Hayâ, kınanma endişesi ile kurallara aykırı davranmaktan kaçınma ve bunu sağlayan duygu için kullanılan ahlakî bir terimdir. Sözlükte “utanma, çekinme, tövbe, vazgeçme” gibi anlamlara gelen hayâ kelimesi, ahlak terimi olarak “Nefsin çirkin davranışlardan rahatsız olup onları terk etmesi, kötü bir işin yapılmasından veya iyi bir işin terk edilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan sıkıntıdır.” Türkçede hayânın eş anlamlısı “ar” kelimesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de üç ayette hayâ kelimesinin eş değer anlamları geçmektedir.

Kasas suresinde, Hz. Şuayb’ın (a.s) kızlarından birinin Hz. Mûsâ (a.s) ile utanarak konuştuğu ve yürüdüğü, Ahzab suresinde bazı Müslümanların Resul-i Ekrem’i uygunsuz zamanlarda rahatsız ettikleri, fakat onun, hayâsından dolayı bu rahatsızlığını ifade edemediği, ancak Allah’ın (c.c) gerçeği bildirmekten hayâ etmeyeceği belirtilmektedir. Başka bir ayette ise müşriklerin Kur’ân’da sinek, arı, karınca gibi küçük hayvanların örnek olarak gösterilmesinin fesahat ile bağdaşmadığı yolundaki iddialarına karşı “Şüphesiz Allah gerçeği açıklamak için sivrisineği ve onun ötesinde bir varlığı misal getirmekten hayâ duymaz.” denilmiştir. Hadislerde hayâ kelimesi ile birlikte çeşitli türevleri de geçmektedir. Buna göre “Hayâ bütünü ile hayırdır.” “Hayâ sadece hayır getirir.” “Peygamberlerin dört sünnetleri vardır: Hayâ, güzel koku sürmek, misvak kullanmak ve evlenmektir.” (1)

Hayâ, Hz. Peygamberin ahlakındandır. İslâm’ın yüce faziletlerindendir. İnsanda bulunması gereken en üstün meziyetlerdendir. Hayâ, insanın paklığını bildiren bir ahlakî değerdir. Allah Resûlü (sav) bir hadis-i şeriflerinde “Her dinin bir ahlakı vardır. İslâm dininin ahlakı da hayâdır.” buyurmuşlardır. Hayâ; imanın bekçisi, manevi zenginliğin kaynağıdır. Peygamber efendimiz (sav) imanı yetmiş kısma ayırmış, hayânın da imanın büyük bir parçası olduğunu bizlere bildirmiştir. İslâm âlimleri hayâyı üç kısma ayırmışlardır:

  1. Allah’tan hayâ etmek.
  2. İnsanlardan hayâ etmek.
  3. İnsanın kendisinden hayâ etmesi. a) Allah’tan hayâ etmek: Allah’ın emirlerine boyun eğmek, yasaklarından uzaklaşmak ve Allah’a kulluk vazifesi ifa etmektir. Ayrıca Allah’ın, azametini kalbinde taşımak, onun bizleri kontrol ettiğini idrak etmektir. İnsan kendisine ikramda bulunan bir insana kötülük etmekten utanır, elinden gelse o da iyilik yapmaya çalışacaktır. Peki, insanı yoktan var eden her türlü nimeti bahşeden yüce Yaratana karşı isyan etmekten utanmaz mı? Mümin olana düşen, düşüncelerinde, duygularında ve gidişatında Allah’ın kendisi ile beraber olduğunu hissetmesidir. Mümin, hiçbir zaman iman bahçesinden ayrılamaz. İşte bu, Allah’a karşı edep ve hayâdır. Allah (c.c) bizatihi hayâ eder, O’nun hayâsı kullarına ikramıdır, salih kullarının dualarını kabul etmesidir, dertlerini, kederlerini onlardan kaldırmasıdır. Hani Allah Resûlü (sav) ashabına şunu söylemişti: “Şüphesiz ki, Rabbiniz de hayâ sahibidir. O, kullarından hayâ eder. Kul ellerini kaldırıp dua ettiği zaman onun ellerini boş çevirmekten hayâ eder.” (2)

Hayâ ve edepten mahrum olanlar şeytanın tuzağına düşerek nankörlük hastalığına yakalanırlar. Allah’ın kulluğundan nefsin arzularına, aklın idrakinden şehvetin tuzağına, iman nurundan cehalet karanlığına batarlar. İbni Mesûd’un rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü (sav) ashabına şöyle buyurmuştur: “Allah’tan hakkıyla hayâ ediniz.” Ashâb-ı kirâm, ey Allah’ın Resûlü, biz zaten hayâ ediyoruz deyince Allah Resûlü, “Hayır bunu kastetmedim, gerçekten Allah’tan hayâ etmek kafa ve kafanın kapsadığı, karnını ve içinde dahi bulunan bütün organları günahlardan uzaklaştırmaktır. Ölümü ve ölümün ötesini hatırlamaktır. Kim ki, ahireti isteyip dünya ziynetlerini terk ederse o, hakkıyla Allah’tan hayâ etmiştir.”

Peygamber efendimizin bu hadisi çok manidardır. İnsan, kafasını ve kafasının barındırdığı organları, karnını ve içinde bulunan organları, günahlardan ve haramlardan uzaklaştırdığı zaman gerçekten hayâ sahibi olmaktadır.

Düşünelim ki, insanın kafatasında beyin vardır. Beynini şerde, şirkte, nifakta ve fitneyi oluşturan bütün sebeplerde değil imanda ve imanın gereksinimlerinde, salih amellerde ve salih amelleri oluşturan vesilelerde, davette, cihatta ve bütün hayırlı işlerde çalıştırmalıdır. Gözlerini haram bakışlardan, meşru olmayan her türlü nazardan, hasetten, kıskançlıktan alıkoyduğu zaman, Allah’ın ayetlerine, Kur’ân’a, sünnete, kâinata ve kâinat içinde Allah’ı gösteren delillere bakarak göz nurunu sarf ettiği zaman hayâlı bir iş yapmış olur.

Kulaklarını haramı dinlemekten, gıybet, dedikodu ve her türlü fuhşiyatı çağrıştıran haram müzik ve seslerden uzaklaştırıp Kur’ân ve sünneti, âlimlerin sözlerini ve bütün faydalı ilimleri dinlemekte sarf ederek yaşamalıdır. Böylece hayâlı bir fert olmuş olur. Dilini yalandan, iftiradan şirk ve küfrü çağrıştıran bütün sözlerden, koğuculuk ve dedikodudan alıkoyarak Allah’ın dinini tebliğde kullanıp emri bi’l-marûf nehyi ani’l-münker yapmalıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i tilavet etmede, sünnet-i seniyyeyi öğretmede, İslâmî ilimleri okumada ve okutmakta i’lâ-yı kelimetullâh için batıl ehline karşı hakkı savunmada, mazlum ve makhûr insanları zalimlerin şerrinden korumada sarf ederse kişi hayâlı davranmış olur.

ttiği zaman, burnu ile güzel ve helal kokuları koklayarak haram ve gayri meşru bütün kokulardan uzaklaştırdığı zaman ağzından haram lokmayı geçirmediği zaman gerçekten Allah’tan hakkı ile hayâ etmiştir. Karın ve karnın içinde bulundurduğu organlardan kasıt ise kalp ve midedir. Kalbini iman, zikir, fikir, ibadet ve güzel ahlaklarla donatarak, süsleyerek her türlü kötü tasavvurdan, fikirlerden, batıl inançlardan, bidat ve hurafelerden uzaklaştırıp ıslah ettiği zaman ve midesini haram yemeklerden, haram içeceklerden, haram rızıklardan değil helal ve meşru rızıklardan beslediği zaman işte o zaman kişi, gerçekten Allah’tan hayâ etmiş olur.

b) İnsanlardan hayâ etmek: Onlara eziyet vermekten sakınmak, görünür şekilde günah işlememek, işlemiş olduğu ve Allah’ın setrettiği günahları açığa vurmamaktır. Kişinin toplumun kendisini gözettiğini hissetmesidir. Topluma zarar verdiği anlarda herhangi bir kötülük yaptığında alenen Allah’ın haram kıldığı masiyetleri işlediği zaman insanların gözünde düşeceğini, toplum nezdinde kovulmuş, lanetli bir kişi olacağını bilmesidir. Bu duygu ve sorumluluğu sadece toplum karşısında değil aynı zamanda eşine ve aile fertlerine karşı da hissedecektir.

Zira bir kişi kendi ailesine karşı bu yanlışları yaptığı zaman onlara kötü örnek olduğu gibi aynı zamanda ailesine ve aile fertlerine karşı kendini düşürmüş olur. Müslüman bir fert gerek ailesine karşı gerekse toplumuna karşı kendi değerini, şerefini ve izzetini korumak zorundadır. Müminin iman etmenin vermiş olduğu sorumlulukla temiz yüreğe, güzel ahlaka ve pırıl pırıl bir bedene sahip olması gerekir. Öyle ki, dürüstlüğüyle, edep ve hayâsıyla ailesine ve toplumuna örnek olmaya çalışacak insanlar onu sevecek ve onu bağrına basacaktır. Elbânî’den sahih olarak rivayet edilmiş bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:  “Sizin en hayırlınız seven ve sevileninizdir. Sevmeyen ve sevilmeyenlerde hayır yoktur.” İnsanlardan hayâ etmeyen Allah’tan da hayâ etmez. Hayâ bir insanda yok olduğu zaman o insanda her şey yok olur. Onuru, şahsiyeti ve değeri yok olup gider.

c) İnsanın kendisinden hayâ etmesi: İnsanın kendi kendisini kontrol etmesidir. Kendi kendini hesaba çekmesi, ayıplarını sorgulaması ve insanların dilinde sakız olmayı istememesidir. Sanki onun içinde iki nefis vardır, biri diğerini uyarır ve biri diğerinden utanır bir hal alır. Kendi nezdinde değersiz olanlar elbette ki, başkalarının yanında da değersiz ve itibarsızdırlar. Şayet bir insan kendi nefsinden hayâ ederse başkasından daha fazla hayâ eder.

Hikem-i Taiye kitabında şunlar geçmektedir: “Kendi nefsinden utanman, başkasından utanmaktan daha fazla olsun. Kim ki, alenen yapmasından utandığı bir davranışı gizliden işliyorsa elbette onun değeri başta kendisinin yanında yoktur ve dolayısıyla bu kişide hayâ yoktur. Kendisinde hayâ olmayanda da hayır yoktur.”

Hayâ, edep ve güzel ahlak bir ferdin, bir ailenin ve de bir toplumun en temel değerleri arasında olmalıdır. Zira bir toplumda, bir ailede ve bir fertte hayâ ahlakı bulunduğu zaman bunlar korunmuş olurlar. Hayâdan, edepten ve güzel ahlaktan nasibini almayan, payidar olmayan fertlerin hiçbir nazar-ı itibarları yoktur. Hayâ ve edepten uzak olan aileler yıkılmaya ve dağılmaya mahkûmdur. Hayâyı, edebi ve ahlakî değerleri taşımayan toplumlar, milletler yozlaşmaya, benliğini ve değerlerini yitirmeye mahkûmdur. Hayâ, erkeklerde güzeldir; ancak kadınlarda daha da güzeldir. Hayâ imandandır, iman ise cennettendir. Hayâsı olmayanın dini yoktur. Hayâsız olan bir kadın, şeytandan da tehlikelidir.

Bugün İslâm toplumunda Müslüman geçinen, fakat peygamberin eşlerini, kızlarını ve kadın sahabelerini değil batının kadınlarını yahudi ve Hıristiyanların eşlerini taklit eden kadınlar vardır. Bu kadınlar, vücutlarını, avret yerlerini okullarda, sokaklarda ve çarşılarda yabancı erkeklerin nazarlarına ve haram bakışlarına göstererek Allah’ın gazabını üzerlerine celp ediyor. Bu insanlar, modayı, gösterişi ve her türlü hayâsızlığı sergileyerek Müslüman toplumun yüz karasıdır.

Hayâsız bir erkek, azgınlaşan Nemrut misali şerlidir. Bugün cadde ve sokaklarda çarşı ve pazarlarda, üniversite kampüsünde ve de okul bahçelerinde yabancı kızlarla flört ederek, sarmaş dolaş olup hayâsızlığın zirvesini yaşayan gençlerimiz vardır. Parklarda, plajlarda, metroda, şehir içi vasıtalarda ve deniz kenarlarında esfele sâfilîn seviyesine düşmüş bazı mahlûkatın görüntüleri vardır. Bu manzaralar, gençlerin maneviyatını yok eden, insani değerlerini sıfırlayan, ahlaksızlığın en rezil tablosudur. Bu gençler ve bu kadınlar, İslâm toplumumuz için çirkin bir yüzdür.

Gün gelecek İslâm ümmeti tarihinden utanacak ve “Demek ki, biz bu kadar düşmüşüz” diyeceklerdir. Bu zavallı gençlere, derin bir iman, güzel bir ahlak ve hayâ dersleri aşılanması gerekir. Birilerinin ellerini taşın altına koyması gerekir. Hem de durmadan, bıkmadan bu sahipsiz ve başıboş kalan gençlere el uzatılması gerekir… Yoksa bir gün gelir, bu hayâsızlık fitnesi herkesin kapısına dayanır.

Hayâ, bir insan olsaydı ne güzel bir insan olurdu. Hayâ bir topluma hayat verir. İslâm ümmetinin en büyük silahı hayâdır. Kur’ân’ın takva elbisesi dediği iman, salih amel ve hayâdır. Allah Resûlü (sav) evinde edebi ile oturan bir genç kızdan daha hayâlı idi. Peygamberimizin Hz. Osman’a değer vermesi ve ondan çekinmesi, Hz. Osman’ın sarsılmaz imanından ve güzel hayâsından dolayı idi. Maverdî diyor ki: “İnsandaki iyiliğin alametleri ar ve hayâ, kötülüğün alametleri ise arsızlık ve hayâsızlıktır.” Hayâ, ahlakı koruma işlevini görür. Hayâdan mahrum olan kişiyi, kötülükten koruyacak hiçbir kalkan kalmaz.

Hayâ duygusu ile utanma duygusunun birleştiği noktalar olduğu gibi ayrıştığı noktalar da mevcuttur. Annemiz Hz. Ayşe (r.a) der ki, “Allah (c.c), Ensar’ın kadınlarına merhamet etsin. Onlar gerçekten hayâ sahibidirler. Lakin onların hayâları, hiçbir zaman onları soru sormaktan ve hakkı haykırmaktan alıkoymadı.” Ashâb-ı kirâmın çocukları da hayâ sahibiydiler. Ancak onların hayâları hiçbir zaman onları haklarını istemekten ve gerçeği açığa vurmaktan alıkoymadı.

İmam Müslim’in rivayet ettiği hadiste: “Bir gün Allah Resûlü (sav) bardaktan su içtikten sonra sağındaki çocuğa şöyle buyurdu: İznin varsa solumdaki yaşlılara ikram edeyim. O küçük çocuk: Hayır, yâ Resûlullah! Nasibimi onlara vermem dedi.” Çocuğun tek amacı peygamberimizin içtiği sudan içebilmekti, yoksa saygısızlık yapmak değildi. Bir gün Ömer bin Abdulaziz’in hilafetini kutlamaya gelen heyetin içerisinde 11 yaşlarında bir çocuk vardı. Heyet içeri girerken halife, “Sen dur, yaşlılar geçsin.” deyince; Çocuk, “Ey müminlerin emiri, Allah (c.c) bir insanı iki küçük şey ile destekliyor; biri kalbi, diğeri ise dilidir. Şayet Allah bir kuluna konuşan bir dil ve koruyan bir kalp vermişse o kul konuşmayı hak ediyor. Ey müminlerin emiri, şayet mesele yaş meselesi olsaydı o zaman bu ümmet içerisinde senden yaşlı çok insan vardı.” der. Ömer bin Abdulaziz, bu çocuğun sözlerine taaccüp ederek uzun uzun onu dinledi ve heyet içerisinde onu da kabul etti.

Kaynakça

1) Tirmizî, Ahmed b. Hanbel. 2) Ebû Dâvûd, Tirmizî. 3) Diyanet Ansiklopedisi, c. 16. s. 554. 4) İbni Mâce. 5) Ebû Dâvûd, Tirmizî. 6) Huluku’n-nebî el-Azîm s. 39-40.