Kitaplardan teorik olarak bir konuyu öğrenmiş olmamızın, onu hemen hayatımıza uygulamamız için yeterli olmadığını anladım. Kendime, bu hatamı düzelteceğime dair söz verdim. Bu olaydan bir kaç ay sonra ailece İstanbul’a taşındık. Ben Aile Danışmanlığı ve Eğitimi bölümünde yüksek lisans yaptım. Tam iki yıl sonra, yaz tatilinde memlekete dönmüştük. Hava değişikliğinden olsa gerek çocuklarım yine alerji oldular. Kan tahlili için doktora gitmemiz icab etti. Bu durum hatamı telafi etmek için bir fırsattı benim için. Lakin annem ve babam durumun hassasiyetinin farkında değillerdi. Bu yüzden çocuklarla yalnız konuşmaya karar verdim ve önceki gün annemlere bu konuda hiç bir şey söylememeleri için ricada bulundum. Dışardan söylenecek her hangi iyi niyetli bir fikir benim işimi zorlaştırabilirdi…

 Çocuklara kan tahlili için gitmemiz gerektiğini söyledim, onlar da korktuklarını ve doktora gitmek istemediklerini beyan ettiler. Ben onların korkularını anladığımı, korkmanın utanılacak bir şey olmadığını ve hatta herkesin hayatta korktuğu bir şeyler olduğunu anlattım. Onlara olumlu ve olumsuz korkulardan bahsettim. Olumlu korkular bizi biz yapan, kimliğimizi, değerlerimizi oluşturan korkulardır. Bunlar bizi şeref ve izzet sahibi yapar, bizi güçlü kılar ve her zaman başımızın dik olmasını sağlar. Örneğin: Allah korkusu, sevdiklerimizi kaybetme korkusu, sevdiklerimizin güvenini yitirme korkusu, insanların hakkına girme korkusu… Olumsuz korkular bizim başarılarımıza engel olan, özgüvenimizin azalmasına, utanmamıza ve zayıf düşmemize neden olan korkulardır. Örneğin: Karanlık korkusu, yükseklik korkusu, insanların karşısında konuşma korkusu, doktora gitme korkusu… Bu korkuları ise yenmemiz lazım.

Bunun üzerine küçük oğlum “Baba, peki senin yenmek istediğin korkuların var mı?” diye sordu. “Evet, var” dedim. Önce inanmadılar, çünkü her çocuk babasını korkusuz bir kahraman olarak bilir. İçimden bir ses bana “Ne yapıyorsun sen, korktuğunu söylemen doğru değil!” dedi, ama ben dinlemedim… Korkularım konusundaki sözlerimin ciddi olduğunu görünce çok sevindiler, rahatladılar ve merakla ne olduğunu sordular. Onlara saldırgan köpeklerden korktuğumu, bunun nedeninin de küçükken üzerime kocaman bir köpeğin saldırması olduğunu anlattım. Bir masal dinler gibi dinlediler. Hemen devamında: “Çocuklar, köpeklerden korkuyor olabilirim, lakin aileme saldıran köpek ne kadar korkunç ve tehlikeli olursa olsun, korkularımı bir kenara bırakır, bir an bile tereddüt etmem ve sizi korurum!” diye ekledim. Samimi sohbetim onları rahatlaştırmıştı, artık korkularından utanmıyorlardı.

Hepimiz biliyoruz ki, yaşadığımız Anadolu coğrafyasında “erkek adam korkmaz, erkek adam ağlamaz” vb. dayatmalar çocukluktan itibaren insanların bu durumlarla karşılaştığında utanmasına, kendilerini ezik, beceriksiz hisetmelerine sebep olur. Bu yaklaşımı sağlıksız buluyorum. Baktım muhabbetimiz keyifli oldu, ben de ikinci aşamaya geçtim. Çocuklara cesur ile korkağın farkını sordum. “Cesur insan hiç bir şeyden korkmaz, tehlikenin üzerine atlar, korkaklar ise tehlike gördü mü, hemen kaçar” dediler. Ben de yıllarca öyle düşündüğümü, lakin şimdi bu konuda farklı görüşte olduğumu anlattım.

“Kanaatimce tehlikeli ve riskli durumlarda herkes korku hissi yaşar. Lakin insanların cesur veya korkak olmalarının nedeni karşılaştıkları durum karşısında takındıkları tavırdır. Korkaklar, tehlikeli ve riskli bir durumu fark ettiğinde hemen telaşlanır, sadece kendini düşünür, hiç sorumluluk almaz, ancak kaçmayı ve boyun eğmeyi düşünür. Cesurlar ise, tehlikeli, riskli bir durumu fark ettiğinde soğukkanlılıkla durumu analiz eder, sadece kendini değil, sevdiklerini ve tehlike altında olan tüm insanları düşünür, sonuçlarını değerlendirir ve yapması gerekeni yaparlar. Bu bazen tehlikenin üzerine gitmek, bazen doğru zamanı beklemek, bazen tehlikeden uzak durmak, bazen de tüm gücüyle tehlikeden kaçmak olabilir” dedim.

Sonuncu cümle çocukların çok hoşuna gitti. Eğer evlatlarımıza “Cesurlar hiç bir zaman korkmaz!” dersek, her korktuklarında kendilerini ezik görecekler ve bu onların korkularını yenmelerine mani olacaktır. “Sonunu düşünen kahraman olamaz!” desek, bu da onların doğru düzgün düşünmeden tehlikeye atlamasına sebep olacaktır. Bundan dolayı çocuklarımızı hayata hazırlamak istiyorsak, onları doğru bilgilendirmemiz şarttır.

Tam da üçüncü merhalenin zamanı gelmişti. Coşkulu bir sesle “Çocuklar, iğne korkusunu yenmeye var mısınız?!” dedim. “Evet” diye bağırdılar. “Başaracağınıza inanıyorum ve bu başarınızı ödüllendirmek isterim.” Hediye olarak ne istediklerini sordum, seçenekleri değerlendirdim ve benim için uygun olan oyuncak demir araba almak konusunda anlaştık. Kendi kendime “Galiba bu sefer oldu” dedim. Bir sonraki gün sabah erkenden ailece hastanenin yolunu tuttuk. O yıllarda henüz bizim ilçedeki merkezi hastanenin inşaatı tamamlanmadığı için, otuz kilometre mesafede olan diğer ilçeye gitmek zorundaydık. Hem o hastanenin kan tahlili sonuçları daha güvenilir olarak biliniyordu. Yolda çocuklar hediyeyi önceden almamı istediler. Bunun iyi bir fikir olmadığını biliyordum, lakin anlaşmayı her an bozabilirlerdi. Mecburen kabul ettim, yol kenarı bir dükkandan hediyelerini aldım. Yolumuz uzundu ve çocuklar hediyeleri ile uzunca bir süre oynadılar.

Hastaneye sabahın erken saatlerinde varmamıza rağmen diğer ilçelerden gelenlerin fazla olması sebebiyle laboratuar önünde uzun bir kuyruk oluşmuştu. Sonunda sıra bize geldi ve odaya girdik, kan tahlili için artık 8 yaşını yeni tamamlamış büyük oğluma “Hadi oğlum sıra sende” dedim, baktım ses yok. 6 yaşındaki diğer oğluma yüzümü çevirdim, ondan da çıt çıkmıyordu. Hiç biri yakın durmuyor. “Çocuklar, hani konuşmuştuk, anlaşmıştık?” dedim. İkisi de “Baba, biz korkuyoruz. Hediyeleri istemiyoruz.” dediler. Artık ortalıkta anlaşma falan yoktu. Odada bir doktor, iki hemşire ve açık olan kapının önünde uzun bir kuyruk vardı… Çocuklara güzel davrandığımı fark edince herkes ne yapacağımı merak ediyordu… Fark ettim ki, tam iki yıl öncesindeki durumun aynısı ve başa dönmüşüm.

Bu sefer durumun hassasiyetinin farkındaydım. Lakin, planım suya düşmüş, hayal kırıklığına uğramıştım. Sanki, Allah o an içimi ferahlattı, bana çözüm yolu gösterdi. Bir an, odada olan kişileri ve kapı önündeki insanları unuttum. Çocukları önüme aldım, eğildim ve “Çocuklar, korkuyorsunuz ve ben sizi anlıyorum. Bu korkunuzu beraber yeneceğiz ve bu odadan kahramanlar gibi ayrılacağız. Başarılı olamazsak, evimize döneceğiz ve siz hazır olduğunuzda tekrar döneceğiz. Anlaştık mı?” dedim. Yüzlerinde bir gülümseme oluştu, çok rahatladılar. İkna oldular, çünkü öyle bir çözüm teklif etmiştim ki, riski sıfırdı ve son sözü kendileri söyleyeceklerdi.

Sıra geldi ikinci adıma. Bu adım onları cesaretlendirmeli ve harekete geçirmeliydi.“İsterseniz doktor önce benden kan alsın, sizde beni seyredin. Hoşunuza giderse, siz de beni takip edin. Ne dersiniz?” dedim. Kendimi onlar için feda etmem onların cesaretini artırdı. Hemşire bana “Hangi tahlilleri yapmamızı istiyorsunuz?” diye sordu. Ben de “Benim için fark etmez. Yeter ki, çocuklarım prosedürü seyretsin, korkulacak bir şey olmadığına emin olsunlar” dedim. Hemşire kolumdan kan aldı, çocuklar merakla izlediler. Sıra onlara geldiğinde büyük oğlum benden cesaret alarak “Önce ben” diye öne atıldı. Ardından küçük oğlum kan verdi.

Tüm bu gelişme 10-15 dakika sürdü. Herkes alışılmadık bir yaklaşım gördüğü için şaşırmıştı. Hemşire “Beyefendi, sormadan edemeyeceğim. Mesleğiniz ne acaba?” Ben de “Aile Danışmanıyım” dedim. Biz hastaneden galip ayrıldık, lakin iki yıl öncesini kimse bilemezdi. Çocuklar korkularını yenmenin sevincini, ben de hatamı telafi etmenin mutluluğunu yaşıyordum.

Çocuklar Rabbimizin bize emanetidir ve bu emanete en güzel şekilde sahip çıkmak bizim vazifemizdir. Bu yüzden her zaman kendimizi eğitmeli, geliştirmeli ve hatalarımızdan ders çıkarmalıyız. Ya siz, hiç çocuklarınıza karşı yapmış olduğunuz hataları telafi ettiğiniz oldu mu?