Dünyada dilleri, renkleri, ırkları farklı, tahminlere göre yedi buçuk milyar insan yaşamaktadır. Dünya haritası üzerindeki ülkelere baktığımızda bazılarının ekonomik hayat standartları, gayri safi milli hasılası, kişi başına düşen milli geliri, eğitim ve sağlık standartları oldukça ileri bir düzeydeyken, bazı ülkelerde gayri safi milli hasıla oldukça az, kişi başına düşen milli gelir düşük, işsizlik had safhada, insanlar yoksulluk içinde bir hayat sürdürmektedir.

Aynı coğrafi şartlara ve konuma sahip olmasına rağmen Amerika Kıtası’nın güneyinde yer alan Brezilya, Meksika, Venezuela, Peru gibi ülkeler yoksullukla boğuşurken, aralarında sadece bir sınır hattı olan Kuzey Amerika’nın ekonomik refah seviyesi nedense çok daha yüksektir. 2018 yılı Uluslararası Para Fonu’na göre Amerika Birleşik Devletleri’nde kişi başı milli gelir 62.606 dolar iken, yanı başındaki Venezuela’da kişi başı milli gelir 3.374 dolardır. İngiltere’de kişi başı milli gelir 42.558 dolar iken Mısır’da neden 2.573 dolardır?

Uçakla gece Kore Yarımadası üzerinden geçtiğinizde Güney Kore’nin ışıkları göz kamaştırırken, Kuzey Kore’yi neden karanlık bir örtü sarar? 1945’e kadar tek bir ülke olarak akraba olan bu ülkeler arasındaki uçurumun nedeni nedir? Yüzölçümü çok küçük olmasına rağmen Hollanda’nın ekonomik refah seviyesi Afrika’da yer alan tüm devletlerden daha büyüktür. Petrol ve doğalgaz zengini olan Arap ülkelerinin zenginliği neden ABD kadar değildir? Tabii ki, bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz, ancak işin aslına baktığımızda zengin olan ülkeler, fakir olan ülkelerin milli servetini, altın, gümüş ve değerli madenlerini, tarım ürünlerini, zorunlu işgücünü ve tarımsal verimliliği olan arazilerini savaşla, işgalle zorla ya da atamış oldukları yerli iş birlikçileri aracılığıyla, sömürücü ekonomik kurumlarla ele geçirdiler.

İspanyollar, Güney Amerika ülkelerinde yaşayan yerli halkın özellikle İnka, Aztek ve Mayaların önce altın gümüş gibi madenlerine, daha sonra da verimli arazilerine el koydular. Yerli halkı bir köle gibi çalışmaya zorladılar. Aynı şeyi ABD, Kızılderililere karşı yaptı. İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri zenginleşirken, Güney Amerika ülkeleri ve yerli halk fakirleşti, yoksullaştı, işsizlik had safhaya ulaşarak aralarındaki uçurum gittikçe arttı.

Batı Avrupa ülkeleri olan İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ile Ortadoğu, Arap yarımadası, Hindistan, Afrika ve Endonezya’ya kadar plantasyonlar (koloniler) kurarak sömürgecilik faaliyetleri yoluyla servetlerine servet katarak zenginliklerini artırdılar. Biriktirmiş oldukları bu devasa sermaye ile büyük fabrikalar, işletmeler, imalathaneler, eğitim kurumları, şehirlerarası kara ve demir yolları kurarak çağ atlattılar. İhtiyaç duyulan iş gücünü de yine koloniler kurdukları plantasyonlarından temin ettiler. Bugün Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’daki siyahîlerin varlığı bunun en açık göstergesidir. Bu nedenle bilim fen teknoloji alanında sömürdükleri ülkelerin çok ötesine geçtiler.

Sömürülen ülkelerde açlık, yokluk, sefaletin getirmiş olduğu iç savaşlar, insan hakları ihlalleri, oluşan siyasi boşluktan dolayı kaoslar yaşandı. Batının sömürge anlayışı son yüzyılda kabuk değiştirerek farklı bir evreye geçti. Yerküre üzerinde yaşayan insanların bilinci artınca onlar da kendilerini güncelleştirdiler. Kapitalist sistem ile birlikte moda, savurganlık, lüks hayat ve tüketim çılgınlığı gibi argümanlarla adeta insanları köleleştirmeye başladılar.

İnsanlar ne kadar çalışırsa çalışsın hiçbir zaman parasal olarak duyum noktasına ulaşamadılar. Çünkü bu sistem sürekli insanları kendisine muhtaç bırakıyor. Kapitalist sistemin dünya finans kurumları üzerindeki hegomanyasının gerçekleşmesiyle paranın fonksiyonları ve işlevleri değişime uğradı. Para artık bir değişim aracı değil yaptırım aracına dönüştü. Kurmuş oldukları bu yeni sistem ile yerlerinden kalkmadan, alın teri dökmeden, hiçbir rizikoya katlanmadan faiz ile paradan para kazanma yoluna geçtiler. Özellikle ABD’nin 1945’ten sonra dünyadaki petrol, silah, ilaç ve benzeri hayati öneme sahip varlıkların ihracat ve ithalatında ödeme aracı olarak doların zorunlu hale getirmesi, paranın bir değişim aracı olmasından çok, yaptırım aracına dönüşmesine neden oldu.

ABD’nin Türkiye, Rusya, Brezilya ve İran’a son zamanlarda yapmış olduğu kur yaptırımları bunun en açık örneklerindendir. Özellikle Batı Avrupa ülkelerinin kendi ulus paralarından vazgeçerek Euro’ya geçmeleri de bunun bir göstergesidir. Güçlü para birimine sahip ülkeler, karşılıksız para basarak tedavüle koydular. Dünya üzerinde geçerlilik kazanan bu para birimlerini az gelişmiş ülkelere, ekonomik kurumlara, şirketlere, hane halklarına kredi vererek paranın fonksiyonuna farklı bir boyut kazandırdılar.

Parayı piyasaya sürenler sürekli servetlerini artırırken, diğer taraftan da halklar yoksullukla boğuşmaya başladı. Oxfam’ın 2019 yılında yayınladığı son rapora göre dünyadaki 2.153 kişinin serveti, 4,6 milyar kişinin servetini geçmiş durumda. Kapitalist finans sisteminin üzerinde kurulduğu faiz düzeni ile zengin, sürekli servetini artırırken fakir de sürekli fakirleşiyor. Dünya halklarının artık bu düzene itirazları var. Brezilya’dan Fransa’ya, Hong Kong’tan Arap ülkelerine kadar halklar isyan bayraklarını açtılar. Bu düzenin yıkılması için ayaktalar. Siyasi iktidarlar düşüyor, yöneticiler değişiyor, bu kapitalist faiz düzeninin değişmesi için yeni fikirler, akımlar geliştiriliyor. Fakir mahallesinde yakılan bu isyan ateşi, eninde sonunda para burjuvazisinin yaşadığı semtlere de uğrayacaktır.