“Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!

Ben ki, kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim ne kalem tutuyor ne de silah!

Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!

Ben ki, saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim! Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!

Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!

Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında?

Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?

Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!

Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?

Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!

Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış…

Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı?

Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye; “Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mümin kullarına yardım et!” diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor…” Şehit Şeyh Ahmet Yasin

Evet, böyle haykırıyordu Şehit Şeyh Ahmet Yasin, tüm ümmetin suskunluğunu, duyarsızlığını ve umursamazlığını. Böyle şikâyet ediyordu bizleri Rabbine. Böyle dile getiriyordu kalbindeki hüznü.

Onlar ve onun yolundan giden şehitler, tevhidi, ümmetin kurtuluşunu, ilâ-i kelimetullâhın yeryüzüne hâkimiyetini, umursamayan tüm Müslümanlara rağmen inandıkları davalarından vazgeçmediler, taviz vermediler, sağa sola bakıp birileri var mı demeden ben varım dediler ve bu şahitliklerini şehadetle süslediler. Çünkü onlar tevhidi gereği gibi anladılar, dilleri La İlahe İllallah derken yaşantıları da buna şahitlik etti.

Biliyordu Şeyh Ahmet Yasin Kudüs’ün Allah katındaki değerini, biliyordu yüce Rabbinin emanetini. Bildiği için “Nemrutların karşısında İbrahim olmak için sağlam bedene değil, sağlam yüreğe ihtiyaç var.” deyip hasta bedenine aldırmadan kutsal belde Kudüs için şehadete kavuşuncaya kadar mücadelesine devam etti. Hem de tüm dünya Müslümanları onların sesini duymaz, onlara yapılan zulmü görmezken. Ama hüzün dolu kalbiyle “Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!” diyordu.

Biliyordu Kafkas dağlarının yiğit komutanı Şamil Basayev dini için, vatanı için, namusu için cihat etmenin gerekliliğini. İşte bunun içindi tüm çaba ve gayreti. Şahit olarak yaşayıp şehit olarak Rabbine kavuşmak içindi Çeçen dağlarını mesken tutması. Tüm sevdiklerini, rahatını, ayağını ve sonunda canını feda etmesi.

Ama o da Müslümanların duyarsızlığından mustaripti, o da hüznünü dile getiriyordu şu sözlerle “Eğer Allah’ın çağrısı ve tehdidi bu insanların kalplerini titretmediyse benim, yani Rabbine karşı son derece zayıf ve aciz olan Şamil’in onlardan bir yanıt beklemesi yanlış olur.” diyordu. “Moskova’ya 150 askerimle girdim. 2 gün içinde 2 bin kişiyi rehin aldık. O gün 3 savaş uçağını düşürdüm, dünya ayağa kalktı. Rusya 46 bin Çeçen çocuklarını katlederken sözde Müslümanım diyenler neredeydiniz? Benim ne yaptığımı Allah bilir, ben bir generalim ve halkım için cihat ettim.” Yine “Müslümanlar sigaraya verdikleri bir günlük parayı, cihada verselerdi Rusya’yı haritadan silerdik.” sözleriyle Müslümanların duyarsızlığından yakınıyordu.

Yıllarını Çeçen dağlarında Rusya’ya karşı cihat ederek geçiren yiğit komutan Kudüs sorumluluğunu da unutmuyordu “Bizim kendi problemlerimiz ne kadar çok olursa olsun, tüm Müslümanların tek amacı Kudüs’ün kurtarılması olmalıdır. Bundan dolayı Çeçenistan’daki savaş bizi Kudüs’ün sorumluluğundan uzaklaştırmıyor.” “Bu savaş tüm Müslümanlar kurtarılıncaya kadar sürecek. Nihai hedef Kudüs’ün Siyonist işgalden kurtarılmasıdır.” diyerek tek derdinin yalnızca kendi vatanı olmadığını, tüm Müslümanların kurtuluşu için çalışacağını ama yüce Rabbimizin emaneti olan Kudüs’ün özgürlüğü ise onun için en yüce hedefi olduğunu tüm dünyaya haykırıyordu.

Biliyordu 21. Yüzyılda Mısır’ın Yusuf’u olan Muhammed Mursî, Hakk’ı haykırmanın bir bedeli olacağını işte bunun için idam kararı yüzüne okunduğu zaman “Allah bize yeter.” diyerek batıla meydan okuyordu. “Biz çocuklarımıza, babalarının ve atalarının zulmü kabul etmeyip, fesatçıların isteklerine asla ve asla boyun eğmediklerini ne dinlerinden ne vatanlarından ne de meşruiyetten asla vazgeçmeyecek kişiler olduklarını öğretiyoruz.” diyerek Müslümanın izzetini gösteriyordu.

Dava arkadaşı, yol arkadaşı olan Mehdi Akif ise “Hayatımın hapiste geçen süresi dışarıda geçenden daha fazla. Allah için olduğundan şikâyetçi değilim ama ümmetin sessizliğinden, zalimlerle iş birliğinden huzursuzum.” diyerek şikâyetini dile getiriyordu.

Biliyordu Bosna Hersek’in bilge kralı Aliya İzzet Begoviç İslâm ile yücelmenin ne demek olduğunu, bunu bildiği için de “Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için, gökyüzünün öğrencisi olmak lazım.” diyordu. Tüm dünya karşısındayken, zor şartlara rağmen taviz vermedi dininden ve vatanından. Savaşta da barışta da Allah için dik durdu eğilmedi “Benim için yeryüzünde iyi, güzel ve doğru ne varsa onun adı İslâm’dır.” diyerek “Hayat inanan ve salih amel işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur.” deyip gökyüzünün öğrencisi olduğunu gösteriyordu.

Ama o da “İslâm güzel de Müslümanlar bunun neresinde.” diyor “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” diyerek hüznünü ve şikâyetini dile getiriyordu.

Şehit Seyyid Kutup ise Müslümanların içinde oldukları gafleti şu sözleriyle dile getiriyordu. “Amerika’dan nefret ediyorum ama Amerika’nın vicdanına sığınan Müslümanlardan daha çok nefret ediyorum.” “Acaba Müslümanlar nasıl zevkle yiyip içiyorlar, nasıl rahat uyuyorlar? Din kardeşleri en aşağılık, en rezil insanların ellerinde en kötü işkenceleri görürken, çeşit çeşit zillete layık görülürken.”

Evet, tüm şehitlerimizin hüznü, şikâyeti yine bizler içindi. Bizler için üzüldüler, bizler de kurtuluşa kavuşalım diye hüzünlendiler. Onlar tevhidi gereği gibi anladılar ve bunun gereğini hayatlarında yaşayarak bizlere gösterdiler. Onlar “O gün birtakım yüzler vardır ki, nimet içinde mutludurlar. Yaptıklarından dolayı hoşnutturlar. Yüksek bir cennettedirler.” (Gâşiye, 8-10) müjdesine nail olabilmek için Allah yolunda çektikleri sıkıntılara sabrettiler, direndiler ve kazandılar. Biliyorlardı ki, Efendimiz (sav) “Ayakları, Allah yolunda tozlanmış bir kula cehennem dokunmaz (Buhârî).” demişti.

Onlar istiyorlardı ki, Müslümanlar vehn (dünyevileşme) hastalığından kurtulsun, onlar istiyorlardı ki, Müslümanlar tevhidi gereği gibi anlasın, yaşasın ve yaşatsın, onlar istiyorlardı ki, Müslümanlar bu gaflet uykusundan artık uyansın.

“Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin…” (Nisa, 136)