İslam’ın varlık anlayışının merkezinde tevhit vardır. Müslümanların sanat anlayışı da bu en büyük varoluşsal değerden ayrı düşünülemez. Allah, en büyük sanatçıdır. O, el-Musavvir’dir. Yarattıklarına, insanın ruhunda hayranlıklar uyandıracak güzellikte şekil veren, onları en güzel surette biçimlendiren O’dur. İnsanın görevi ise şahitliktir.

Şehadet, Allah’ın eşsiz yaratışına tanıklık etmektir. Bu tanıklık insanda en büyük sanatçıya karşı haşyet ve teslimiyet oluşturur. Allah’ın mükemmelliğinin izlerini taşıyan varlıklar âlemine edilen bu şahitlik, beraberinde O’nu bütün noksanlıklardan tenzih etmeyi getirir. İşte İslam sanatı bu tevhit ve tenzih anlayışı çerçevesinde oluşur. Sanatını melodi, şekil ve çizimlerle kopya ettiği nesneleri, tenzih çabasıyla soyutlaştırır. Bu yönüyle natüralizmden uzaklaşır.

Allah’ın cemal sıfatının bir tecellisi olarak, zaten kulluğun kendisi bir yönüyle en güzel olanı, O’nun yarattıkları üzerinden seyretmektir. Dünyada Allah’ın güzel yaratışını seyretme çabası cennette en güzeli, yaratıcının bizatihi kendisini seyretme yolculuğunun başıdır. Bu sebeple mutasavvıflar Allah’ın cemalini seyretmeyi, düşüncelerinin merkezine almışlardır. Bu anlamda kulluğu “kesb-i kemal ve seyr-i cemal” olarak adlandırmışlardır. Allah’ın yarattığı ve en güzel şekilde tasvir ettiği suretler, sanatçıda müthiş manalar uyandırır. İşte İslam sanatı, bu suretin manaya çevrilmesidir. İslam sanatı, Allah’ı bütün yarattıklarından tenzih etme çabasını güttüğü için eşya maddi bağlamından koparılır. Onda üsluplaştırma ve soyutlama esastır. Asla doğada olanı temsil etme amacı gütmez. Aynı şekilde salt bir estetik düzeye indirgeyemeyeceğimiz İslam sanatının, hayrın, iyiliğin ve hakikatin işlevsel bir aracı olduğunu da görmekteyiz. Çünkü bu anlayışta güzellik ve iyilik birbirinden ayrılamaz. Bunu İslam sanatlarında görebiliriz.

Hat sanatında yazı, Batı’daki gibi salt mantıkî anlamlar taşıyan bir semboller bütünü olarak görülmez. Yazı, vahyin taşıdığı anlamsal derinliğe yakışır şekilde üsluplaştırılır. Manadaki güzellik yazı ile de ifade edilmeye çalışılır. Bu bağlamda Kur’an, sadece manasıyla değil gerek Arap dilinin zenginliği eşliğinde yazıya dökülmesiyle gerek dinleyende ulvi duygular uyandıran tilavetiyle sanatsal bir nitelik taşır. Vahyin bilgisinin taşıyıcılığını yapan ve sanatsal bir değer ifade eden yazıya, sonsuz bir şekilde iç içe geçmiş tezhib süslemeleri tamamlayıcı bir çerçeve katar.

Mimaride taşlar üzerinde oyulan, iç içe geçen geometrik şekiller ile oluşturulan arabesk üslup, kubbe biçiminde art arda dizilen kemerler, dikkatleri duvarların katı maddi yapısından yüzeydeki çinilere ve süslemelere çeken soyutlamalar, maddenin çözülmesine hizmet eder. Merkezi, başı ve sonu belli olmayan, sınırsız soyutlukta iç içe geçmiş mimari süslemeler, insanı izlemekten aciz bırakır. Seyredenin başını döndüren bu süslemelerin ifade ettiği sonsuzluk duygusu, yaratıcının ebedi ve ezeli yönüne işaret eder. Taşıdığı sanatsal içerikle birlikte camiler, medreseler, kervansaraylar, hanlar hep ibadet, ilim, İstişare ve yönetim meclisi, dinlenme ve konaklama gibi çeşitli işlevlere sahip olmuştur.

Bizzat şiirin kendisinin amaç görülmediği bir anlayışla hareket eden İslam şairleri, şiirle yaratıcının mükemmelliğini ve eşsizliğini açığa vurma çabasını gütmüşlerdir. Kur’an’ın eşsiz belagatinden ilham alınarak yazılan şiirler, sezgisel olarak hissedilen hakikatin dışa vurulması çabasıdır. Diğer tüm İslam sanatları gibi şiir, salt bir manevi zevk veya haz değil, ahenkli üslubuyla tevhidin hakikatine ulaşma işlevini görmektedir. Abdullah bin Revaha, Yunus Emre, Mevlana, Şeyh Galip, Mehmet Akif, Sezai Karakoç gibi İslam şairleri ise Müslüman ümmete yol göstermek, tebliğ ve davet etmek, onların sorunlarını dile getirmek amacıyla şiirlerini kullanmışlardır. Bu yönüyle şiir bir marifet aracı olmuştur.

Musiki ise salt bir lezzet ve zevk aracı olmaktan öte manevi hakikatlerin ifade edilme aracı olarak görülmüştür. Ritimli okuyuşuyla kulağa hitap eden ezan, bir yandan en büyük tevhit eylemi olan namaza davet ederken öte yandan toplumu tevhidi bir çizim ile tek bir ümmet yapmanın sembollerinden olmuştur. Tecvidli şekilde tilavet edilen Kur’an, farklı kıraatler vasıtasıyla sesi, insanı aşkın olana yöneltmede önemli bir araca çevirmiştir. Kur’an’ı sırf ses ve nağmeye indirip onu mananın önüne geçirmek doğru olmadığı gibi manevi duygu ve duyarlılığı artıran bir okuyuşu ihmal etmek Kur’an’ın bir nebze de olsa eksik ulaşması demektir. Sonuçta makamlı okunan boyutu da tıpkı manası gibi insan üzerinde etki bırakan, kalpleri titreten bir işleve sahiptir. Bu sebeple Kur’an başta manasıyla, sonra belagati ve tilavetiyle bir bütündür. Yine Osmanlı’da mehter müziği ve Tasavvuf geleneğinde ruhi bir etkinlik aracı olarak kullanılması itibariyle musiki, savaş ve dini motivasyonun artırılması noktasında bir vecd aracı olarak kullanılmıştır.

Resim sanatında tevhit ve tenzih eksenli bir yaklaşım ortaya konulduğu için gölgeli veya perspektifli resimler yapılmasına mesafeli yaklaşılmıştır. Bunun yerine perspektifin yok edildiği minyatür sanatı gelişmiştir. Minyatür ile ortaya koyulan yeni üslupla nesneler oldukları gibi tasvir edilmemiş olduğundan farklı renk ve çizimlerle ifade edilmiştir. Birden fazla olay, durum tek bir alanda toplanmış, bütün yansıtılmıştır.
Görüldüğü gibi tüm İslam sanatları, tevhidi bir yaklaşımla ortaya konulmuştur. Sanat, zevk alma aracı olmakla birlikte marifet aracı olarak işe koşulmuştur. Allah’a ulaşmada dini bir vasıta hâline getirilmiştir. Allah’ın yarattıklarını birebir temsil etme ve kopyalama amacı güdülmemiştir. Hiçbir kopyanın orijinali kadar estetik bir değer taşımadığı bilinciyle hareket edilmiştir. Bilim ve felsefeyle ifade edilen hakikatler sanatsal düzeyde, ima ve telkin yoluyla farklı bir üslupla ifade edilmiştir. Sanat ve Allah ilişkisi Sufi düşünürlerin ifade ettikleri şu veciz cümledeki gibi ifade edilmiştir: “Gerçek olan Hak’tır ve Hak güzeldir.”