“Onlara, şu şehir halkını misâl getir: Hani onlara elçiler gelmişti (Yasin: 13).”
Muhatap olarak ayetlerin büyük bir kısmının hitabı şehre, şehirliye yöneliktir. Çünkü şehir, taşranın, kırsalın, köyün, az sayıda insan grubunun yaşadığı yerlerdeki lokal kültür ve geleneklerin ötesinde bir düşüncenin, felsefenin ve her şeyden önemlisi bir medeniyetin merkezidir. Nitekim bununla ilgili olarak “Şehir medeniyetin taşıyıcısı, medeniyet de şehri kurucu, güçlendirici ve şekillendiren unsurdur (Kula; Güneş, 2016: 397)” ifadesini önemsemek gerekir. Şehre gönderilen tüm peygamber kıssalarına bakıldığında İslâm’ın en büyük iddiasının şehirlerde varlığını sürdüren mevcut medeniyetleri değiştirmek, dönüştürmek ya da kısmen veya tamamen ortadan kaldırarak kendi medeniyet kurgusunu oraya inşa etmek olduğu görülecektir.
İslâm medeniyetinin mana ve ruhunu insanlığa sunarken neşet ettiği bazı şehirler, diğer yerleşim yerlerine göre önem arz etmektedir. Bunların başında Mekke-i Mükerreme gelmektedir. “Beyt” kavramı taşraya alışkın güruhların, ehlileştirilmesi için İslâm’ın sunmuş olduğu yeni bir formdur. Bu form “Beytullah” kavramıyla Mekke’de somut bir maddi kültür öğesine bürünmüştür. Bu hususta bahsedilmesi gereken diğer bir şehir, Medine-i Münevvere’dir. Bu şehir, İslâm’ın taze bir devlet statüsüne ya da formuna henüz girdiği bir dönemde çölün ortasındaki bir küçük kentin geleceğin İslâm şehirlerine ilham kaynağı olacağı bir medeniyet deneyiminin özetidir. Öte taraftan Kudüs, “miraç”la beraber taçlanmanın ötesinde Müslümanlar açısından belki de tüm peygamberlerin manevi âlemde ziyaret ettiği, içinde dolaştığı, havasını teneffüs ettiği bir şehir olarak dikkat çekmektedir. Şam, milattan önceki eski medeniyetlerin izlerini sırtına alırken esasında milattan sonra çölün ortasında fırlayan bir Bizans şehridir. Bağdat bir ilim-irfan yuvası olarak dünyaya göz kırparken İstanbul, Endülüs’ten sonra İslâm dünyasının medeniyet hamlesi için ele geçirdiği en büyük kaledir.
MEKKE-MEDİNE
“İbrahim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim (Bakara: 126).” ayeti, şehrin kırsaldan, köyden, dağdan, bayırdan farkını göstermektedir. Bu ayeti kerime, bir “dua şehir” olarak inşa edilmiş Mekke’ye işaret etmektedir. Mekke, emniyetli olması yönünden itibarlı olup inanmış insanları, bol meyveleri ile bolluk ve bereket içinde enfes bir şehirdir. Bu ayet, günümüz açısından da şehirden ve şehir insanından asıl olması gereken beklentiyi ifade etmektedir.
Medine, uzun yıllar Peygamberle ağlamış, onunla sevinmiş, onu sevmiş, onu kucaklamış bir şehirdir. Bugün peygamberimizin orada medfûn olması ona apayrı bir aydınlık (münevverlik) katmaktadır. İlk İslâm başkenti olan Medine, ilk İslâm devletinin temellerinin atıldığı, ilk devlet tecrübesinin test edildiği, İslâm’ın devletle ilgili söylemlerinin ete kemiğe büründüğü bir aydınlıklar şehridir ve bugün bu münevver niteliğini sürdürmeye devam etmektedir.
KUDÜS
Nuri Pakdil için Kudüs “kol saati” gibidir. “Tûr Dağını yaşa/Ki bilesin nerde Kudüs/Ben Kudüs’ü kol saati gibi taşıyorum (URL:1)” O kadar kendinden, o kadar gölgelenmiş, o kadar mecz olmuş ve vecd halinin Akdeniz’den dalga dalga karaya vuruşudur Kudüs… Müslüman için Kudüs zamandır. Müslümanın her anı Kudüs diye geçer. Saati Kudüs’tür. Asrı Kudüs, yaşantısı Kudüs, sabahı Kudüs ve akşamı Kudüs… Peki, bu kadar önemsenen Kudüs şimdi ne haldedir? Bugün burada Karadavî’nin belirttiği gibi Arapların acizliğinden, Müslümanların zaaf ve güçsüzlüğünden bahsetmek bile artık çok geçtir (2010: 31-33). Olanlar olmuştur. Geri dönüş yoktur maalesef.
Hiçbir coğrafya maddi ve manevi olarak Kudüs kadar ehemmiyet arz etmemiştir (Gül, 2001: 47). Hicrî 16. yılda Hz. Ömer tarafından muhasara edildikten sonra savaşsız bir şekilde fethedilen Kudüs’ün bugün her geçen gün katil İsrail’in yeni planlarıyla karşılaşması, sürekli Müslümanların dikkatinin ve tedirginliğinin bu şehirle ilgili olmasını beraberinde getirmiştir. Çünkü Müslümanlar için Kudüs, İslâm medeniyetinin tamamlayıcı ana yaşamsal unsurlarındandır ve bu yönüyle de kutsaldır.
Kudüs, baştanbaşa yıkıldığı ve yakıldığı yılları görmüştür. Ayrıca kutsal mabedin ibret için sadece bir duvarının ayakta bırakıldığına da tanıklık etmiştir. Haçlılar tarafından işgal edilince tüm Yahudi ve Müslümanların kılıçtan geçirildiğini de yaşamıştır (Gül, 2001: 53-4). Ama görülmektedir ki, Hz. Ömer ve Salahaddin-i Eyyûbî’nin Kudüs’ü fetih yöntemi, dağ gibi ateşlerin üzerine serinliği getiren saba yeli gibi olmuştur. Bu dönemlerde Kudüs, üç dinin de kutsal mekânı haline gelivermiştir.
ŞAM
Emeviye Camisinin duvarları şahitliklerini ifşa etmekten imtina etmez. Bugün “Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar (Nisa: 75),” duasının yapılacağı bir şehirdir Şam… “Bilâd-ı Şâm” aslında bütün bir Suriye topraklarını ifade etmektedir. Bilâd-ı Şam’da Osmanlı’nın nice aydını bulunmuş ve görev yapmıştır. Burası Arapların, Kürtlerin, Türklerin bir ümmet çatısı altında yaşamayı tecrübe ettiği bir coğrafyadır. Hıristiyanlar, Yahudiler, Süryaniler gibi inanç gruplarının da bu tecrübeye renk kattığını burada görebilmek mümkündür.
Bugün Şam’da Emeviye Camisinin hadis, tefsir, fıkıh dersleri kadim zamanların en parlak hâliyle sürdürülmemektedir. Ama bilinmelidir ki, bu çalışmalar her şeye rağmen yapılmaya devam etmektedir. Bombardımanların altından çıkan on yaşındaki çocukların bile beyine suresini ezbere okuması hem bunun delili hem de buradaki kadim kültür ve medeniyetlerin en somut göstergelerindendir.
Suriye topraklarında yer alan Halep şehri için “Gerekdür hamd idevüz rûz ile şeb / Haleb şehrin müyesser itdi ol Rab (Seyrî, Kaplan, 2015: 82)” ifadeleriyle Şair Seyrî, içten bir dua yapmaktadır. Bu duanın merkezinde Halep şehri vardır. Bu duayı bir daha Rabbimiz bu ümmete yapmayı nasip edecektir diye inanıyoruz.
BAĞDAT
Karakoç, Şam, Bağdat, Konya, İstanbul şehirlerinin birbirinden farksızlığından, birbirlerine kardeş olmasından bahsetmektedir. Son girdiği savaşta sahip olduğu birçok değeri kaybeden Bağdat’ın acaba Nizamülmülk’ün zamanından kalma bugün neyi kalmıştır? Şahitliklerimiz, Bağdat’ın harap olduğunu göstermektedir. Ayrıca burada Karakoç’un İstanbul-Bağdat-Şam’ı beraber zikretmesi tesadüf olmasa gerek (Karakoç, 2013: 664)… Onun için bu şehirler kardeş şehirlerdir ve İslâm medeniyetinin tamamlayıcı unsurlarıdır.
Eskilerin Moğolların Basra’yı işgalinden sonra söyledikleri “Basra’nın harap olmasından sonra” anlamına gelen “Bade harabü’l-basra” diye kullandıkları bir deyim vardır. Bugün bu deyimi hangi harap beldemiz için söylemiyoruz ki? Bade harabü’l-Basra, Bağdâd, Şâm, Kuds, Kahire, Kurtuba…
KAHİRE
Kahire, firavunlardan kalma bir şehir iken artık firavunların bile mumla arandığı bir dünyanın kapısını aralıyor. Ayrıca Kahire, bugün yüzyıllık firavun düzeninden sonra Hz. Musa’nın bir sadık takipçisi olarak gelen Mursi’nin cezaevinde kendini bulduğu Yûsuf’un masal şehridir… Kahire, Nil’den gelecek sıcak sellerin bulanıklığıyla temizlenmeye çalışıyor. Fakat temizlenecek takati de kendinde bulamıyor. Mısır, cezaevlerine Müslümanları doldurmakla meşguldür şimdi. Kendi aydınını cezaevlerine tıkmakla uğraşan bir ülkenin başta kendisi dâhil, bir başkasına verebileceği neler olabilir ki? Kendi kültürüne, geleneğine ve her şeyden önemlisi insanına küs olup bekayı dışarıda aramak, İslâm dünyasında ancak bir Mısır klasiği olabilir.
HORASAN’DAN KURTUBA’YA
Moğollar dünya sahnesine gelmeden Horasan diyarları en güzel günlerini yaşıyordu. Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Ahmed Yesevîlerin çıkış yeri, Hâfız’ın, Sadî’nin ilham kaynağı olmuş geniş bir coğrafya… Buhara’nın, Semerkand’ın, Belh’in yıldız şehirler olduğu bir çağın ilhamıdır Horasan… Karakoç, “Semerkant’tan kalkıp gelmiş erlerin gözüyle gör her yeri/Camileri mezarlıkları çeşmeleri ve sebilleri (Karakoç, 2013: 658).” derken aslında muhatabını İstanbul’da bir Horasan şehri olan Semerkant erenlerinin gözüyle dolaştırmak istemektedir. İrfanın ve hikmetin atların üstünde ovalardan, bayırlardan, dağlardan, tepelerden şehir şehir, kent kent işlendiği ve taşındığı bir yer olarak hafızalarda Horasan kalmıştır. Bugün buralarda yorgun şehirler, sıcaktan dudakları çatlamış çocuklar görüyoruz. Büyüyecek, serpilecek ve dünyaya haykıracak gibi durmuyor hiçbiri…
Kurtuba… Hükümran Endülüs’ün güzide şehri… Bereketin, hikmetin, irfanın sembolü… Bugün bu şehir Cortoba Katedraliyle anılıyor. İlk ve en büyük medeniyet yenilgimiz, İber’den sökülüp atıldığımız anlardan kalma hatıra bir şehir. Bugün yerinde yeller esiyor. Sadece okyanus rüzgârları estiğinde bize oranın eski hayâllerini “çil çil kubbelerin” haberlerini getiriyor. Necip Fazıl, Sakarya şiirinde “Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? (1977: 280)” derken gözünde tüllenen şehirlerden biridir Kurtuba… Bundan başka kazınmışçasına bir atılmışlığımız var oralarda. Unutulmamalıdır ki, Kurtuba, Batının bize karşı giriştiği en büyük ve başarılı temizlik operasyonudur.
İSTANBUL
İstanbul, Müslümanların aşkla-şevkle kendisine vurulduğu ve bunun kelimelerle izahatının imkânsız olduğu bir şehirdir. Şair Nedim, “Bu şehr-i Sıtanbul ki, bî-misl ü bahâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır (Nedîm, Macit, 2012: 92)” derken aslında sadece kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmiyordu. Necip Fazıl ise İstanbul’u “Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar / Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar (1977: 116)” mısralarıyla İstanbul’u mutluluklar şehri olarak tasvir etmektedir. Bütün İslâm dünyası, uzun bir dönem -ki durum hâlâ da öyledir- İstanbul’un tırnağına zarar gelmesini istemez. Hindistan’dan Fas’a, Somali’den Kırım’a kadar farklı ülkelerde yaşayan birçok Müslüman için İstanbul, kutsal bir “medine”dir. Bu “medine” öyle bir yerdir ki, Bizans’ın küllerinin, Tanzimat öncesi irfanının, dünya harb-i umûmîsinin acılarının üstünde durur. Hadisler ona işaret eder. Eyüp Sultan şehri tutar. Ulubatlı Hasan, surun üstünde bekler… Ayasofya, cami değildir. Ama caminin de ötesinde adeta bir komutan edasıyla Boğazdan geçmek için Marmara’dan gelen gemilere gözlerini dikmiş, şehri beklemektedir. Şehrin adeta bekçisidir Ayasofya…

SONUÇ
Bugün tarih sahnesinden Halep’in silinmeye çalışılması, Kudüs’ün, Şam’ın ve İstanbul’un üzerine saldırıdan farkı yoktur. Çalınmış şehirler listesine İslâm dünyası yeni bir şehrini de ekleme arifesindedir. Halep düşüyor. Halep’in düşüşü, daha dün birileri için mantıklı geliyordu. Unutulmamalıdır ki, Halep kimin eline geçerse geçsin, kaybeden İslâm dünyası olacak. Ferasetimiz ve tavırlarımız, bugün büyük güçlerin coğrafyamızda oynadığı oyunlardan maalesef bizi kurtulma pozisyonuna getirmiyor.
Bu savaşı kaybedemeyiz. Bunu kaybetmek demek, tarih sahnesinde uzun yıllar barbarlığın rakipsiz bir şekilde yalnız başına kalması demektir. İstanbul düşerse oyun biter. İstanbul’un düşmesinin yolu Halep’in, Şam’ın, Kudüs’ün düşmesinden geçiyor. İstanbul: Eldeki son şehir, son kale… İstanbul’u yitirmek istemeyen İslâm dünyası, yitik şehirlerini yeniden ele geçirmelidir.
İslâm dünyasında Sünni âlemin başsızlığı bu iğrenç planların da cabasıdır. Oysaki “Velâyet-i Fakih”, tek ses olarak Şii dünyanın enerjisini kontrollü bir şekilde yönlendirebilmektedir. Ama Sünni dünya bundan maalesef uzaktır. Sünni dünya, çırpınışlarını Yusuf el-Karadavî, Ali Karadağî gibi birkaç âlim üzerinden yapmaktadır. Bu da yeterli olmaktan uzaktır. Öte taraftan Müslüman Kardeşlerin anavatanlarında içinde bulunduğu şartlar, hareketin dünyaya bir söz söylemesini zorlaştırmaktadır. Bütün bu olumsuzluklar, Şii dünyasının ilerlemesine, Batının şehirlerimizi tek tek düşürmesine sebep olmaktadır.
Truvası ifşa olmuş bir düşman müptezelliğiyle karşı karşıyayız. İslâm beldelerinde Kur’an’ın, hadisin, sünnetin, fıkhın önüne anlaşılmaz bazı metinlerin geçirilmiş olması, çoğaltılarak ya da tercüme edilerek İslâm toplumlarına kurtarıcı metinlermiş gibi sunulması, asıl kurgunun öteki yüzüdür ve korkunç olan da budur. İslâm’ın yaşandığı ve daha güzel bir şekilde hayata tatbik edilmeye çalışıldığı bir Türkiye’nin bu tür faaliyetlerle düşürülmeye çalışılması, oyunun çok derinden yürütüldüğünü göstermektedir. Kutsal beldelerimiz düşerken “Fetih Suresi” okuma seanslarını sunan gruplar, aynı kılcallardan bu topluma sirayet etmeyi hayal etmektedir.
“Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı? (Tevbe: 70)” Ey Rabbimiz! Bize o şehirlerin haberleri ulaştı. Rabbimiz, bugün zaten biz, sana inananlar olarak nice harap olmuş şehirlerin kucağında zulümle, acıyla, küfürle yaşıyoruz. Bizi affet, bize acı. Rabbimiz! Tevbekârız ve ümitvarız…

KAYNAKÇA
El-Karadavî, Yusuf. (2010). Her Müslümanın Ortak Davası: Kudüs. İstanbul: Nida Yayıncılık.
Gül, Muammer. (2001). Müslümanların Kudüs’ü Fethi. Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. Şanlıurfa. S. 2. s. 47-58.
Kaplan, Yunus. (2015). Seyrî ve Halep Şehrengizi. Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi. İstanbul. S. 14. s. 67-92.
Karakoç, Sezai. (2013). Gün Doğmadan. İstanbul: Diriliş Yayınları.
Kısakürek, Necip Fazıl. (1977). Çile. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları.
Kula, Fikri; Güneş, Mehmet. (2016). Sezai Karakoç’un Şiirlerinde Medeniyet Şehri İstanbul’un Tarihî ve Manevî Unsurları. Turkish Studies International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic. Volume: 11. S. 10. Spring. s. 397-422.
Kur’ân-ı Kerîm. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları. http://www.kuranmeali.com. Erişim Tarihi: 18.12.2016.
Macit, Muhsin. (2012). Nedîm Divânı. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü Yayınları.
URL-1. (1972). “Anneler ve Kudüsler” Şiiri: Nuri Pakdil. Kaynak: http://www.antoloji.com. Erişim Tarihi: 19.12.2016.

Önceki İçerikYatağında Can Veren Bir Ümmet Olmayacağız!
Sonraki İçerikÇağların Vesikası