Bu kitabımız, insanlığa örnek iki kıymetli şahsiyetten bahsediyor. İnsanlığa kendini sorgulatan, önemli dersler veren iki davetçinin hikâyesi: Biri Afrika’nın aydınlık yüzü Musa Bangura, diğeri ise engelsiz Gülseren Gümüş’ün hikâyesi…

Hikâyemiz ilk önce Afrika’da İslam’ın kıvılcımını yakan Cafer Bin Ebu Talib’in (r.a.) yolundan giden Musa Bangura’dan bahsediyor. Önceleri, insanları doğru yoldan saptırmak isteyen Hristiyan Rahip Mark Muses Bangura iken, Allah’ın hidayeti ile küfre karşı dimdik duruş sergileyen İslam’ın bir neferi konumuna yükselen Musa Bangura olur. Allah hiç kimseyi devreye koymadan bir rüya ile onu hidayet yoluna koydu. Ne mutlu Musa Bangura’ya ki Allah’ın güzel bir kulu oldu. O, İslam ile şereflenince zenginlik ve refah dolu hayatından, kendisine sunulan mal ve paradan mahrum bırakıldı. Tıpkı Musab Bin Umeyr gibi… Bundan sonra Allah’a tevekkül ederek: “Allah benim yanımda iken, düşmanlarım bana ne yapabilir ki…” diye haykıran bir Musa Bangura ortaya çıktı.

Musa Bangura, Müslüman bir davetçi olarak her zaman Allah’ın (c.c.) kendisini başarılı kılması için Allah’a dua etmiş ve İslam’a saldıranlara karşı büyük başarılar göstermiştir. İnsanların Allah’ın yoluna girmesi için duayı, davet yolunun en önemli araçlarından biri olarak görmüştür. Samimi bir niyetle başladığı davetinde, Allah (c.c.) ona bütün kapıları açmış, böylece o, birçok İnsanın hidayetine vesile olmuştur.

Davet yolundaki diğer bir kardeşimiz, engelsiz Gülseren Gümüş…
Bütün engelleri kafasından silmiş, davasına sımsıkı sarılmış başka bir başarı hikâyesinin ana kahramanı Gülseren Gümüş…
Şeyh Ahmet Yasin misali bir bedene sahip olan Gülseren Gümüş’ün davasındaki şiarı şöyleydi: Küfrün en büyük düşmanı olarak hakkı haykırmak ve dikenlerin içinde bir gül gibi kendisini fark ettirmek…
Umudunu yitirmiş olanlara umudu gösteren, hayatın zorlukları ne kadar fazla olursa olsun, on kat, yüz kat, fazla olsa bile hâlinden memnun olan ve “Hareket eden şu üç parmağımın hesabını Rabbime nasıl verebilirim?” diyen bir kardeşimizin hikâyesi…
Ayakları tutamayan, ellerindeki sadece üç parmağı hareket eden bu kişinin, ruhunu taşıyan bedeni, kendisine dar geliyordu. Çünkü onun derdi Allah’ın dinini yaymaktı. Kas gücü erise de o, ihlasın gücünün nelere muktedir olduğunu gösterdi bizlere.

Bu iki hikâye, bize şu dersleri vermektedir:
1. Hidayet Allah’tandır. Allah kime İslam üzere bir sebat verirse, hiçbir kuvvet o kişiyi davasından döndüremez.
2. Müslüman davetçi, davet yolunda öncelikli olarak Allah’a tevekkül etmelidir.
3. Müslüman, hayatının her anında Allah’ı (c.c.) hatırlayıp dua etmeli, Allah’tan (c.c.) muvaffakiyetler dilemelidir.
Ey Rabbim! Senin davan için çalışan kullarının sayısını artır ve onların ayaklarını sabit kıl… Âmin.

Önceki İçerikİslâm Dünyasındaki Gelişmeler
Sonraki İçerikMuhammed Favvaz’ın Tutuklanma Hikâyesi-1