-Osmanlı anlaşması 2 Ağustosta hazırlandı ve 3 Ağustosta da imzalandı. Böylece Osmanlı Devleti’nin savaşa katılmasıyla dünya savaşı Ortadoğu’ya sıçramış oluyordu.
Tüm bu gelişmelerin ardından İtilaf devletlerinin Rusya’ya destek amacıyla Boğazlarda başlattıkları savaş Çanakkale Zaferi ile sonuçlanırken İngilizlerin Hindistan ve petrol yataklarını korumak için Irak cephesinde açtıkları savaş da Kut’ül Ammare Zaferi ile sonuçlanmıştır. Böylece İngilizler bir yıl içinde iki kahredici yenilgiyi birlikte almış oluyorlardı. Pekiyi bu çok önemli olan zafer hangi koşullarda ve nasıl gerçekleşmiş ve ne gibi sonuçlar doğurmuştur? Şimdi de buna bir göz atalım.
Osmanlı Devleti, Almanya ile işbirliği anlaşmasından sonra 10 Ağustosta Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçan Goeben ve Breslau adlı Alman savaş gemileri Çanakkale’ye sığındı. Bu gemilere Türk bayrağı çekilerek komutanları olan Amiral Souchon’a Osmanlı donanması komutanlığı görevi verildi. Harbiye nazırı Enver Paşa ile bazı kabine üyeleri devletin savaşa girmesini arzu etmekteydiler. Bunun sonucunda Enver Paşa’nın emriyle miralay Souchon, Osmanlı donanmasını alarak yanında artık Yavuz ve Midilli adlarını almış olan iki zırhlısı ile birlikte manevra eğitimi adı altında 29-30 Ekim 1914 tarihinde Karadeniz’in Odesa ve Sivastopol gibi Rus limanlarını topa tutmaya başladı. Bu olay üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ettiler.
1915 yılının başlarında Irak’a gönderilen Townshend’e komutanı General Nixon tarafından Bağdat’a yürümesi emredilince kuzeye doğru harekâta başlayan İngiliz ordusu başlarda başarılı bir ilerleyiş içerisindeydi. İngiliz ordusu 3 Haziran 1915 tarihinde Amara’yı ele geçirdi. 3 ay kadar bir ilerlemeden sonra 28 Eylül 1915’te Kut zaptedildi. Kut, Irak’ın doğusunda bugünkü Vasıt ilinin merkezi olan ve bir ırmak limanı görünümde önemli bir merkez idi. Dicle Nehri kıyısında Basra Körfezi’nin 350 km. kuzeyinde ve Bağdat’ın 170 km. güneyinde bulunan bir kasaba olan Kut zaptedilince burada durmayı öneren Townshend’in önerisi kabul görmedi. Bağdat’a doğru ilerlemesi emredildi.1 Kasım civarında harekete geçen ordu birlikleri Bağdat’ın 40 km. güneyinde bulunan Selman-ı Pak (Ctesiphon)’a ulaştı. Burada Osmanlı ordusunun kuvvetli bir savunma hattı kurduğun gördüler. 22-23 Kasım günlerinde devam eden savaşta, Von Der Goltz komutasında bulunan Irak’taki 6. Ordu ile karşılaşan Townshend, tümeninin üçte birlik bölümünü kaybederek Kut’a doğru geri çekilmek zorunda kaldı. Bu andan itibaren yaklaşık 5 ay sürecek olan Kut muhasarası İngilizler için kabus dolu anılarla geçecektir.
Daha önce kurtarılacaklarına dair iyimser düşüncelere sahip olan Townshend Ocak ayına doğru yiyecek sıkıntısı baş gösterince umutsuzluğa kapılmaya başladı. Kuşatma altında açlıktan ölme tehlikesi ile karşı karşıya kalan İngiliz birliklerinin artık at ve katır etlerinden başka yiyecekleri kalmamıştı. Her öğün bu etlerden yapılmış yemeklerle geçiyordu. At ve katır eti yemeyen Hindu askerlerin durumu ise son derece kötüydü. Ian Martin adlı İngiliz görevli şöyle yazacaktır:
“İlk atı yaklaşık üç hafta önce kestik. O günden beri günde 20 tane kesiyoruz. Etimiz vardı ama et değildi. At kıyması, çömlekte pişmiş at çorbası, tıka basa at eti.” General Townshend:
“Yeterli yiyeceğimiz olsaydı burada kahraman gibi ölmeyecektik” diyecektir. Reynolds Lecky günlüğünde:
“Askerler artık açlıktan, vitamin eksikliği ve zatürreden daha hızlı ölüyor. İngiliz askerleri katır veya at eti yemeyi reddeden Hint taburlarından daha iyi dayanıyor.”
Townshend birçok defalar kuşatmanın yarılması ve erzak yardımı için İngilizlere çağrıda bulundu. 24 Nisanda kuşatmanın son günlerinde Dicle nehri yoluyla Kut’a 270 ton yiyecek taşıyan bir gemi yola çıkarıldı fakat Dicle’yi zincirlerle kapatan Ali İhsan Bey ve yanındakiler 5000 kişiyi 2 ay boyunca doyuracak olan bu gemiyi ele geçirdi ve adı Julnar olan gemiye Kendi Gelen adını taktılar.
Olayları Bağdat’tan takip eden von der Goltz Paşa ne yazık ki Kut zaferini göremeden 16 Nisan’da Bağdat’ta tifüs hastalığına yakalanarak öldü. Von der Goltz’un yerine 6. Ordu komutanlığına Mirliva Halil (Kut) Paşa getirildi. İngilizler Halil Paşa’ya garnizonu serbest bırakması için 1 milyon İngiliz poundu önerdiler. Halil Paşa buna şu cevabı verdi:
“Başka şartlar altında olsaydı buna cevabım tüfeğimin namlusundan çıkacak bir mermi olurdu.”
Nihayet 146 gün süren kuşatmanın sonunda 29 Nisan 1916 tarihinde Kut kuşatması altındaki Townshend ve birlikleri 13 general, 481 subay ve 13.300 asker ile teslim olmak zorunda kaldı. İngiliz tarihçi James Morris bu yenilgiyi Britanya askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslim olarak nitelemiştir.
Von der Goltz bu savaş için şunları söylemişti:
“Benim için şu anki savaş, uzun tarihsel bir gelişimin sadece bir başlangıcı, bittiğinde İngiltere’nin dünyadaki pozisyonu yenilgiye uğrayacak. 20. yüzyılın belirgin özelliği, Avrupa’nın koloni emperyalizmine karşı renkli ırkların devrimi olmalıdır.”
Osmanlı subayları tarafından iyi bir şekilde karşılanan Townshend, İstanbul’da sürgün yaşayacağı Büyükada’ya doğru götürülürken askerleri kendisi kadar şanslı değildi. Kuşatma esnasında 1700 İngiliz ve Hintli asker ölmüştü. 12.000 asker çölden Bağdat’a doğru bir yürüyüşe geçirildi. Bunlardan 4000 kadarı bakımsızlık ve dizanteri gibi hastalıklardan dolayı esir kamplarında öldü.
Kut kuşatması esnasında İngiliz resmi kurumlarını yanılttığı sonradan ortaya çıkan Townshend ilerleyen yıllarda İngiltere’de gözden düşen bir kişi oldu. Kut kuşatmasının zaferle sonuçlanmasında rol alan Halil Paşa soyadı kanunundan sonra Kut soyadını aldı. Ali İhsan Paşa ise Sabis Muharebesinde elde ettiği zaferden dolayı Sabis soyadını aldı.
1952 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kutlanan bu zafer Türkiye’nin NATO üyeliğinden sonra kutlanmaktan vazgeçildi.
İngilizler önce Çanakkale’de daha sonra da Kut’ül Ammare’de aldıkları yenilgilerden çok etkilendiler. İki yıl içinde üst üste alınan iki önemli mağlubiyet onlarda büyük bir moral bozukluğu oluşturdu. Osmanlı için ise son derece zor şartlar ve imkânsızlıklar içerisinde büyük kayıp ve fedakârlıklarla elde edilen bu zaferler vatanını iman ile savunan insanların gösterdikleri güçlü birer azim örnekleri olarak günümüze kadar ulaşmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
1. Oral Sander, İlkçağlardan 1918’e Siyasi Tarih
2. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi
3. Georges Langlois, 20. Yüzyıl Tarihi
4. Kut’ül Ammare Belgeseli, The First World War: Jihad 1914-1916
5. Wikipedia, Nureddin Paşa, Halil Kut, Ali İhsan Sabis maddeleri.

Davut Öz

Önceki İçerikAvuçlarına Hüzün Düşen Suriyeli Anne: Ümmü Ahmed
Sonraki İçerikMaşita Hatun’u Bilir misiniz?