Bir heyecansızlık sarmış bizi… İlim var, imkân var, ortam var, fert var ama heyecan yok! Heyecan olmayınca hiçbiri fayda vermez olmuş. Ölü toprağı mı serpilmiş üzerimize anlayamıyorum! Bize ne oldu ki; okul, kariyer, iş-güç, eğlence, gezme-tozmaya azami zaman bulabiliyoruz da kurtuluşumuza vesile olacak bu davamıza nerdeyse asgari zaman bulamıyoruz. Dargın takılıyoruz, yorgun duruyoruz, erteliyoruz, üşeniyoruz, nazlanıyoruz… Etkinlikler etkili olmuyor, vaazler ataletten vazgeçirmiyor, ihyalar ihya etmiyor, nasihatler ağır geliyor, uyarılar bir türlü uyandırmıyor bizleri!

Yalın ayak, sıcak-soğuk demeden kat ettiğimiz yolları, arabalarımızla gidemez olduk. Kışın soğuktan titrediğimiz, yazın sıcaktan terlediğimiz mekânlara bizi götüren aşk ve heyecan kaybolunca kaloriferli, klimalı mekânlara gitmek bize eziyet ve işkence gibi geliyor artık! Küçük bahanelerin arkasına sığınıp “oynamıyorum” mantıklı yaklaşımlarımız “bu büyük davaya” yakışmıyor. Her şeye gücü yeten sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah’ın dinine hizmet ederek büyümek varken aciz ve muhtaç olan biz kullar, minnet mi ediyoruz ne! Müslüman oldular diye sana minnet ediyorlar. De ki: “Müslüman olmanızı bana minnet etmeyin. Aksine, sizi imana yöneltmesi dolayısıyla size minnet eder; eğer doğrular iseniz.” (Hucurat 17)

NEFİS MUHASEBESİ ŞART!
Bir nefs-i muhasebe şart! Eninde sonunda terk edeceğimiz şu dünyaya verdiğimiz mesai; ahireti ve Rabbimizin bizi bu dünyaya gönderme nedenini unutturmuş sanki! “Allah’ı unutan bu yüzden O’nun da kendilerine kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar yoldan çıkmış olanlardır.” (Haşr 19) Hafta içi iş-güç ve yorgunluk, hafta sonu bu yorgunluğu atmak için dinlenme, aylar öncesinden tatil planları ve hazırlıkları, evin taksiti, mobilyalar demode oldu, arabanın markasını yükselteyim derken ömür de akıp gidiyor… Bu tul-i emel ile emeklilikte bile Allah’ın dinine zaman ayırmak imkânsız gibi görünüyor… Dünyayı satıp ahireti alması gerekenlerin bu durumu, elbette ahirette hesap konusu olacaktır. Bizleri kadınıyla erkeğiyle ek iş, ek mesaiye iten kazanma hırsı, çalışma arzusu; Allah’ın dinine zaman ayırmamaya sürüklüyorsa davamız gün be gün eriyecektir. Huzur ve saadeti elde etmek için peşinden delicesine koştuğumuz dünya ise; her zaman ve herkese yaptığı gibi var olan huzur ve saadetimizi de bizden alıp ahirete uğurlayacaktır.

Konforumuz arttıkça ağırlaşmamızın, makam ve mevkiimiz yükseldikçe tökezlemenin, imkânlarımız arttıkça iman zedelenmesinin, evlerimiz genişledikçe ruh daralmasının, varlığımıza rağmen bereketsizliğin kaynağı heyecansızlığımızdan başka bir şey değildir! Dünya, kazandığımızı kasamıza ve cebimize koyma yeridir. Kalbimiz kasa ve cep görevi gördü mü, onu hiçbir kazanç, hiçbir mal, hiçbir makam doyuramaz. Karun mala doydu mu ki, biz doyalım!

Yeni bir coşkuya, heyecana, aşka, iddiaya ihtiyacımız var. Her iş, o işe talip olanlardan bazı vasıflar ister. Bu dava da ancak bu samimiyetle yola revan olanları istihdam eder. Ya bu vasıfları taşırız yada bu davanın sahibi olan Rabbimiz, işe başlayıp çalışırken sonradan vasfını yitirenlerin işine son verir. “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, kendisinin onları sevdiği onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve güçlü, Allah yolunda cihad eden ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan bir topluluk getirecektir. Bu Allah’ın bir lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu ve nimeti geniştir, O bilendir.” (Maide 54)

ÜMİTSİZLİK BİTİRİR
Meclislerimiz, bazen ümitsizliğin yuvası oluveriyor. Ahlaki yozlaşma, ekonomik kaygılar, gelecek korkusu, düşmanın gücü, Müslümanların imkânsızlığı derken; bitiriveriyoruz heyecanımızı, yok ediveriyoruz azmimizi, kırıveriyoruz direncimizi, baltalayıveriyoruz umutlarımızı… Bırakalım bu ümitsiz ve umutsuz söylemleri! Rabbimiz bizimleyse bu endişemiz ne diye! “Siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (bilin ki) inkar edenler onu iki kişinin ikincisi olarak (Mekke’den) çıkardıklarında Allah kendisine yardım etmişti. O ikisi mağarada iken arkadaşına: “Üzülme. Allah bizimledir” diyordu. Allah da ona güven duygusu vermiş, sizin görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş ve inkar edenlerin sözlerini alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah yücedir, hakîmdir.” (Tevbe 40)

Allah ile olan Nuh as’a ekonomik, siyasi ve psikolojik baskı kuran kavminin akıbeti ne oldu? Güç ve saltanatıyla şımaran Firavun, Hz. Musa’ya galip gelebildi mi? Ahlaksızlığı, bir yaşam biçimi haline getirenler Hz. Lut’a zarar verebildi mi? Zorluklar ve yokluklar, sorun ve sıkıntılar karşısında bizi bileyecek ve diri tutacak şey; ümidimizdir. Gelişigüzel bir şekilde Kur’an’ın herhangi bir yerini açıverelim; ya umut verecek bir kıssayı yada ümit bahşedecek bir nasihati bize sunacaktır. Çölde yalnız kalsak da Hz. Hacer gibi sa’ye sarılmalıyız. Hz. İbrahim gibi ateşe atılsak da “Allah bize yeter!” diyebilmeliyiz. “Onlar ki, bazı kimseler kendilerine: “İnsanlar size karşı toplandılar, onlardan korkun” dediklerinde bu onların imanlarını artırdı ve: “Allah bize yeter o ne güzel vekildir” dediler.” (Ali İmran 173)
Şeytan, ümitsizlikle kalemizi içten fethetmeye çalışır. Ümidimizi yitirmişsek dışardan saldıracak düşmana ihtiyaç yoktur. Çünkü ümitsizlik, zaten intihardır. Yeryüzünün ümidi ve umudu olması gereken bizler, ümitsizliğe kapılamayız. “Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz…” (Ali İmran 110) Karamsarlığımızın, kararsızlığımızın, içimizdeki kriz ve kaosların nedeni ümitsizliktir. “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” (Al-i İmran, 139)

ÖNCELİKLERİMİZ DEĞİŞMELİ
Suheyb-i Rumi (r.a), Medine’ye hicret etmek maksadı ile Mekke’den yola çıkınca, Mekkelilerden bazıları arkasından yetiştil¬er ve:
“Sen buraya fakir, hakîr olarak geldin.
Yanımızda erişemeyeceğin kadar bol servete eriştin! Sonunda da kendinle birlikte servetini de alıp gitmek istiyorsun ha? Vallahi işte bu olmaz!” dediler.
Süheyb (r.a.) hemen hayvanından yere indi. Ok çantasındaki okları çıkardı ve:
“Ey Kureyş cemaati! İyi bilirsiniz ki; ben sizin en iyi ok atanlarınızdan birisiyim. Vallahi, yanımda bulunan ok çantamdaki okların hepsini size atar, sonra da kılıcımı çalarım. Bunlardan birisi elimde bulundukça bana yaklaşamazsınız. Ancak onlar elimden çıktıktan sonra bana istediğinizi yapabilirsiniz.
Size şimdi servetimin yerini gösterir, onu size bırakırsam; yolumu açar, beni serbest bırakır mısınız?” dedi.

Müşrikler:
“Evet!” dediler.
Süheyb (r.a.) servetini onlara bırakarak yoluna devam etti.
Önceliklerimiz konusunda kafa karışıklığımız yoksa bizi yolumuzdan ve heyecanımızdan alıkoyan hiçbir şey olamaz. Önceliğimiz dünya ve içindekiler olursa ahireti; önceliğimiz ahiret olursa dünya ve içindekileri öteleriz. O halde hayatımızda ötelediklerimiz ve öncelediklerimiz nelerdir bi bakalım? Dünyamızı mı cennetleştirme gayretindeyiz yoksa dünya hayatıyla cenneti kazanma derdinde miyiz? Yatırımlarımız ölümlü dünya ile mi sınırlı yoksa ölüm ötesine de ciddi bir yatırım telaşımız var mı?
Kur’an’a baktığımızda görüyoruz ki, nerdeyse her sayfası, hesabı, hesap gününü ahireti anlatmaktadır. Ahiret merkezli bir bakış ile dünyayı yaşama gayretinde olmalıyız. Bugünkü hazcı, hızcı ve hazırcı medeniyeti ve bu medeniyete kendini kaptırmış zihinlerimizi “öte dünya bilinciyle” hizaya getirme mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde; Allah korkusu ve ahiret kaygımızın yerine geçen dünyevi kaygılar, hayatımızın dümenini, rotası Allah olmayan bir yolculuğa doğru sürükleyecektir.

TOKİ’lere yaptığımız yatırımların verdiği heyecanın, zekât ve sadaka verirkenki heyecanımızı katlaması, tatil için taşıdığımız heyecanın Allah’ın dini için yapacağımız çalışmanın heyecanını bastırması, şuraya-buraya sıfır daireler için gösterdiğimiz gayret ve çabanın bize altından ırmaklar akan cennetleri kazandıracak amellerde bulunmaya zaman ve fırsat bırakmaması da sürüklendiğimiz yeri işaret etmiyor mu? Söz konusu dünya olunca “en iyisini, en güzelini” kazanmak için kendini kaybedenlerin; söz konusu ahiret olunca “küçük bir köşe de olsa olur” ciddiyetsizlik ve laubaliliğini göstermesi, “öncelikler” konusunda ne durumda olduğumuzu resmetmiyor mu?