“Muhakkak ki Allah, bir iş yaptığınız zaman sizin o işi en güzel, en mükemmel şekilde yapmanızı sever.” (Taberani, M.Evsat; Beyhaki, Ş.İman; Ebu Ya’lâ, Müsned)
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Bize sonsuz nimetler bahşeden rabbimize hamd olsun… Her hususta olduğu gibi ticaret alanında da bize en güzel örnek olan Peygamber Efendimiz’e salât ve selam olsun…
Rabbimiz, rızkımızı temin edecek birçok vesile bahşetmiştir bizlere. Müminler olarak bizler de -haram olmadığı sürece- çeşitli vesilelerle rızkımızı temin etmeye çalışır, onur ve izzetimizle hayatımızı idame ettirmenin yollarını arar, kendimiz ve ailemizin ihtiyaçlarını giderir hatta kazancımızdan bir kısmını hayır işlerine ayırır ve bir şükür vesilesi kılarız. Helal kazanç yollarından biri de meşru alanda yapılan yani herhangi bir harama dayalı olmayan ticarettir. Ancak şu bir gerçektir ki, ticaret en helal bir alanda dahi yapılsa, yapılan bazı hatalardan dolayı harama dönüşmekte, kazanç hedeflenirken nice manevi kayıplara sebebiyet verilmektedir. Bu nedenledir ki, temeli ayet ve hadislere dayalı olan “İslam Ticaret Ahlakı”nı tüm kardeşlerimiz çok iyi idrak etmeli ve hassasiyetle uygulamalı, hatta bu konuda çevresi için örnek bir insan olmalıdır.
Ticaret ahlakı deyince maalesef çoğu Müslüman kardeşimiz, işin, dükkânı besmele ile açmaktan veya helal olan şeylerin satışını yapmaktan yahut meşru bir işle iştigal etmekten ibaret olduğunu zannetmektedir. Ancak işin aslının hiç de böyle olmadığını her kurban bayramında tekrarlanan ve içimizi acıtan aşağıdaki örnek konuyu anlatmaya yeterlidir:
Bilindiği üzere kurban ibadetini yerine getirirken, kurbanlığın herhangi bir organını satmak veya gelir temini için kullanmak kurban sahibi için caiz değildir. Kurbanın derisi de böyledir. Ancak kurban kestiren bazı kardeşlerimiz buna dikkat etmediği gibi kasaplarımız da -bu konuda müşterileri uyarmak bir yana- menfaatleri icabı yaptıkları yanlış bir uygulama ile hem kurban ibadetine halel gelmesine neden olmakta hem de kazançlarına haram karıştırmaktadırlar. 1 Eylül 2017’deki kurban bayramında da şahit olduğumuz gibi kasaplarımız, hayvanın derisini alıp götüreceğini söyleyen müşteriye ayrı, deriyi kasaba bırakacak olan müşteriye de ayrı bir kesim ücreti söylemektedir. Dürüstlüğüne güvendiğimiz ve sevdiğimiz bazı kardeşlerimizin dahi bu vb hataları yapması bizi ayrıca üzmekte ve ticaret ahlakı üzerinde bir kez daha düşünmemize neden olmaktadır.
Burada sorulması gereken soru şudur: Önceliğimiz, gözümüzde büyüttüğümüz maddi çıkarlarımız mıdır yoksa Rabbimizin ve Peygamberimizin bize öğrettiği dinimizin prensipleri midir? “İslam Ticaret Ahlakı”nın önemi işte burada açığa çıkmaktadır. Bu ahlak, her şeyden önce bize dinimizin prensiplerini, yani Allah’ın rızasını öncelemeyi, dünyevi çıkarları bunun önüne geçirmemeyi, “önce meşruiyet ve ahlak, önce uhrevi kazanç, önce Rabbimin rızası, önce Peygamberimin sünnet-i seniyyesi… daha sonra para, daha sonra dünyalık kazanç” diyebilmeyi öğretmektedir. Toplumumuzda ticaretle uğraşan kesimin nispeten çok olduğu ancak İslami açıdan bilgisizliği, ahlaki açıdan ise yetersizliği dikkate alındığında konunun önemi daha da artmaktadır.
Bu hususta güncel iki önemli esere dikkat çekmek istiyoruz: Biri, Nida Yayınları tarafından hazırlanan Ticaret Risalesi, diğer ise Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan Helal Kazanç Helal Tüketim adlı iki kitapçıktır. DİB’in yayınladığı kitap on ayrı yazar tarafından kaleme alınan çok değerli makalelerden oluşmakta, daha çok helal kazançtan, helal lokmadan bahsetmekte ve konunun teorik yönlerini temel kaynaklarımız açısından ele almaktadır.
Nida’nın yayınladığı Ticaret Risalesi ise özellikle ticaret, yani alışveriş merkezli olarak konunun pratik yönlerine değinmekte, somut tavsiyeler içermektedir. Sade ve akıcı bir üslupla yazılan ve bir çırpıda okunabilecek olan bu kitapçığı özellikle ticaretle iştigal eden tüm esnaf kardeşlerimizin defalarca ve altını çizerek okumasını tavsiye ediyoruz. Zira iyice düşünmemiz ve verdiği müjdenin büyüklüğünü zihnimize yerleştirmemiz gerekir. Bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
“Dürüst ve güvenilir olan Müslüman tacir, kıyamet günü peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle birlikte olacaktır.” (Tirmizi, Sünen, 1209; Darimi, Sünen, 2542)
Hangi tacir kardeşimiz bu büyük müjdeye kavuşmak istemez ki! Allah şahit ki, ancak dünyaya tapan, serveti hayatının biricik amacı kılan ve Allah’ı, ahireti, hesabı, cenneti ve cehennemi unutmuş olandan başkası bu müjdeye kayıtsız kalamaz! Hakiki mümin para kazanayım derken ahiret saadetini kaybedemez… Maddi kazançlarını manevi kayıplara çeviremez… Çünkü onun kazanç, başarı, kâr anlayışı da; kayıp, iflas, zarar anlayışı da Kur’ân’a ve Sünnet’e dayalı bir anlayıştır. Birilerinin yalan-dolan, hile ve sahtekârlık karıştırarak, İslami prensipleri dikkate almayarak elde ettiği sözde “kazanç”ın, hakikatte kocaman bir “kayıp” olduğunu çok iyi bilir mümin kardeşimiz. Zira onun hayata dair değerlendirmeleri bu dünya ile sınırlı değildir. Hayat ötesi gerçek bir hayat olduğunun, ebedi bir âlemin kendisini beklediğinin farkındadır… Varsın bunun farkında olmayanlar, ahireti umursamayanlar üç-beş kuruş fazla kazanmak uğruna ahiretlerini kaybetsinler, ama mümin böyle yapamaz…
Mümin, kazancını kayba çevirmez. O iki dünyalıdır… Biri muvakkat, kısa, fani; diğeri ise sonsuz, ebedi ve hakiki… Bu yüzden mümin, “hem kazan hem kazan” anlayışına sahiptir: Helal iş yap, ticaretine haram bulaştırma, ibadet aşkıyla en güzel şekilde, ihsan ve itkan ile iş yap; rabbine, kendine, ailene, ülkene ve davana karşı sorumluluklarını ihmal etme ki çifte kâra ulaş, dünyada da kazan ahirette de kazan…
Kazancına azıcık dahi olsa haram bulaştıran, karnına haram lokma girenlerin haline dair nebevî işaretler sanki günümüz Müslüman toplumuna işaret ediyor… Duası kabul olmayan, ibadetinden zevk almayan, manevi hazlara ulaşamayan, mümin de olsa, İslam davası da gütse, dava sloganları da atsa adeta maddeden ibaret kalmış, maneviyatını yitirmiş, motivasyonlarını kaybetmiş insanlar topluluğu… Zira üstüne basa basa şöyle uyarıyor Efendimiz (s.a.s.):
“Ey insanlar! Hiç şüphe yok ki Allah tertemiz ve güzeldir, temiz ve güzel olandan başkasını da kabul etmez. Bu nedenle Allah peygamberlere emrettiği şeyleri müminlere de emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey peygamberler! Temiz ve güzel şeylerden yiyip için, salih ameller işleyin! Zira ben yaptığınız her şeyi bilmekteyim.”(Müminûn, 51) “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve hoş olanlarından yiyiniz ve yalnız Allah’a ibadet ediyorsanız, O’na şükrediniz.”(Bakara, 172). Bir kimse uzun seferlere çıkar, saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir hâlde ellerini semaya kaldırarak “Ya Rabbi, ya Rabbi!” diye dua eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, hâsılı haramla beslenmiş durmuş… Böyle bir kimsenin duası nasıl kabul edilir?”(Müslim, Zekât, 19; Tirmizî, Tefsir,3; Ahmed b. Hanbel, 2/328)
Bir diğer hadis ise şöyledir: “Şayet alıcı ve satıcı doğru konuştu, mallarının kusurlarını ve değerini olduğu gibi açıkladılarsa alışverişleri kendilerine bereketli olur. Malın ayıbını ve fiyatını gizlediler ve yalan söyledilerse, belki para elde ederler fakat alışverişlerinin bereketini yok ederler.” (Buhâri, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)
Rabbimiz hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de ticareti helal kılmış (Nisa, 29; Bakara, 275), hatta O’nun bahşettiği lütfu kereminden yani bizim için yaratmış olduğu nimetlerden nasibimizi arayalım diye ibadetin ardından hemen yeryüzüne dağılmamızı ve çalışmamızı emretmiş (Cuma, 10), bir işi bitirdiğimizde bir başka işe koyulmamızı ama her an O’nun zikri ile hemhal olarak yaşamamızı (İnşirah, 7-8), halkın içinde de olsak hep Hakk ile olmamızı yani hiçbir işimizde O’nun rızasına muğayir hareket etmememizi öğretmiş ve böyle yaşayanları “Yiğitler” olarak tavsif etmiştir: “Onlar öyle yiğitlerdir ki, uğraştıkları ne bir ticaret ne de alışveriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamaz. Çünkü O yiğitler kalplerin ve gözlerin hayretle donup kalacağı bir günün azabından korkarlar.” (Nur, 24/37)
Suyûtî’nin Camiu’s-Sağir’inde naklettiği bir rivayete göre “Rızkın onda dokuzu ticarettedir” buyuran ve kendisi de hayatında ticaretin en güzelini, en dürüstünü, en kârlısını yapmış olan Allah Resûlü (s.a.s.)’in yolunda yaşamak ve müjdelerine ulaşmak isteyen her tacir ve esnaf kardeşimize düşen görev; İslam’ın tüm amelî ve ahlaki prensiplerine bağlılığı, güler yüzü, müsamahası, dürüstlüğü, sadakati ve fedakârlığı ile çevresine örnek bir insan olmasıdır. Zira unutmamalıdır ki, en büyük davet ve tebliğ, “söz”le değil “öz”le yapılan, yaşanarak gösterilendir.
“Ey tacirler! Muhakkak ki, kıyamet günü tacirler, fâcirler olarak diriltileceklerdir. Ancak Allah’tan korkanlar, dürüst olanlar ve doğru söyleyenler müstesnadır.” (Tirmizî, Büyu’, 4).

Yrd. Doç. Dr. Ahmet AKBAŞ