Öğlen uykusundan yeni uyanmıştım. Uykulu gözler ile çadırlarımızın bulunduğu yere doğru ilerledim. Güneşin yakıcı sıcaklığı ağaçların yeşil yapraklarından savrulan serin rüzgârı önce ısıtıyor sonrasında ise bir tokmak gibi yüzüme vuruyordu. Bu durum susuzluğumu daha da arttırmıştı. Mataramın dibinde bulunan son su damlalarını yudumlamak istedim. Fakat rüzgâr misali güneşin sıcaklığından nasibini alan bu damlalar, dilimdeki susuzluğun katlanmasına neden olmuştu. Hayatımda ilk defa o an, susuzluğun ne olduğunu gerçek manada hissetmiştim. Hissettiğim aslında sadece kendi susuzluğum değildi. Dünya üzerinde susuzluk ile mücadele eden milyonlarca mazlum insanın haykırışlarıydı. Bu haykırışlar göz yaşlarına dönüşmüş ve yüreğime doğru damla damla akmaya başlamıştı. İşte o an Rabbime şükrettim ve susuzluk ile imtihan edilen kardeşlerim için dua ve niyazda bulundum.

Zihnim ve kalbimde oluşan sahra çöllerindeki kum fırtınaları arasında susuzluk ile mücadele ederek savrulurken, kamp sorumlumuzun bizlere seslenmesi ile irkildim ve hemen yanına doğru gittim. Susuz, aç, bitkin ve yorgun bir vaziyetteydim. Zorlu bir görev vardı ve bu göreve sadece gönüllü fertler alınacaktı. Gönülsüz olanlar ise çadırların başında bekleyerek göreve gideceklere hem duada bulunacak hem de tehlikelere karşı çadırları muhafaza edeceklerdi. Kamp sorumlumuz işaret parmağı ile bir dağın zirvesini göstermekteydi. Gözlerimizin görme yetisi işaret edilen dağı görmekte zorlanıyordu. Belki de görmemizi engelleyen susuzluğumuz ve yorgunluğumuzdu. Kamp sorumlumuz görevin mühim ve zorluklar ile dolu olduğunu söylerken görevin mahiyetinin ne olduğunu açıklamamıştı. Gönüllülerden tam bir itaat ile kendisine bu zorlu görevde yoldaşlık etmelerini istemişti. İşte o an nefsim ile baş başa kaldım. Geride kalıp dinlenerek gidenler için dua ve niyazda bulunmak gibi kolay bir seçenek vardı önümde. Nefsim bu seçeneği tercih etmem için hırsla beni hırpalamaktaydı. Ama bu sefer kararlıydım ve nefsime yenik düşmeyecektim. Sorumluma tam bir itaat, Rabbime ise sonsuz bir teslimiyet ve tevekkül ile yola koyulmalıydım. Gönüllü olmak için parmağımı kaldırdığımda, benim dışımda on yedi kardeşimin de parmak kaldırdığını gördüm. Bu manzara bedenimdeki yorgunluğumu almıştı sanki. Bu zorlu görevde yalnız değildim. Fedakâr ve vefakâr dava kardeşlerim de benimle omuz omuza yürümek üzere gönüllü olmuşlardı.

Yola koyulmadan önce sınırlı erzağımızdan patates ve soğanımızı ateşte pişirerek yedik. İlk defa patates ve soğan dilimde tarifi imkânsız bir damak tadı oluşturmuştu. Belki de bu güzel tat çıkacağımız zorlu yolculuğun bir bereketiydi. Artık hazırdık… Üzerimize sadece yolculuk esnasında işimize yarayabilecek eldiven, kafa feneri ve yemek için birkaç adet hurma almıştık. Zaten bundan daha fazla seçeneğimiz yoktu. Çadırlarımızın başında bekleyecek olan kardeşlerimiz ile vedalaşarak hemen yola koyulduk.

Yolculuğumuz çetin bir yolculuktu. Engebeler, çukurlar, yokuşlar, akrep ve yılanlar yol üzerinde bizleri beklemekteydi. Çünkü, aslında bu davet ve cihat yoluydu. Bu yolun güllük gülistanlık olması sünnetullaha aykırıydı. Nitekim bizler kendimizi fedakâr birer mücahit olarak gören İslam davetçileriydik. Dillerimizden süslü cümleler hiç eksik olmazdı. Kalplerimiz iman nuru ile apaydınlıktı. Pes etmek, davet yolundan geri dönmek kitabımızda yoktu bizim. Çünkü biz her an ve zamanda; ‘‘Gayemiz Allah, Önderimiz Resulullah, Anayasamız Kuran, Yolumuz Cihad, Allah Yolunda Ölmek En Büyük Arzumuz’’ diye haykırıp sloganlar atan büyük mücahitlerdik. Haykırışlarımız gökleri titretiyor, amelimiz ise bir ceviz kabuğunu dahi dolduramıyordu. Bu nasıl bir tezatlıktı ya Rab! Biz kimdik? Kimi örnek edindik? Ve nereye doğru ilerlemekteydik?

Yolculuğumuz devam ederken zemini kaygan ve engebeli bir tepe çıkmıştı karşımıza. Belki de bu, yolculuğumuzdaki ilk zorlu engeldi. Tepeden aşağı inerken göstereceğim en ufak dikkatsizlik hem beni hem de önümde yürüyen dava arkadaşımı uçuruma sürükleyebilirdi. Bunun yanı sıra bu dikkatsizlik ardımdan gelen ve adımlarımı izleyen kardeşimi ise ümitsizlik çukuruna iterek uçuruma düşmekten daha beter bir hale koyabilirdi. Üzerimde ağır bir mesuliyet, önümde çetin bir engel, zihnimde ise Rabbimin rızası ile süslenmiş nihai bir zafer ümidi vardı. Ne olursa olsun kararlıydım ve pes etmeyecektim. Aşağı doğru küçük adımlarla inmeye başladık. Engeli yarılamıştık ki dört kardeşimizin vazgeçip geri döndüğünü söylüyordu yanık bir ses tonu… Biran duraksadık. Bu duraksayış kimisi için yürüdükleri yolu sorgulamaya sebep olmuştu. Bende ise duraksamanın tek sebebi vardı; geri dönen kardeşlerim adına hissettiğim derin üzüntü… Yarıladığımız engeli aştığımızda sayımız on üçe inmişti. Sayımızın azalmasından dolayı üzülmüş, en az sıyrıklar ile engeli aştığımız için sevinmiştik. Haberimiz yoktu ama biraz sonra sevincimiz daha da katlanacaktı. Gösterdiğimiz sabır ve sebattan dolayı Rabbimizin bizlere verdiği ilk nimet, derin dondurucudaki buzlu sudan dahi daha soğuk olan buz gibi bir nehri önümüze sermesiydi. Nehirden kana kana su içtik ve abdest aldık.

Ya Rabbi sen ne kadar da yücesin! Dardaydık, daralmıştık ve yolun çetinliği kayıplar vermemize neden olmuştu. Tüm bunlara rağmen pes etmemiş ve davet yolundan geri dönmemiştik. Bizi pes edenler zümresine dahil etmeyen sensin. Bu başlı başına senden bize yüce bir nimet… Bizler bu nimete karşı şükrümüzü hakkıyla ifa etmemişken, dergâh-ı izzetinden yeni bir nimet daha verdin. Ben, güçsüz ve zayıf bedenimi nasıl olurda senin uğruna feda etmem! Ben, nimet olarak verdiğin ailemi, çocuklarımı ve zamanımı nasıl olurda şükür babında senin rızan için kurban etmem! Canım, malım, zamanım, ailem ve çocuklarım bu dava için feda olsun Ya Rab! Feda olsun Ya Rab! Feda olsun Ya Rab!

Saatlerce engebeli yollardan engel ve sıkıntıları aşa aşa yürümüştük. Ayaklarıma kara sular indi tabirini o gün gerçekten de hissetmiştim. Yolculuk esnasında bizi yolumuzdan engellememesi kaydı ile ara ara dinleniyorduk. Fakat yol o kadar çetin ki azıcık dahi olsa dinlenme kabul etmiyor. Bu yolda dinlenmek istediğin her an, büyük felaketlere neden olabiliyor. Sen bu dava uğruna söz vermiş mücahit bir fertsin. Davet yolu dinlenme kabul etmez. Dinlenmeyi ahirete bırakmalısın. Ey mücahit! Rabbinin rızası ile yürü… Yürü ki ardından nesiller gelsin. Yürü ki sebat ve kararlılığın ile mümin gençler iman nuru ile filizlensin. Yürü ki etrafında bulunan nurdan melekler seni tekbirler ile Rabbine doğru yüceltsin. Yol üzerindeki süslü kelimelere, mal ve makama, dünyanın çeşitli nimetlerine aldırış etme. Fani olanı elinin tersiyle it ki, baki olan senin olsun…

Zirveden önceki son tepeye nihayet varmıştık. Bu aşamada pes eden üç kişi, devam edenlerin sayısı ise on… Herkeste bedenen fani bir yorgunluk, açlık ve susuzluk var. Manen ise sadece huzur, mutluluk ve sevinç…

Zirveden önce son düzlük… Şeytanın vesvesesi ile zihinlerde oluşan ‘‘Sanki Başaramayacağım’’ hissiyatı… Buna mukabil etrafında seni destekleyen, yanında duran ve tüm varlığıyla seni teşvik eden dava kardeşlerin… Ve sonunda zirve ile sonuçlanan yüce bir zafer…  

Abdurrahman Özgüç