Ali KILIÇ

Davet; ancak kendilerine bir hayat tarzı olarak benimseyenlerin hayat boyu devam ettirebileceği, bir kutlu yoldur. Kişi daveti ve davetçiliği kendine bir hayat tarzı olarak benimsememiş, boş vakti olduğunda ya da denk geldiğinde ara sıra yapacağı bir hayırlı amel olarak görürse bu yolda yürüyemez, davetçi olamaz.

Davet yolu başında peygamberlerin olduğu kutlu bir yoldur. Dava Allah’ın davasıdır. Dolayısıyla herkese nasip olmaz. Büyük, şan ve şeref sahibi bir kişinin yanında çalışan ondan dolayı şeref kazanır. Sende Allah’ın davası için çalış ki şeref kazanasın. Bu kutlu yolun en zayıf ferdi olsan da davanın büyüklüğü ve sahibinin kudretinden dolayı izzet ve şeref sahibi olursun. Davet için ilim lazımdır ama her ilim sahibi davetçi olamaz. Allah bu yolu ona nasip etmez. Davet için hatiplik, takva lazımdır ama her hatip veya ehli takva davetçi olamaz.

Davet yolu ilk insan babamız âdemden günümüze kadar uygulanmış, büyük bir tecrübe birikimi olan bir yoldur. Bunun eğitimine, bilgisine sahip olmayanın, profesyonelce yapamayacağı, yapsa da birçok hatalar yapacağı bir alandır. Davet yapıyorum diyen nice kişilerin kalp kırdığına, gönül yıktığına şahit olmuşuzdur. Bir de bu kişilerin ‘dava Allah’ın davası bende görevimi yaptım, karşıdaki kişinin kalbinin kırılmasının bir öneminin yok’ tarzındaki anlayışları -ki bu davet fıkhına tamamen ters bir yol ve yöntemdir- yanlış bir anlayıştır. Birde karşıdakine eksiğini söylerken onu utandırmayı bir marifet görenlere ne demeli… Enes b. Malik küçüklüğünden beri Resûlullah’ın hizmetini görmüş ve “hata yaptığımda bana kızmaz, hatta görse bile başka tarafa bakar, görmemiş gibi yapardı.” diyor.

Daveti bir hayat tarzı haline getiren davetçiler, nasıl ki herhangi bir insanla iletişime geçen bir terzi, o kişinin elbisesine, ayakkabıcı ayakkabısına, berber tıraşına bakıyorsa, davetçide ‘acaba bu kişi ile nasıl ilgilenebilirim ve nasıl davet edebilirim?’ diye düşünür. Birde ilmini, bilgisini, takvasını, dinini adeta bir mal mülk gibi koruyan ve kimseye vermeyen, göstermeyen, tattırmayan kişiler vardır. Öyle ki kimse onların namaz kıldığını görmez, zekât verdiğini bilmez. İslâmî bir kimliği olduğunu en yakın iş arkadaşı, komşusu bile bilmez. Hatta davasını ailesine, öz kardeşine, çocuğuna bile götürmeyen Müslümanlar epeyce çoktur ve bu gerçekten büyük bir musibettir.

Müslüman sözden önce giyinişi, yürüyüşü, oturuşu, kalkışı, ahlâkı ve davranışları ile davetini yapar. Şu an dünyanın en çok Müslüman barındıran ülkesi olan Endonezya savaşla değil bu şekilde davetini güzel yapan Müslüman tüccarların vesilesi ile Müslüman olmuştur. Ama günümüz Müslümanları; Maalesef İslâm’ın ticaret hukukuyla değil, piyasa şartları ve kâra göre hareket ediyorlar. Sadece tüccarlar değil, esnaf, memur, işçi, işveren tüm mesleklerde Müslümanlar; İslâm’a göre hareket etmeyi gerektiren ve bedel isteyen sorumlulukları göze alamıyor. Dolasıyla camide, namazda Müslüman görünen birçok kişi, İslâm’a ihtiyacı olan kişilerin yanında liberal, kapitalist gibi görünüyor. Sonrasında ise bu insanlar neden dünya ve ahiretin kurtuluş reçetesi olan İslâm’a dönmüyor diyoruz. Eğer iyi, dürüst, adaletli, merhametli vd. tüm bu güzel özellikleri bizler günlük yaşantımızda göstermiş olsaydık belki çokta sözle davete gerekte kalmazdı.

Takva yani ruh olmadan yapılan bir davetin çokça bir etkisinin olmayacağını hepimiz biliyoruz. Yapmacık sözler, edebi kelamlar artık günümüzde her bilgiye rahatlıkla ulaşabilen insanı çokta etkilemiyor. Ama ehli takvanın ağzından çıkan sözün karşıdaki kişi o sözü ezbere bile bilse etkileyici olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Sözler ancak kalpten çıkınca diğer kalbe ulaşıyor. Akıllardan önce kalpleri kazanmamız lazım. Sadece anlatma ile değil yaşamımızla da örnek olmalıyız.

Ayrıca günümüzde kulaktan dolma bilgilerle davetçilik yapılamaz. Bilgi çağında yaşıyoruz. İnsanlar gerçekten onları ikna edecek ciddi deliller istiyorlar. Dolayısıyla “Bir ayette olsa onu tebliğ et”1 hadisi gereğince tebliğ edelim ama kesin bilgimiz olmayan yorumlar ve bizi aşan değerlendirmeler yapmayalım. Bildiğimiz ayetin, hadisin tebliğini yapalım. Birkaç ayet ve hadisle müçtehitliğe soyunmayalım. Davetin bir sanatı vardır. Bunu öğrenmeye çalışalım. İlk emri oku olan tek fikir ve dinin mensupları cahil kalamaz-kalmamalı. Ama öğrendiğimizi derhal sahada uygulamaya koymalıyız. Yoksa yıllarca okuyup bir türlü harekete geçmeyenlerden oluruz. Sahabenin birçoğu birkaç ayet ve hadis ile kıtalar fethetti, şehit oldu bu kutlu yolda.

Günümüzde en basit bir işi yapan kişi bile uzun kısa vadeli hedefler koyarken belli bir plan program çerçevesinde hareket edip, bütçesini verimli kullanırken, Müslüman davetçilerin hedefsiz ve programsız bir şekilde çalışması hatadır. Allah ne verdiyse anlayışı ile bu büyük hedefler gerçekleştirilemez. Bir araya gelinmeden güçleri birleştirmeden, tek başına her ferdin de yapamayacağı, altından kalkamayacağı zor bir iştir. Ama işi, aşı ve diğer dünyevi işler için hedefler koyup Allah’ın daveti için bunu yapmamak Allah için çokta endişeli olmadığının göstergesidir.

Son olarak; tüm bunlardan sonra davetin ardından duaya sarılmak gerekiyor. Resûlullah (a.s): “Ya Rabbim! İki Ömer’den biri ile dinine kuvvet ver.”2 diyerek dua etmiştir. Çok önemli işlerimizde her şeyi yaptıktan sonra Allah’a yöneldiğimiz gibi, davetimizde de Allaha yönelmemiz ve başarı talep etmemiz gerekiyor. Çoğu zaman bunu unutuyor ve önemsemiyoruz. Hidayeti ancak Allah verir. Ya ilahi! hidayetimizi artır, ayaklarımızı sabit kıl ve bizi, insanları yoluna yönlendirebilen birer davetçi kıl.

Kaynakça
1- Buhârî, Enbiyâ, 50.

2- Tirmîzî, Menâkıb, 18; bkz. Müsned 2, 25.