Hayatı:
Yoksulluğa bulanmış 1940 yılında Ankara’da doğdu. Siverek ve Maraş’ta yaşadım diyecek kadar bulundu. Bir 7 haziran günü kanser hastalığıyla vuruşurken İstanbul’da vefat etti, sene 1987. Rasim Özdenören, “47 yıllık bir koşuşturmaca ile geçen bir ömrün dönemeçleri arasındaki mesafelere ne çok acı, ne çok aşk, ne çok karar, ne çok pişmanlık sığdırılmış” şeklinde bir tanımlamayla hayatının belli dönemlerinde beraber olduğu/yürüdüğü Cahit Zarifoğlu’nu anlatır. Ona göre hareket etmek, yaşamaktır. Zarifoğlu, bunu “Ben yaşarım. Hareketli, canlı, kımıl kımıl.” sözüyle ifade eder (Özdenören, 2007: 8).
Babası arada sırada vaizlik yapan bir hakim emeklisidir. Annesi, “Oğullarım, başkasının karısına, kızına bakmayın, sizin de ananız, bacınız var, bunu düşünün.” diyecek kadar berrak yürekli bir evliya kızıdır. Küçük yaşlarda güreş öğrenecek kadar spora ilgili olan Cahit (Özdenören, 2007: 10-1) edebiyatın, sanatın, İslâm’ın, tasavvufun içinde konuşulduğu/yaşandığı bir evde büyüdü. Nakşî kültürüne vakıftır (Özdenören, 2007: 13). Lise yıllarında içine kapanık, dalgın, çekingen, mesafeli, orta halli, belki biraz âşık, biraz da Aristomsu bir gençtir. Maraş’tayken Erdem (Beyazıt) ile Alâeddin (Özdenören)’in arkadaşıdır (Özdenören, 2007: 15).
Gençlik gazetesinde çalışırken kendisinden yardım alınanlar arasında Cahit de vardır. Onun kalbinde sevgi hiç eksik olmayacaktır. O kalbinde hayatı boyunca ilan edilmemiş sevgilerle yaşayacaktır (Özdenören, 2007: 21-2).
İki yaşındayken yolu Diyarbakır-Silvan’a düştü (Onaran, 2007: 63). 1958-59 yılında Maraş-Pazarcık’ta bir ilkokulda vekil öğretmenlik yaptı. Öğretmenliği bırakınca aktif gazeteciliğe başladı (Özdenören, 2007: 27-8). Vefa Öğrenci Yurdu’nda kısa bir süre kalarak İstanbul Üniversitesi Alman Filolojisi bölümüne devam etti. Mart 1962’de Sezai Karakoç ile tanıştı (Özdenören, 2007: 30-3). Bir hafta sonra gelmesi gereken randevu saatine bir saat geciktiği için Sezai Karakoç’a kızılabileceğini gösterdi (Özdenören, 2007: 35). Kısa bir süre sonra bir gece karanlığında kendisine “Artist” diyen Necip Fazıl’a “Beni sen zehirledin.” dedi ve karanlıklara karıştı…
Eserleri:
Zarifoğlu, fazla uzun olmayan ömrüne Şiirler (Şiir), Korku ve Yakarış (Şiir), Yedi Güzel Adam (Şiir), İşaret Çocukları (Şiir), Menziller (Şiir), Gülücük (Şiir), Ağaç Okul (Çocuklara Afganistan Şiirleri); İns (Hikâye), Hikâyeler (Serçekuş, Katıraslan, Ağaçkakanlar, Yürekdede ile Padişah, Küçük Şehzade, Motorlu Kuş, Kuşların Dili); Savaş Ritimleri (Roman), Ana (Roman); Yaşamak (Anı); Bir Değirmendir Bu Dünya (Deneme), Zengin Hayaller Peşinde (Deneme); Sütçü İmam (Tiyatro) adlı eserleri yazmayı sıkıştırabilmiş velut şair/yazarlardandır.
Edebî Kişiliği:
“İlk dönemlerde de Cahit’in nesri süssüz, süssüzlükten çok, cesur ve ataktı, bol çağrışımlı ve doğaldı. İlk denemelerinden beri o hep içinden geldiği gibi yazdı.” Şiirlerinde tenle tin arasında sürekli mekik dokuyan bir yolculuk vardır. Cahit çocuklarla, hatta bebeklerle arkadaşlık etmeyi hep sevmiştir (Özdenören, 2007: 26-7-8). Şiirleri zor anlaşılan şair, kendini şöyle savunur: “Acaba zor anlaşılan şiirler mi, yoksa zor anlayan şiir okurları mı?” Buna rağmen, 1986 yılında zor şiir yazdığını kabul etti. Ama bunların anlaşılmaz olmadığını ifade etti. “İşaret Çocukları kitabım, belki saf şiire daha yakındır. Öyle olması gerek. O zaman şiirden, şiirin kendisinden başka kaygım yoktu. Sonra politize olduk. Şiire ideoloji refakat etmeye başladı. Bu çok tehlikelidir (Şakar, 2007: 45).”
Şiiri:
Türk Sanatı dergisi, Cahit’in dergiye gönderilmiş ilk şiirleri için şu yorumu yapmıştır: “Henüz şiir hayatının başında olduğunuz anlaşılıyor. Nesir edasından kaçının ve kuruluşa, kelime seçimine dikkat edin (Özdenören, 2007: 22).” “Şiir, yaptığımız bir şey değildir. Şiir kendisi vardır. Bir rastlantıyla değil, bir özel iradeyle çıkar yeryüzüne. Barajdaki su, kendine bırakılmış kanallardan akar … Şairler ise insan bütünün arkasında bekleyen şiirin aktığı kanallardır. Şairler olmasaydı şiir üzerimizden aşar, hayatı besleyemez, seliyle öldürürdü … Şair, şiirin ihtiraslarını arkadaş edinirse tahtını bırakıp bir sokak kadınının arkasından giden bir kral gibi halkının başını utanca eğdirir … (Zarifoğlu, 1980: 102-104)” “Herkes, her zaman her şiiri anlamak zorunda değildir (Onaran, 2007: 62).”
Fikirleri:
“Sanat ve şeriat iki kapıdır. Bu iki kapıdan aynı anda geçilebiliyorsa sanat, sanat olur.” ifadesi onun sanata biçtiği rolü anlatmaktadır (Zarifoğlu, 1980: 111).
Cahit Zarifoğlu, Afganistan’a, oradaki cihada özel ilgi duyan bir şairdir. Ona göre Afgan cihadının özünde bir safiyet vardır ve Afgan cihadında hiçbir yere bulanmamış saf bir İslâmî koku söz konusudur (Şakar, 2007: 44).
Eğilimler, dünya görüşü gibi kavramlar, birer filtredir ya da birer süzgeçtir. Yani doğrudan bunların şiire müdahaleleri yoktur. Aksi halde şiir tehlikeye girer, bildiriye dönüşür. “Şiir hakkın emrinde olmalı. Rızâ-yı Bârî’yi gözetmeli!” der … Bir defasında aysberg örneğini verir kendi şiiri için… Kendi şiirinde her zaman aysbergin görünmeyen derinlikli kısmıyla ilgilendiğini, oysa önemli olanın aysbergin görünen kısmıyla da ilgilenilmesi gerektiğini düşünür. … Gençlere de kendileri gibi yapmamalarını tavsiye etmiştir (Şakar, 2007: 45-7).
Dava Şuuru:
“Mü’min bir şair olarak yazdıklarımdan sorumlu olduğumun bilincindeyim … (Şiirimdeki) bu kapalı anlamın gerisinde İslâmî bir muhteva mevcuttur.” ifadesiyle Zarifoğlu, kendi şiiri/sanatı için biçtiği misyonu belirlerken “Benim şiirlerimde, hadis-i şerifler, ayetler, tasavvuf, menkıbeler, İslâmî davranış biçimleri, tavırlar, tepkiler ve kabuller, suda erimiş madenler gibidir (Bilge, 2007: 93).” diyerek şiirinin derinindeki manevî/mana ruhuna da işaret etmektedir.
Ümmet Bilinci:
Şiirlerinde bahsettiği şehirler/coğrafyalar, Zarifoğlu’nun aslında ümmetle olan ilişkisini de gözler önüne sermektedir. Özellikle Afganistan cihadı, onun için yaşadığı hayat içinde havayla su gibidir. Afganistan’la kalkar, onunla yatar. Adeta kendi kolunu, bacağını, kafasını kaybetmişçesine hareket eder/düşünür/hisseder (Çakır, 2007: 55). Ümmetin temel problemlerinden biri olan Kudüs’ü Daralan Vakitler’de “Gözyaşları şimdi / Kudüs’ün yanı başında / Müslümanlarsa uzakta / Sanki başka / Gelinmez bir dünyada” ifadeleriyle dile getirir. Görüldüğü gibi şu an itibariyle de Müslümanlar açısından pozitif olarak değişen bir şey yoktur. Öte yandan şairin bir kulağı da Hama (şiirinde)’nın camilerindedir: “O sabah ezan sesi gelmedi camimizden / Korktum bütün insanlar, bütün insanlık adına”. Ümmete karşı sorumluluk bilinci oldukça yüksek olan Zarifoğlu, bunu “ÜMMETİ GÖZETMEN GEREKLİ / Ben seni beyaz haber ustası / Olasın DİYE boğmadım – DOĞURDUM” ifadeleriyle anlatmaktadır (Emre, 2007: 168).
Hayat Anlayışı:
“Hayat bir boş rüyaymış / Geçen ibadetler özürlü / Eski günahlar dipdiri / Seçkin bir kimse değilim / İsmimin baş harflerinde kimliğim / Bağışlanmamı dilerim (Acz Şerhi-Sultan).” Burada aslında hemen hemen herkesin söyleyebileceği gibi duran şairin “hayat” yorumuyla karşılaşmaktayız. Hayat “boş” ve “rüya” formundadır. Yapılan ibadetler, özürlü/engelli vurgusuyla ön plana çıkmaktadır. İşlenen günahlar hâlâ diri hallerini korumaktadır. Af vurgusu ise modern insanın toplumsal hayattaki bürokratik söylemlerine benzemektedir. Hayatın boşluğu, modern insanın Allah ile olan resmi formattaki ilişkisiyle dile getirilmiştir. Ateşli Hastalıklar’ın “Ya Rab, şifa sendendir / Etten, ottan değil / Eğer kavi kulların olaydık / Yemeden doyar / Görmek için göz aramaz, bakmazdık” mısraları, onun imanının gerçek hayat içindeki yansımasının imbikten geçirilmiş halidir. Zarifoğlu’nun hayatın tüm alanlarına karşı geliştirmiş olduğu tavır “insanca ve artistçe”dir (Narlı, 2007: 161).
İmanı:
Sultan şiirinde “Sana zorsa bırak yanayım / Kolaysa esirgeme” mısraları, şairin Allah’a olan imanını, saflığını, samimiyetini, içtenliğini göstermektedir. Burada Allah’a tamamen ümmîce/sûfîce ve biraz da çocukça bir teslim oluş söz konusudur.
Cihadı:
Zarifoğlu, bir şair olmasının ötesinde bir aksiyon/hareket adamıdır. Bunu, onun şu dizelerinde rahatlıkla görebilmekteyiz: “Hayır dokuz yüz / Milyon Müslüman / Tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir AMA / BEN / Elim dizlerime Vur Kalk / Müslümanlar uyanın Eller Dizlere Vur Kalk / Yumruklar dizlere vur vur (Zarifoğlu, 1989: 358)” Bu dizelerde onun Müslümanlardan beklentilerini, kendi cihad/mücadele düşüncesini, Müslümanların da an itibariyle içinde bulunduğu durumu görebilmekteyiz.
Kadın:
“Ahmet Haşim’de “akşam” ne ise, Zarifoğlu’nda da “kadın” o’dur … “Akşam” ne kadar örtücü ise kadın da o kadar “kadın, anne, ana”dır (Battal, 2007: 71).” Kadın her şeyden önce annedir, “Anne boğmaz, doğurur/Kim ki, sizi boğmadı, annenizdir.” diyerek kadına kendince bir tanımlama yapar. Bunu yaparken ona bir tarihsellik/manevîlik/işlevsellik katar. Hz. Havva ile ilişkilendirir. Ona kutsiyet atfeder. Bütün kadınlar -dini, ırkı, kimliği ne olursa olsun- içinde bir Müslüman ruh taşıyan bebeyi doğururlar (Bostan, 2007: 59-60). Her ne kadar köyde, tarlada, bağda, bahçede olsa da onun işlediği kadın, duruşuyla modern tasavvurların tamamına isyan eden bir kadındır (Battal, 2007: 75).
Çocuk:
“Tut ki, Kaliforniya doğumlu bir askersin. Vietnamlı kadın pörsümüş memesini bebeğinin ağzına dayamış (Onaran, 2007: 63).” derken aslında Zarifoğlu, savaş sahnesindeki çocuğun masumiyetine, Batılı güçlerin acımasızlığa dönüşen Amerikan-emperyalist gücüne saldırmaktadır. Ve bunu yaparken çok çarpıcı flaş/artistçe ifadeler kullanmaktadır. Onun kristalize ettiği çocuklar, “Adamlarımız yiğit / Kadınlarımız hamarat / Çocuklarımız dolu bilinç harmanı / Köpeklerse sayılı (Zarifoğlu, 1989: 366)” toplumun diğer tüm katmanlarıyla beraber idrak seviyesi yükseltilmiş/yüceltilmiş olarak verilmektedir.
Avrupa ve Medeniyeti:
Avrupa’yı otostopla dolaşır. Orada yapılan tarihî yapılara vs.ye alaycı, küçümseyici bir gözle bakar. Oluşturulan bir minyatür katedrali “bunaltıcı” olarak tarif eder. Turistleri “Modern Haçlılar” olarak tanımlar ve bizim Batılı turistle temasımızda toplumsal bünyemizde yol açtığı yıkım karşısında çökmeyen şeyin köylümüz olduğunu ifade eder. Bir yerde “… ruhumuzun Batıdan aldığı lekelerden ancak Allah bizi arındırabilir.”der (Bostan, 2007: 58).
Şehir:
Zarifoğlu şehirleri yemiş yutmuş bir duru resim olarak orta yerdedir. Olabildiğine özgür bir taydır, şehirler dolaşmıştır. Bir şehirlidir, şehirde doğmuş, orda yaşamış ve yine şehirde ölmüştür. Eserlerinde ırmaklar ve dağlara da yer verir. Ama dağ sonuçta aşılandır/geçilendir. Dağ, şehirler eteğine kurularak uysallaştırılmış/ehlileştirilmiştir. İnsan dağla mücadelesini yanı başına bir kent kurarak kazanmıştır. Şehir işte dağın etrafındaki yol, fabrika, bent ve binadır (Alver, 2007: 48). Bahsedilen fabrikalar ise “… bir dalgınlığın, bir gafletin eseri” olarak değerlendirilir (Zarifoğlu, 1980: 63).
Şehir, içinde Yasin okunan, tütsü tüten çarşıları olandır. İnsan, inat edip mücadelesine devam ederse şehri başarır. Ona göre “insan kene gibi kente yapışmıştır.” Maraş, İstanbul hatta Ankara bile onun şiirlerinde vardır. İstanbul’u yaşayarak candan/içten anlatır. Ankaralılara acır, onlara aldırmaz (Alver, 2007: 49). Onlar, geceleri terlerini soyunup sabahları terlerini sırtlarına geçirenlerdir. Ankara’da camiler mescitler yerin altındadır. Onların namazı da yerin altındadır. Maraş kalesini hatıraları elinden alınmış taş yığını olarak anlatır.
Zarifoğlu şiirlerinde Hama, Beyrut, Kudüs, Mekke, Şam, Medine, Mezar-ı Şerif’ten bahseder. Mezar-ı Şerif, bir Afgan kentidir. Afgan cihadının sembol şehri, bir nur çadırıdır. Hama, kendisine zulmedilen bir şehirdir: “O sabah ezan sesi gelmedi camimizden / Korktum, bütün insanlar, bütün insanlık adına.” “Filistin sen işine bak, kar toprağını / Yoğur gazabını yaradanın” diyerek Beyrut ve Kudüs’teki İsrail işgallerine tepkisini gösterir. Zarifoğlu; Viyana, Roma, Venedik, Münih, Moskova, Pekin gibi birçok Doğu ve Batı dünyasına ait şehirden de çeşitli vesilelerle bahseder. Sonuçta o, “Deli deli dağlardan inerek / Şehirlerin düzüne oturmuş bir sel” gibidir (Alver, 2007: 50-1-2).
Sonuç:
Zarifoğlu… Sanatını Necip Fazıl, Sezai Karakoç çizgisinde icra etmeye çalışan Müslüman şair… İkiyüzlü değil… Kalemi ve vicdanı farklı ufuklarda gezmeyen biri… Aksine kalemi vicdanını yansıtan, vicdanı kalemine yansıyacak olana kaynaklık eden… Sanatını “Allah’ı arama işi/sevdası/görevi” denkleminde gerçekleştiren hareket ve dava adamı… İnsan olarak gayesi, şair olarak gayesiyle çelişmeyen bir şair… Ve bir dua… Duasında bile bir medeniyet taraması/vurgusu… Onun dilinden… “Önce besmele / En güzel kelime / Allah’ım / Yol boyunca / Bırakma elimi /Düşerim sonra!”

Kaynakça
Alver, Köksal. (2007). Şehirleri Gezdiren Nehir. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 48-52.
Battal, Erol. (2007). Cahit Zarifoğlu Şiirinde Kadın ve Aşk. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 71-76.
Bilge, Muhiddin. (2007). Bir Dervişi Yazabilmek. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 93-95.
Bostan, Muhsin. (2007). Yaşmak’taki Cahit Zarifoğlu. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 56-60.
Çakır, Erdal. (2007). Bir Sanatçının Dünyasına Sızmak. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 53-55.
Emre, Ali. (2007). Dil, Doğa ve Tarih İçinde “Hızla Akan Irmak”; C. Zarifoğlu Şiirinde Destansı Anlatım. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 165-171.
Narlı, Mehmet. (2007). Cahit Zarifoğlu Poetik Bir Deneme. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 160-164.
Onaran, Mustafa Şerif. (2007). Cahit Zarifoğlu’nun Günlüklerinde Yaşamanın Anlamı. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 61-65.
Özdenören, Rasim. (2007). Kuşbakışı. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 8-37.
Şakar, Cemal. (2007). Cahit Zarifoğlu: Daima Bir Başlangıç Vardır. HECE: Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu-Özel Sayısı. Ankara: Hece Yayınları. S. 127-8-9. s. 43-47.
Zarifoğlu, Cahit. (1980). Yaşamak. Ankara: Akabe Yayınları.
Zarifoğlu, Cahit. (1989). Şiirler. İstanbul: Beyan Yayınları.

Doç Dr. Adnan Oktay

Önceki İçerikSosyalleşerek Yalnızlaşmak, Sanallaşarak Yozlaşmak!
Sonraki İçerikAkıllı Telefonlar İnsanı Balık Hafızalı Yapıyor