Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler saymayın. Hayır, onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.

Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir. 

Onlar, Allah’tan bir nimeti, bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah’ın müminlerin ecrini boşa çıkarmadığını müjdelemektedirler.” (Ali İmran, 169-171)

Filistinli koğuşta herkes çember olmuş vaziyette Musa isimli gencin billur gibi sesinden bu ayetleri dinliyordu. Dinlerken herkes yürekten gelen bir samimiyetle Seyfullah Beyin birazdan ereceği makamı diliyordu. Şehitlik makamı…

O öyle bir makamdı ki onun hasretiyle gönüller yanıp tutuşuyor, erenler eriyor, kalanlar da sıralarını bekliyordu. Her gün sırf rahatsızlık vermek adına çirkin ve Allah’a, Kur’an’a dil uzatıcı kelimelerden oluşan şarkıları açıp sesini yükselten gardiyanlar sus pus olmuştu. Musa öyle içten okuyordu ki koridorda dolaşan gardiyanlar birbirlerine bakıp içlerinden geçenleri bakışlarıyla okumaya çalışıyordu. Onlar da biliyordu, Seyfullah Beyin idam edileceğini. Gardiyanlardan zayıf sıska olanı iyi derecede Arapça bildiği için ayetlerin manasını anlayabiliyordu. O yüzden fazla dinlemeye dayanamayıp koridoru terk etti.

Mahmud Amca ise uzun beyaz sakalları ıslanana kadar hüngür hüngür ağladı. Sanki üzerlerine her zamankinden ayrı ve daha farklı bir sükûnet inmiş, melekler etraflarını sarmış gibiydi.

Kur’an bitip, “Sadakallahul azim” diye kapattıktan sonra herkeste bir suskunluk başlamıştı. Şimdi konuşan sadece gözyaşlarıydı.

Mahmud Amca uzun bir müddet ağladıktan sonra gözyaşlarını eline yüzüne sürüp koğuştakilere de tavsiye etti.

– Gözyaşlarınızı olabildiğince her yerinize sürün. Zira onlar kıyamet gününde sizinle ateşin arasında bir perde olacak inşallah. Sonra Seyfullah beye dönüp.

– Çok güzel bir mertebeyle aramızdan ayrılıyorsun evlat. Sen sözünü yerine getirdin. Mescid-i Aksa uğruna canını hiçe saydın, Allah da sana şehadeti nasip ediyor. Bizler de yakında arkandan geleceğiz. Umarız şehadet bize de nasip olur.

Hep bir ağızdan “İnşallah” diye bir söz yükseldi. 

Seyfullah Bey lal olmuş gibiydi. Birazdan ölüme gidecek bir insan nasılsa o da öyleydi. Ölümden asla korkmuyordu lakin amelleri için üzgündü. Keşke elimden gelenin daha fazlasını yapsaydım diye bir pişmanlığı vardı.

Ailesini son mahkemeden sonra bir daha görmedi. Lakin onlara söylemek istediği şeyleri bir mektuba yazıp bir gün çıkarsa ulaştırması için Mahmud Amcaya bırakmıştı. 

Gece boyunca hiç uyumamış hep secde halinde sabahlamıştı. Gönlü heyecan doluydu. Birazdan Rabbine kavuşacaktı. 

Kalktı… Koğuştaki arkadaşlarıyla tek tek sarılıp helallik istedi. 

Ve gardiyanın, “Hazır mısın?” sesi yüreklere farklı bir acı düşürdü.

Başını dik tutup “Hazırım” dedi. Önce beyaz bir elbise giydirildi, sonra iki gardiyanın kollarına tutup içerden çıkarmalarıyla adım atmaya başladı Seyfullah Bey şehadete… Son bir kez daha arkasına dönüp kardeşlerine baktı, tebessüm ederek. Üzülmeyin, rüyamda Rasûlullah’ı gördüm, beyaz bir at üzerindeydi. ‘Sen üzerine düşeni yaptın, şehitlik sana kutlu olsun’ dedi, diyerek herkesin yüreğini serinletti. Ve gözlerini yumup devam etti kalbinde atan bir sesle, “Rabbim sana geliyorum.”

Parmakla sayılabilecek kadar az kişinin olduğu bir yere getirildi. Orta kısımda bir dar ağacı ve üstünde sallanan kalın bir ip… Hapishanenin avlu tarafına benziyor ama daha önce görmediği bir yerdi burası. Gardiyan onu celladın eline teslim edip geri çekildi. Seyre gelen zalimlerin yüzünde kahpece bir tebessüm dalgalanıyordu. Seyfullah Bey dar ağacına çıkarılıp boynuna ip geçirildikten sonra yanına maksat adet yerini bulsun misali Hıristiyan bir keşiş yaklaştı ve ona kelimeyi şehadeti telkinde bulundu.

Seyfullah Bey bu dindar müftünün yüzüne bakıp güldü.

– Sen de bu tiyatronun son figürü müsün? Ben bu kelimeden dolayı idam ediliyorum. Sense bu kelimeyi bana telkin ederek maaş alıyorsun.

İşte o sırada içerde birbirlerine haber veren Filistinli mahkumlar hep bir ağızdan koğuşlarında tekbir ve hamdler getirmeye başladılar. Bu müthiş bir sesti. Zalimler neye uğradığını şaşırmış bir vaziyette birbirlerine bakarken askerler etrafı kuşatıp güvenlik önlemleri almaya başladılar. “Allah’u Ekber ve lillahil hamd”

Sesler o kadar gür ve şiddetliydi ki orada hazır bulunanlar neredeyse kapıları kırıp esirlerin hücuma geçeceğinden korktu. Seyfullah Bey de tekbirleri cevapsız bırakmadı.

Nihayet rütbeli olanlardan birinin işaret vermesiyle cellat Seyfullah Beyin ayağı altındaki kürsüye yaklaşıp ayağını kaldırdı ve tam kürsüyü devirecekti ki bir ses solukları kesti. 

– Duruuuun!

Nefeslerin tutulduğu o korkunç anda, aniden bir adam çıkageldi ve Seyfullah Beye doğru koştu. Cellâtlara durun dedi ve Seyfullah Beyin yanına yaklaşıp görevlilerden boynundaki ipin çıkartılmasını istedi.

Şaşkın ve öfkeli gözlerle kendisine bakan rütbeli kişilere de izin kâğıdını gösterip hapishane yetkililerinden haberli geldiğini gösterdi.

Seyfullah Beye yaklaşarak, titrek bir sesle: “Ey kardeşim! Ey benim canımın diğer yarısı. Yetkililerden de izin alarak geldim. Sadece bir cümle yazacaksın, sonra kendin ve ailen için istediğine nail olacaksın. Remzi Bey daha Seyfullah beyin cevabını beklemeden, hemen dosyayı getirdi ve: “Ben Hata ettim. Özür diliyorum!” diye yazacaksın, hepsi bu kardeşim… Seyfullah Bey o ışıl ışıl parlayan gözlerini kendisi için çabalayan merhametli ve şefkat dolu abisine bakıp yüzünde farklı bir ifade ile tebessüm etti.

– Yazmaya başla abi. “Ben kesinlikle ebediyen silinmeyecek bir yalan ve utanç lekesi karşılığında rezil bir hayatı tercih edemem!”

Remzi Bey çaresizdi, günlerce kardeşini nasıl kurtaracağını düşünüp sonunda yönetimle konuşarak özür dilemesi için onu ikna edeceğini söylemişti ama o ikna olmuyordu.

Remzi bey gözyaşlarını tutamayıp:

– Ölüme gidiyorsun ölüme! Diye sesi titredi:

– Allah yolunda ölüm ancak ebedi bir hayatın şehadet kapısıdır abi. Ne güzel bir ölümdür bu ölüm.

Ve işaretle gelen bir mesajdan kelime-i şehadeti getirip hayata gözlerini yumdu Seyfullah Bey…