Bireysel bir yaşantıya alışan ve yıllarca yanı başın­daki komşusunu tanımaya fırsat bulamayan (!) günümüz insanı her zamankinden daha fazla ilgiye muhtaçtır. Yaşadığımız savaş ve toplumsal afetlere ba­kıldığında, bu olayların çok önceden alınması gereken tedbirlerle önlenebileceğini gösteriyor. Ekolojik denge, eğitim, sağlık ve inançla alakalı hususlarda gösterdi­ğimiz aşırı ihmaller bunun en doğal göstergesidir. İn­sanların gerçek anlamda eğitildiği, uyarıldığı ve güzel örnekliğin yaşandığı bir dünyada olsaydık, belki şu an yaşadığımız birçok sorunu yaşamamış olacaktık. Her halükarda müminler ümitsizliğe düşmemeli; çünkü ümitsizliğin bizim ahlakımızda yeri yoktur. Bir şairin de­diği gibi;

Belki hiç bir şey yolunda gitmedi;

Ama hiç bir şey de beni yolumdan etmedi!

Aslında elimizle yaptığımız veya ihmal ettiğimiz husus­ların cezasını çekiyoruz. Önceden söndürülmeyen ateş­lerin veya tedbiri alınmayan tırmanışların ortaya çıkardı­ğı etki, hepimizi kasıp kavurduğu bir zaman dilimindeyiz! Ahlak bozulduğunda ve iyiler bir şeyler yapmadığında kötülük hızla yayılıyor. “Başınıza gelen herhangi bir mu­sibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Bunun­la beraber Allah çoğunu affeder” (Şura 42/30)

Kendisinde hiçbir şüphenin olmadığı yüce kitabımız Kur’an, insanların bu hayattaki farklı amaçlarına dikkat çekmiştir.

Yüce Allah, bazı insanların bu dünyadaki amaçlarının yeme, içme ve eğlenme olduğunu bildirerek şöyle buyur­muştur:

“Kâfirler (dünyada) eğlenirler ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” (Muhammed, 47/12)

Bazı insanların gayesinin ise süslenmek, fani dünyada mal ve mülk edinmek olduğunu bildirir. “Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Oysa varılacak güzel yer, Allah katındadır.” (Âl-i İm-ran, 3/14) Allah bazı insanların da dünyadaki amaçlarının fitne çıkarmak, kötülük, bozgunculuk ve fesadı yaymak olduğunu bildirir. “İnsanlardan öylesi var ki, dünya hayatı- na dair sözleri hoşu- na gider ve samimi olduğuna Allah’ı şahit tutar; oysa o en azılı bir düşmandır. İş başına (yönetime) geçti mi yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesli bozmaya çalışır. Allah ise fesadı (bozgunculuk ve kışkırtıcılığı) sevmez.” (Bakara, 2/204-205) Buna karşılık Allah, müminleri bu amaçlardan uzak tu- tarak ayrı bir konumda olduklarını ifade etmiştir, onlara üstün bir görev ve daha yüce bir sorumluluk yüklemiş- tir. Bu görev ve sorumluluk; insanlığa hakkı ve doğruyu göstermek, bütün insanları hayır ve iyiliğe yönlendirmek ve tüm dünyayı İslâm güneşi ile aydınlatmaktır. Allah bu yüce amacı bizlere şöyle haber veriyor: “Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin, hayır işleyin ki, kurtuluşa eresiniz. Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti. Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi. Babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bun- da (Kur’an’da) size “Müslümanlar” adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, si- zin Mevlâ’nızdır; O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardım- cıdır!” (Hac, 22/77-78) Bunun anlamı şudur: Kur’an-ı Kerim, Müslüman- aktif olmalarını emretmiştir. yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Muhakkak Rabbin yolundan sapanları en iyi bilendir. O doğru yola girenleri de iyi bilendir.” (Nahl 16/125) Hayat boşluk kabul etmediğine göre, müminlerin oluşabilecek her boşluğu doldurmaları gerekmektedir. Doldurulması gereken en önemli boşluklardan biri ise hiç şüphesiz ‘Davet’ sahasıdır. Davetin önceki dönemlerden farklı olarak yeni yöntemlerle ve yeni araçlarla yapılması gerekli olmakla birlikte davetin karşısında birçok engelin bulunduğu unutulmamalıdır. Davet alanında aktif olma- sı gereken müminlerin davete muhtaç duruma geldikleri görülürse, karşı karşıya olduğumuz tehlikenin ne kadar büyük olduğu anlaşılmış olur. Davet, inanılan davaya kendini feda etmektir. İslam’ın hak olduğunu, Kuran’ın bütün kıtalara ulaşması gereken son mesaj olduğunu anlatma gayretidir. Hakkı ve adaleti ayakta tutmak, insanları gelebilecek maddi ve manevi her türlü tehlikelere karşı uyarmaktır. Davetçi, davet göre- vinde bir anlamda imanının pratiğini, bağlılığının ifadesini ve hayrın yayılmasının öncülüğünü ilan etmiş olur. “Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, ‘Rabbinize iman edin’ 

diye imana çağıran davetçiyi işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, Ey Rabbimiz! (Al-i İmran 3/193) Müslümanların güçlü olduğu dönemlere bakıldığı Davetin güçlü olduğunu, toplumsal bünyenin bu konuyu canlı tuttuğunu görmekteyiz. İslam’da iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemekten ibaret olan Hisbe müesseseleri, İslam devletinin dayandığı en önemli dayanaklarından biri olmuştur.

Davetin kısaca faydalarına bakacak olursak; en büyük faydasının, İslam akidesinin korunması, İslam düşüncesinin güçlen- dirilmesi, toplumsal uyarı sisteminin canlı tutulması, in- sanlar arası sevginin artırılması, bire bir psikolojik terapi seanslarına benzer desteklerin verilmesi, devletin ulaşamadığı ve söz söyleyemediği alanlara nüfuz edilmesi, ahiret hayatına hazırlanılması, hak ve adalet ölçüsünün korunmasıdır. Dini ve ümmeti korumaya dönük ‘Cihad’ sorumluluğunun anlatılması gibi konular, bir ümmeti ayakta tutan konulardır. Bahsedilen faydaların ihmali, insanları ardı arkası kesilmeyecek felaketlere sürükleyecektir. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular: ‘Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki; ya iyiliği emredecek ve kötülüğü engelleyeceksiniz ya da Allah’ın üzerinize azap indirmesi yakındır. Öyle bir durumda dua edersiniz, Allah duanızı da kabul etmez. Zeynep annemiz efendimi- ze sordu: Ey Allah’ın Resulü içimizde salih insanlar olsa da üzerimize azap iner mi? Efendimiz (s.a.v) şöyle cevap verdi: Evet, eğer kötülük ve azgınlık çoğalırsa! (Buhari) Ne yazıktır ki, İslam Hilafetinin ilga edilmesinden sonra türlü türlü baskı yöntemlerine başvurulmuş; âlimler, kanaat önderleri ve davetçiler sindirilmiş, idam edilmiş veya sürgüne gönderilmiştir. Oluşan boşluğu ise, mis- yonerler, emperyalistler, zevk ve sefa düşkünleri doldur- muştur.

Davet etkisini gün geçtikçe kaybetmiş, davetçiler ise farklı sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Şu an geldiğimiz yer ve gördüğümüz manzara ise, ‘Davet’ konusunun sadece sınırlı birkaç üslup ve yönteme dayanmasının ne- ticesinde, davetçilerin kendilerini geliştirememeleri, geniş kitlelere yayılamamaları ya da genel anlamda materyalist düşüncenin etkisinde kalarak ‘Daveti’ yapamamalarıdır. İslam daveti bugün iki büyük tehlike ara- sına sıkışıp kalmıştır: Modernite ve materyalist düşünce! Bu iki tehlike davet çalışma- larını olması gereken raydan çıkartmakta ve sahasında uzman davetçilerin yetişmesine de engel olmaktadır. Modernite ve mater- yalis düşünce! Şüphesiz davetin yeni araçlarla yapıl- ması ve etkili yön- temlerin kullanılması önem arz etmektedir. Ancak yeni araç ve gereçleri kullanırken, etkili olmak adına, helal ve haram ölçüsüne riayet edilmelidir. Bu ölçüye dikkat etmeden kullanılan baş döndürücü araçların daha sonra bizi düşüreceği sıkıntılar göz ardı edilmemelidir.

Davet çalışmalarında tamamen teknolojik vesilelere yönelen davetçilerimiz, şu an teknolojinin kıskacı ve so­rumluluklarının ihmali altındadırlar. Davet sahasına in­meyi göze alamayan kişilerin ekran ve sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla yapmaya çalıştıkları davet çalışmaları etkili olamamaktadır. Davet gönül işidir, davet edilecek kişileri hissetme, ellerini tutma, gözlerinin içerisine ba­karak, ‘sana Rahman’dan bir hediyem var’ deyip onu Kur’an’la, sünnetle tanıştırmaktır. Ahireti ve sorumluluğu hatırlatmak ve ona birebir öncülük etmektir. Davet edi­len için canlı bir model olmak ve pratik bir duruş sergi­lemektir.

Diğer bir tehlikeli konu ise davet çalışmaları yapılırken niteliğe değil niceliğe; kaliteye değil sayıya önem gös­terilmesidir. Daveti yapanlar, daveti materyalist bir man­tıkla veya maddi saiklerle yapmamalıdırlar. İnfak top­lamak, adam toplamak, çok görünmek, insan seçmek, belli insanlara ulaşmak için çırpınarak mesaja zarar ver­memelidirler. Hangi şartlarda olursa olsun durmadan iyiliği, hakikati anlatmak gerekir. Abese suresinin başın­da efendimizin uyarıldığı konuya dikkat edebilirsek, ne demeye çalıştığımız daha net olarak anlaşılacaktır. Bir gün değil her gün: belli bir kesime değil herkese; dar bir çerçevede değil evrensel bir anlayışla davet yapmak la­zım; ancak o zaman saygı ve itibar kazanabiliriz. Davet yapmalıyız; çünkü davet yapmayanın davet sevgisine ve bağlılığına güvenilmez.

İslam daveti geneldir, topluma tamamen berrak İs­lam mesajıyla gidilmesi gerekmektedir. Peygamberlerin yaptıkları gibi; davetin hiçbir ecir ve karşılık beklemeden yapılması ve karşılığının Allah’ın rahmetine bırakılması gerekmektedir. “Ey kavmim! (Davetim) karşılığında siz­den herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir” (Hud Suresi 11/29)

Allah’ın genişlettiği konuları kişilerin kendi dar kalıplarına mahkûm etmemeleri, İslam’a ait kavram ve kuralları şahsi­leştirerek belli bir yerin karşılığı haline getirmemeleri gerekir.

Yapılacak davet çalışması köklü bir imana, sağlam bir davet yapılanmasına ve sürekli bir çalışmaya götürmeli­dir. Davet sahasının çok geniş olduğunu, herkesi kapsa­dığını ve sahanın boşluklarla dolu olduğu göz önünde bulundurulduğunda, davetin herkesin çalışabileceği bir genişlikte olduğu görülecektir. Daveti yapanların içine düştüğü en büyük sıkıntılardan biri de, rahat bir şekilde ulaşabilecekleri insanları bırakıp belli (!) kişilere ulaşma­ya çalışmalarıdır. Böyle bir çıkış noktası daveti maddileş­tirmekte, ruhunu zayıflatmakta, belli bir alana hapset­mektedir.

“Ey Muhammed) Biz seni ancak âlemlere rahmet ola­rak gönderdik” (Enbiya 107)

“(Resulüm) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahiller­den yüz çevir” (A’raf 7/199) Peygamber (sallallahu aley­hi ve sellem) Cebrail (aleyhisselama) bu ayeti sormuş, Cebrail de, ‘Ey Muhammed! Allah sana, seninle bağ­larını koparanı ziyaret etmeni, seni yokluk içerisinde bırakana yardım etmeni ve sana zulmedeni affetmeni emrediyor’ dedikten sonra şu ayeti okudu: ‘Yavrucuğum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer şeylerdir.”

Daveti asıl sahasına çekecek ruh, işte bu ruhtur. Mo­dernite ve materyalist düşüncenin etkisinden kurtulup, elimizdeki bütün imkânlarımızı seferber ettikten sonra başarıyı Allah’tan dilediğimiz zaman gerçek anlamda

davet ruhuna uymuş olacağız. Davası için ölümü göze alan insanlar, ahirette arzuladıkları rahmeti düşündük­leri için en değerli varlıklarını bu yola koymaktadırlar. Rahmetli Arif Nihat Asya’nın dediği gibi: ‘Bu dünya, düş­manlarını da gemisine alabilecek bir Nuh beklemekte­dir.’

İnancımızı başkalarıyla paylaştığımız andan itibaren daha fazla mutlu olacağız. Sahabeler gibi hepimizin hayatında gerçekleştirmek istediği en önemli projesi, inancını en ince detayına kadar yaşamak ve anlatmak olmalıdır.

Daveti yapmanın gerekliliğini ve mümin için bir şeref olduğunu işlememiz gerekir. Davetin yapılması, gücü ve imkânı olanlar için farzdır ve bu farziyet herkesin imkânı

ölçüsündedir. İlk etapta zorlansak da zamanla en önemli mesleğimiz olacaktır. Bu bir sorumluluktur. “Siz­den biri bir kötülük görürse onu hemen düzeltsin” nebe­vi emri, imani bir sorumluluğu bizlere hatırlatmaktadır.

Allah’a doğru bir şekilde inanmayan ve yıllarca hapis­hanelerde yaşayan insanların gayreti bizleri utandırmalı ve alıştığımız rahat ve lüksten sıyrılarak Mus’ab bin Ümeyr (r.a) gibi ev ev dolaşma gayretini Allah’tan istemeliyiz.

İnsanlara gidip inancımızı anlatmaktan çekinmemeliyiz, korkmamalıyız. Sahabeler en uzak diyarlara bunun için gittiler ve bu mesaj bizim topraklarımıza onların gayretiyle gelmiştir. Acaba aynı mesaj bizim tarafımızdan uzak di­yarlara gidebilecek mi!? Napolyon şöyle der: Başarısız­lıktan korkanın yenilgisi kesindir.’

Davetin ilk adımlarında acemilikler, beklenmedik tep­kiler ve söze nasıl başlanılacağı bilenemeyebilir, Allah’la barışık olan kişi, davet ruhunu koruduğu müddetçe belli bir yerden sonra kalbine mana nurlarının indiğini, karşı­laştığı şeylerin kendisini olgunlaştırdığını görecektir. Çinli Filozof Kuançi şöyle der: ‘Hayattaki planın bir yıl içinse pirinç ek, on yıl içinse ağaç ek, yüzyıl içinse insanları eğit’ Aynı manayı davetin en güzel ustalarından biri olan İmam Hasan el-Benna’da şöyle ifade eder: Kendisine neden kitap yazmadığı sorulduğunda ‘Ben insan yazı­yorum’ der. Davet bütün peygamberlerin ortak payda­sıdır, sorumlu olan herkesin görevidir. Karşılığını ise kişi Allah’tan alacaktır. “Ey kavmim! (Davetim) karşılığında sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfa­tım ancak Allah’a aittir” (Hud Suresi 11/29)

Hz. Ali (radiyallahu anhu) şöyle der: “Bugün amel işle­me günüdür, hesap yoktur. Yarın ise hesap vardır, amel yoktur.”

Recep SONGÜL