Arayış içinde olan bir insanın, dinlerin soyut öğretilerini ayrı ayrı inceleyip hakikate ulaşması mümkündür. Ama bu, çok zorlu bir yoldur. Böyle bir şahıs, her dinin sahih kaynaklarına ulaşma sorunu ve dil farklılığı engellerini aşsa bile her dinle ilgili ciddi bir yekûn tutan külliyatları incelemesi hiç kolay olmayacaktır. Özellikle zamanımızda herhangi uzun bir metni bile okumaktan aciz insanların, böyle bir çabaya girişmesi pek beklenemez.

Bu arayışta hak dini bulmak için başvurulabilecek ikinci yol ise o dinin müntesiplerine bakmaktır. O dine iman eden insanların halleri, davranışları ve ahlaki değer sistemleri, mensup oldukları din hakkında ciddi bir fikir verir. Pratik olmasından ötürü, insanların bir din hakkında bilgi sahibi olmak için en çok tercih ettikleri yol da bu ikinci yoldur.

İslâm dini, iman edenler olmaksızın düşünülürse diğer dinler gibi soyut hükümlerden oluşmaktadır. İslâm’ın ete kemiğe bürünmüş hali ise ona iman eden Müslümanlardır. Bu açıdan her Müslüman ama özellikle de kendilerini İslâm’a hizmete adayan davetçiler, İslâm’ın temsilcisi konumundadırlar.

O halde her Müslümanın, hayatında İslâm’ın hakikatlerini en mükemmel bir şekilde yansıtması onun görevidir. Eğer bunu tam olarak başarmak mümkün değil denilirse o zaman her Müslüman ama özellikle de davetçi Müslümanlar, İslâm’ı lekelememek için azami gayret göstermelidirler.

Diğer taraftan gösterilen özene rağmen yine de İslâmî bir cemaat, herhangi bir sebepten dolayı diğer insanlara itici gelebilir. Ya da onlarla bazı insanlar arasında bir husumet oluşmuş olabilir. Bu durumların insanları İslâm’dan uzaklaştırmaması için çabalamak da tüm Müslüman cemaatlerin görevidir.

Bu konuda Şuayb’ın (a.s) tavrı bizim için güzel bir örnektir. Kavminin kendisi hakkındaki aleyhtarlığını görünce onlara şöyle hitap etmiştir: “Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başına gelenler gibi size de bir musibet getirmesin! Lût kavmi de sizden uzak değildir. Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra pişmanlık duyup O’na yönelin. Şüphe yok ki, Rabbim çok esirgeyici ve sevgi doludur, dedi.” (Hud, 89-90) Burada Şuayb’ın (a.s) Allah’ın dinini ayrı tutarak kendi karşıtlığının dinin karşıtlığına dönüşmesine engel olmaya çalışmaktadır

İşin en kötüsü ise kişinin İslâm’ı kendi kusurlarını örtmek için kullanmasıdır. Bunu yapanlar, işledikleri bir yanlışta, kusurlarını kabullenip dinlerini bundan uzak tutacakları yerde, o yanlışı İslâm’ın gereği olarak yerine getirdiklerini söyleyerek nefislerini temize çıkarmak için İslâm’ı lekelerler.

Doğru örnek ise Musa’nın (a.s) tavrıdır. Kendisi Mısır’da bir Kıpti’yi öldürüp Medyen’e kaçtıktan sonra bir peygamber olarak Firavun’un karşısına çıktığında Firavun, bu suçunu onun yüzüne vurarak onun şahsında, davasını lekelemeye çalışmıştır. Konu ile ilgili ayeti kerimeler şu şekildedir:

“(Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!

(Musa): Onu yaptığım zaman şaşkınlardan idim. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.” (Şuarâ, 18-21)

Dikkat edilirse Musa’nın (a.s), işlenen suç ile davası arasına kesin bir ayırım koymakta; kendini şaşkınlıkla suçlayıp suçunu üstlenirken, davasını ise böyle bir suçtan beri kılmaktadır.

Şunu da vurgulayalım ki, herhangi bir İslâmî cemaat kendileri dışındaki Müslümanlarla bir bütün olarak insanlığın bakışını önemsemeden davranırlarsa aynı şekilde İslâm’ı lekeleyebilirler. Nitekim dışa kapalı batıni gruplar arasında İslâm’ın nassları ile asla uyuşmayacak birçok inanç ve uygulama vardır. Muhtemelen onlar kendilerine göre bunu dini olarak da delillendirmişlerdir. Ancak esas olan onların kendi sınırlı anlayışları ile o davranışı İslâm’a uygun görmeleri değil; o davranışın, tüm Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri evrensel İslâmî ilkelere uygun olup olmamasıdır.

O halde Müslümanların bir başka görevi de dar bir kesim içinde kabul görmüş düşüncelerle değil, tüm ümmetin üzerinde ittifak ettiği bir anlayışla hareket etmeleridir. Aksi takdirde davranışları İslâm’a büyük zararlar verebilir.

Sonuç olarak her Müslüman, hayatında, davranışlarında ve ahlakında elinden geldiği kadar İslâm’ın güzelliğini ve mükemmelliğini yansıtmalı; şahsında İslâm’ı lekelemekten de şiddetle kaçınmalıdır. Bunun için de kusur ve eksiklikleri ile dini arasına mesafe koymalı; kusurlarını şahsı adına üstlenerek dinine leke gelmesinin önüne geçmelidir.