Dr. Fikret ÖZÇELİK[1]

İslâm dini Allah tarafından gönderilen ve her iki cihanda insanların saadetini hedefleyen son ilahi mesajdır. Bundan dolayı İslâm, kıyamete kadar geçerli olacak ve Hanîf olma özelliğini muhafaza edecektir.

Hz. Peygamber ve ashabı, canlarını ve mallarını feda ederek bu ilahi mesajı insanlara ulaştırmaya çalıştılar. O günden günümüze kadar bu uğurda çabalayan ve mücadele eden davetçiler bulunmuş ve bulunacaklardır.

Allah (c.c) (lütfu ve hikmeti gereği) Resûlünü tebliğden sorumlu tutmuş, neticeyi ise kendi takdirine bırakmıştır. Nitekim Allah (c.c) bir ayette şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir (1).”

Allah (c.c) bu ümmeti en hayırlı ümmet olarak nitelemiş; bunu da “iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek’’ vasfına bağlamıştır: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir (2).”

Allah (c.c) daveti en güzel söz olarak kabul etmiştir: “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir? (3)’’ bu ayetten hareketle davet ve tebliğde bulunan herkesin, en güzel söz sarf ettiği/edeceği anlaşılmaktadır.

 

Davet ve Tebliğ İlgili Rivayetler

Hz. Peygamber’in (sav) hayatı, davet ve tebliğ için vazgeçilmez bir numunedir. Ayrıca O (sav), davetçiler için birçok konuda yöntem belirlemiştir. Nitekim üç yıl gizli davet ile Mekke ve Medine’deki davet metodu kıyamete kadar canlılığını koruyacak mahiyettedir.

Şüphesiz davet ve tebliğ ile ilgili Hz. Peygamber’den (sav) birçok hadis rivayet edilmiştir. Ancak biz burada birkaç rivayete değinmekle yetineceğiz. Bu bağlamda konuyla ilgili bazı hadisler tahkik edildiğinde şunları söylememiz mümkündür:

  1. Davet ve tebliğ farzdır: Bilindiği gibi İslâm’ın birçok emri, farzı, vacibi, sünneti, haramı ve mekruhu vardır. Aynı şekilde kişinin imanı, takvası ve Allah’a yakınlığı bu emirlerle doğrudan ilişkilidir. İşte İslâm’ın emrettiği emirlerden birisi de “iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak” emridir. Nitekim bu emir “el-emri bi’l-ma’rûf ve’n-nehyi ‘ani’l-munker” olarak literatürümüzde yerini almıştır. Bu bağlamda konuyla ilgili rivayetler dikkate alındığında bu emrin vacip olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (sav) bir rivayette şöyle buyurmuştur: “Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama duanız kabul edilmez (4).” Başka bir rivayette: “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir (5).”

İlk rivayetten de anlaşıldığı gibi davet ve tebliğ, toplu cezayı da engellemektedir. Eğer ümmet günümüzde olduğu gibi genel olarak bir azap ve cezaya duçar olup duaları kabul edilmiyorsa muhakkak bu görevlerini yapmadığından kaynaklanmaktadır.

2.Davet ve tebliğ günahların affına vesile olur: Hz. Peygamber (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: Namaz, oruç, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak kişinin, eşine, çocuklarına ve komşusuna karşı yaptığı hataları siler (6).”

İyiliği emretmenin ve kötülükten sakındırmanın hataların affına vesile olduğunu gösteren bir başka rivayette de Ebû Saîd el-Hudrî’den nakledilen şu hadistir: “Yol ve sokaklara oturmaktan sakınınız.” Sahabeler: ‘’Ya Resûllullah! yol ve sokaklara oturmaktan vazgeçmemiz mümkün değil, çünkü lüzumlu işlerimizi orada konuşuyoruz. ‘’ dediler. Resûlullah (sav): “Vazgeçemiyorsanız ve mutlaka oturmak zorunda kalıyorsanız, o halde yolun hakkını veriniz” buyurdular. Bunun üzerine: ‘’Yolun hakkı nedir ki, ya Resûlullah?’’ diye sordular. Hz. Peygamber (sav): “Gözü haramlardan korumak, gelip geçene eziyet vermemek, verilen selâma mukabelede bulunmak, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma vazifesini yerine getirmek” buyurdular (7).

  1. Davet ve tebliğ en büyük cihaddır: Ebû Saîd el-Hudrî’den (r.a) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Cihadın en faziletlisi, zâlim sultanın karşısında hakkı ve adaleti söylemektir (8). ”
  2. Davet ve tebliğ toplumun helakini önler: Nu’mân b. Beşîr’den (r.a) rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu: “Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar: ‘Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz.’ dediler. Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse hem kendileri kurtulur hem de onları kurtarmış olurlar (9).”
  3. Davet ve tebliğ bir duruştur: İslâm düşüncesinde davet ve tebliğ salt sözlerden ibaret değildir. Bilakis yeri geldiğinde hikmet ve meşru dairesi çerçevesinde fiili faaliyet de ortaya konulmalıdır. Böylece Müslüman birey, duruşunu ve safını da belirlemiş olur. Eğer davetçi safını ve duruşunu belirlemezse Allah katından mesuliyetten kurtulamaz. Nitekim Hz. Peygamber, isrâiloğulları günahlara dalınca, âlimlerinin onları bundan nehyettiklerini, onların ise vazgeçmediklerini, buna rağmen âlimlerin onlarla aynı mecliste ve aynı sokakta oturmaya devam ettiklerini, iyiliği emir ve kötülüğü nehiy konusunda işi birbirlerine havale ettiklerini, beraberce yiyip içtiklerini, Allah’ın da kalplerini birbirlerine benzettiğini ve onları Dâvûd ve İsâ peygamberin diliyle lânetlediğini belirtmiştir (10). Rivayetten de anlaşıldığı gibi israiloğullarının bilginleri saflarını ve duruşlarını netleştirmedikleri için kınanmış ve Allah tarafından lanete maruz kalmışlardır.
  4. Davetçinin söz ve eylemi birbirine uymalıdır: Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü bir adam getirilir ve cehennem ateşine atılır. Bağırsakları karnından dışarı çıkar ve onlarla birlikte değirmen döndüren merkep gibi döner durur. Cehennem halkı onun yanına toplanırlar ve derler ki: ‘Ey filân! Sana ne oldu? Sen iyiliği emredip kötülükten nehyetmez miydin?’ O kişi de: ‘Evet, iyiliği emrederdim, fakat kendim yapmazdım, münkerden nehyederdim, fakat kendim yapardım.’ der (11).”

 

Kaynakça

1) Mâide Suresi, 67.

2) Âli İmrân Suresi, 110.

3) Fussilet Suresi, 33.

4) Tirmîzî, Fiten, 9, Hadis no: 2169.

5) Müslim, İman 20, Hadis no: 78.

6) Buhârî, Fiten, 17, Hadis no: 7096.

7) Buhârî, İsti’zân 2, Hadis no: 6229; el-Edebu’l-Mufred, s. 644, Hadis no: 1150.

8) Trimizî, fiten 13, Hadis no: 2174; Ebû Dâvûd, Melâhim 17, Hadis no: 4344; Nesâî, Bey’at 37, Hadis no: 4209.

9) Buhârî, Şerîke 6, Hadis no: 2493.

10) Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 5, Hadis no: 3713.

11) Buhârî, Bed’ül-halk 10, Hadis no: 3267.

[1] Öğretim Üyesi, Mardin Artuklu Üniversitesi, İslâmî İlimler Fakültesi.