Peygamber (sav) buyurdu ki; “Size iki önemli şey bırakıyorum; bunlara sarıldığınız sürece asla dalalete düşmezsiniz. Bunlar; Allah’ın kitabı (Kur’ân-ı Kerîm) ve Resulünün sünnetidir.”1 Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin.” (Haşr, 7) buyurarak inancımız, ibadetimiz ve davranışlarımızla alakalı hayat rotamızı Allah ve Resulünün (sav) belirlediği çizgide devam ettirmemizi emretmiştir.
Fakat bu iki kaynağa uymayan, bid’at veya hurafe olarak adlandırılan fikir, fiil ve hükümler, kişilerin kendi şahsi kanaatleri olup, herhangi bir dini değer taşımadıkları gibi bu fiil ve fikirleri kendi hayatımıza din adına taşıdığımız zaman ise bu söz ve davranışlarımız bazen bizi dinden çıkarırken, bazen de batıl söz ve hareketlere mahkûm eder ki hem dünyevi hem de uhrevi olarak zarara uğramamıza sebep olurlar.
Toplum ve fert olarak bu tür söz ve hareketlere bizleri sevk eden şeyin en başında maalesef gereği gibi yüce dinimizi asıl kaynaklarından öğrenmememiz, bu konuda gerekli bilgi edinmememiz gelmektedir. Hayatın boşluk kabul etmediğini unutup Hak ile meşgul olmayıp Batıla zemin hazırlayarak kolay bir şekilde hayatımızı batılın eline teslim edebilmekteyiz. İmâm-ı Şâfiî (r.a) “Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder.” diyerek güzel bir tespitte bulunmuştur.
Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’i ve Allah Resulünün (sav) hayatını, sözlerini gereği gibi anlamadan hayatımıza hâkim olan bid’at ve hurafeleri anlayamadığımız gibi, bunlar uğruna çektiğimiz nice zahmet ve meşakkatlerimiz de boşa gidecektir. Hatta bazen boşa giden yalnızca çektiğimiz zahmetler değil, imanımız olacaktır. Bid’atler içinde öyleleri vardır ki bunlar bazen bizi küfre götürür (itikat ve ibadetlere daha güzel olsun diye ayet ve hadiste bildirilmeyen ekleme ve çıkarmalar yapmamız gibi), bazen günaha, bazen de mekruhlara götürür. Hurafeler içinde de öyleleri vardır ki bazen haramlara, bazen mekruhlara götürdüğü, bazen de İslâm adına yaptığımız şeylerin bizleri komik durumlara düşürdüğü gibi… (Ay ve güneş tutulmalarında namaz kılmak yerine teneke çalmak).
İmanımızın zedelenmemesi, haramlara ve mekruhlara düşülmemesi ya da en iyi ihtimalle komik durumlara girmemek için bid’at ve hurafeleri iyi tanımamız ve bunlardan korunmamız gerekir. Önemine binaen çok geniş açıklaması bulunan bid’at ve hurafelerin tanımını kısaca şöyle yapabiliriz;
“Bid’at; Asr-ı Saâdet’ten sonra ortaya çıkan, şer’i bir delile dayanmayan inanç, ibadet, fikir ve davranışlardır. Bid’at biri geniş, diğeri dar kapsamlı olmak üzere iki şekilde tarif edilmiştir. Geniş kapsamlı tarife göre bid’at Hz. Peygamber’den (sav) sonra ortaya çıkan her şeydir. Bid’atın sözlük anlamından hareketle yapılan bu tarife göre, dini mahiyette görülen amel ve davranışlardan başka, günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni fikirler, uygulama ve adetler de bid’at sayılmıştır. Bid’atı dar kapsamlı olarak anlayanlar ise onu, “Hz. Peygamber’den (sav) sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şey” diye tarif etmişlerdir. Bunlara göre dinle ilgisi ve dini mahiyeti bulunmayan şeyler bid’at sayılmaz, bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid’at kavramının dışında kalır.
Şâtıbî, bid’atı; “sonradan ortaya konan dini görünümlü yol” olarak tarif etmiştir ki ona göre kişiler bu yola Allah’a daha çok kulluk etmeyi istedikleri için girerler. Dini görünümlü olmayan, dini telakki edilmeyen hususlar bid’at sayılmaz. Mesela bir kimsenin helal olan bir şeyi kendisine yasaklaması bid’at değildir, ancak bu yasaklamayı dindarlık vesilesi sayması bid’attır.”2
“Hurafe; “Mantıki temeli olmayan telakki ve uygulamaları, din adına ileri sürülüp benimsenen bâtıl inanç ve davranışlardır.”3 diye tarif edilirken dine sonradan girmiş olan, akla aykırı, uydurma ve garip şeyler, boş inançlar da denilebilir.
Şu hâlde bid’at ve hurafelere engel olmanın yolu, Kur’ân ve Sünneti iyi anlamak ve yaşamaktan geçer. Genelde insanları özelde ise hanım kardeşlerimizi bid’at ve hurafelere iten en önemli sebepler; ilimsizlik, zorda kalmışlık, korku, üzüntü, hastalık, sıkıntı ve felaketler ve bunlardan kısa zamanda kurtulma istek ve arzusudur. Ayrıca ibadetlerin meşakkatli şartlarına katlanmadan kolay ecir elde etme arzusu da en önemli sebeplerden biridir. Mesela üç aylar diye bilinen Receb, Şaban ve Ramazan aylarının tamamını 7 yıl boyunca oruçlu geçirip peşinden kurban kesen insanın Haccetmiş gibi olacağına inancı başta ilimsizlikten ve kolay ecir elde etme isteğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah Resulü (sav) bu ayların tamamını hiçbir zaman oruçlu olarak geçirmemiştir.
Hanım kardeşlerimiz arasında yaygın olan fal bakma olayı ise, yüce dinimizin cahili olduğumuzun en güzel örneğidir. Kahve falı, nohut falı vb. fal çeşitlerinin bizleri nasıl bir duruma düşürdüğünün farkında dahi değiliz.
“De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.” (Neml, 65) ayetine muhalefet ettiğimizi, “Her kim bir arrafa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı (sevabı) kabul olmaz.”4 hadisinin muhatabı olarak haram işlediğimizin, nohut falı için Ayşe, Fatıma annelerimiz de bakardı diyerek onlara iftira attığımızın farkında bile değiliz.
Başta çocuklarımız olmak üzere nazar değmesin diye değer verdiğimiz şeyleri nazar boncuğu ve benzeri (başında tuz gezdirmek, kurşun döktürmek, hayvan kafası ve bazı bitki ve taşları asmak gibi) şeylerle korumaya çalışmak, “Kim nazarlık takarsa Allah onun işini tamama erdirmesin.”5 Nebevi ikazını görmezden gelip bu çerçevede Felak ve Nas sureleri yanında Hz. Peygamber Efendimizin (sav) torunlarına yaptığı şu duayı da gözardı etmiş oluruz. “Her türlü şeytan ve zehirli hayvanlardan ve bütün kem gözlerden Allah’ın eksiksiz kelimelerine sığınırım.”6
Tekke ve türbelerde kurban kesmek, şifa beklemek, medet ummak, mum yakmak, el yüz sürmek, dileğin kabulü için ağaçlara bez-çaput bağlamak, Hıdırellez günü akan sulara dilek yazıp atmak, kuma veya toprağa ev, araba veya kadın resimleri çizilerek böylece çizilen resimler sayesinde ileride onlara sahip olunacağına inanmak ve bunlar gibi dua adabına uymayan, Yüce Allah’tan istenilen şeyleri batıl yollarla isteyerek istediği şeylerin daha da çabuk olacağına inanmak, bizleri Mekke’nin cahiliye dönemine götürür. “İyi bil ki halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka dostlar edinenler (derler ki): ‘Biz bunlara sırf bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.’ Şüphesiz Allah ayrılığa düştükleri konularda aralarında hüküm verir. Doğrusu Allah yalancı ve çok inkârcı olan kimseyi doğru yola iletmez.” (Zümer, 3)
Cenazenin 7. 40. ve 52. gecesi ile ölüm yıldönümünde hatim ve mevlit okutmak, yörelere ait özel yemekler yapmak, özel bazı dualar okutmak ile vefat eden yakınımızı azaptan kurtardığımızı, görevimizi yerine getirdiğimizi düşünmemiz asıl yapmamız gereken görevleri ihmal etmemize sebep olmaktadır. Halbuki Hadis-i Şeriflerde belirtilen husus, bizlerin onlar için dua ve istiğfarda bulunması, Kur’ân okuması, sadaka vermesi, mezarlarının ziyaret edilmesiydi.
“…Yâsîn, Kur’ân’ın kalbidir. Bir kimse onu Allah’ın rızasını ve ahiret yurdunu talep ederek okursa, muhakkak günahları bağışlanır. Ölülerinize de Yâsîn suresini okuyunuz.”7
Yine Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri vefat ettiğinde onu fazla bekletmeyin! Onu seri bir şekilde kabrine götürün! Kabrinin başucunda Fâtiha Suresi ve ayak ucunda da Bakara Suresinin sonu (Âmene’r-Resûlü) okunsun!”8
Alâ bin el-Leclâc, Sahabe-i Kiramdan olan babası Leclâc’ın, vefâtı esnasında kendilerine şu vasiyette bulunduğunu rivâyet etmiştir: “Yavrucuğum! Öldüğümde bana lâhit türü bir kabir kaz! Beni kabrime koyduğun za¬man; “Allah’ın adıyla ve Resulullah’ın (sav) dini üzere (seni Hakk’a emanet diyoruz) de. Sonra üzerime kürek kürek toprak at. Sonra başucumda Bakara Suresi’nin başını ve sonunu oku! Ben Resulullah Efendimiz’in (sav) böyle buyurduklarını işittim.”9
Efendimiz (sav) “İslâm’da uğursuz sayma, kötüye yorma yoktur; en iyisi iyiye yormadır.”10
“Bir şeyi uğursuzluğa yorma, hayra yor! Sizden biriniz, hoşuna gitmeyen uğursuzluk zannettiği bir şey görünce, şöyle desin: “Ya Rabbi! İyilikleri veren, kötülükleri defeden ancak sensin. Lâ havle velâ kuvvete illâ bike.”11 buyururken bizler ayları, günleri, renkleri, bazı hayvanları ve ötmelerini, elden ele sabun, makas, bıçak, iğne ve soğan vermeyi ve daha nice şeyleri uğursuz saymışız.
Bu ve bunlar gibi nice şeyler; evlenmeyen genç kızların kısmetinin açılması için müezzine minareden para attırmak, mendil veya eşarp sallatmak, gelinin kucağına erkek çocuk verilince çocuğunun erkek olacağına inanmak, hamile kadınların saçlarını kesmemeleri, keserlerse çocuğun kısa ömürlü olacağına inanmak, loğusa kadının herhangi bir şeyden zarar görmemesi inancıyla, bulunduğu yere süpürge, soğan, sarımsak asmak, yastığının altına iğne, bıçak gibi şeyler koymak, yeni doğan çocuğun dindar olması için göbek bağını keserek cami avlusuna bırakmak, misafirin, askere gidenin veya yola çıkanın arkasından su dökmek gibi…
Hayatımızdan bunları çıkarabilmek için Kur’ân-ı Kerîm’i ve Sünneti gereği gibi anlamamız, yaşamamız ve yaşatmamız gerekir, tüm bu batıl bid’atlar ve hurafeler ancak o zaman hayatımızda yer bulamaz.
“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’âm, 38)

1) Muvatta, Kader, 3. 2) TDV İslâm Ansiklopedisi, 1992, C. 6, s. 129-131. 3) TDV İslâm Ansiklopedisi. 4) Müslim, Selâm, 125. 5) Ahmet b. Hanbel, Müsned, IV, 154. 6) Buhârî, Ehâdîsu’l-Enbiyâ, 10; bkz: İbn Mâce, Tıb, 36. 7) Ahmed, Müsned, V, 26. 8) Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, XII, 340; Heysemî, Mecma’u’z-Zevâ’id, III, 44; Deylemî, Müsned, I, 284. 9) Heysemî, III, 44. 10) Buhârî, Tıb, 54. 11) Beyhakî.