Davut BAYDAR

Sıcak bir yaz gününü andıran ilkbaharın son günlerinden biriydi. İnsanlar sıcak olmasına rağmen sokaklarda işleri için koşturuyor, trafik insan suretlerinin donukluğuna inat capcanlı akıyordu. Biri Mardin’den diğeri Midyat’tan iki öğretmen, Cizre’de öğretmenlik yapan genç bir arkadaşlarını ziyaret için yola koyuldular. Yolda konuşmaya dalan öğretmenler, insanları Allah’a davet etmenin öneminden bahsediyorlardı. Peygamberimizin (sav) şu hadisini birbirlerine hatırlatıyorlardı: “Ey Ali, senin elinle bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, -başka bir rivayette- vadi dolusu koyun ve develerden daha hayırlıdır (1).” Yolculuk boyunca birbirlerine nasihatte bulundular. Çünkü “Din nasihatti (2).”

Cizre’ye girdiklerinde ikindi namazını kılmak için bir camiye girdiler. Camide birkaç çocuk vardı. İki öğretmen, çocuklara selam verip namaza durdular. Namaz ve tesbihattan sonra ikisinin de dikkatini halka şeklinde oturan çocuklar çekti. Bir süre sessizce oturup çocukları gözlemlediler. En büyüğü 10-11 yaşlarında, diğerleri ondan küçük sekiz çocuk idiler.

Bu çocuklardan üç tanesi kızdı ve kızlar örtülüydü. Yazmalarının dağınık duruşundan kendilerinin bağladıkları belli oluyordu. İçlerinden bir tanesi elinde bir kitap diğer çocuklara Hz. Musa’nın hayatını anlatıyordu. Diğerleri de pür dikkat kesilmiş hayranlıkla, yeni şeyler öğrenmenin hazzı ile dinliyorlardı kendilerinden bir iki yaş büyük olan çocuğu. Halka şeklinde etrafına dizilmiş olan arkadaşlarına tam bir ciddiyet içerisinde dersini anlatan ve arada bir anlattıkları ile ilgili soru sormayı da ihmal etmeyen çocuk, adeta insanların omuzlarına yüklenmiş olan davet emrinin bilincindeydi.

Hâlbuki o da yaşıtları gibi sokakta oyun oynayabilir veya TV başında zaman öldürebilirdi. Fakat o çocuk, peygambere (sav) gelen yâ eyyuhe’l-muddessir (Ey örtüsüne bürünen) kum fe-anzir (Kalk ve uyar (3)” ilahi emrini duymuş gibiydi. İnsanları iyiliğe davet edip kötülüklerden alıkoymak ve insanlara Allah’ın dinini öğretmek için belli bir yaş, tecrübe, birikim, olgunluk bekleyip de hiçbir zaman harekete geçmeyenlerin görmesi gereken bir tabloydu bu durum. Özellikle öğretmenlerin görmesi gerekiyordu bu manzarayı. Hafta sonlarını dahi biraz daha para kazanmak amacıyla ek dersle dolduran, sıra insanlara Allah’ın dinini anlatmaya gelince zamanları olmayan öğretmenler…

Peki ya camide beş vakit namaz kıldırıp da cami cemaatine ve camiye gelen çocuklara bir şey anlatmadan geçip giden ömürlerinin farkında olmayan imamlara ne demeli?.. Ya da kendilerini İslâm ahlâkıyla yetişmiş fertler ve geleceğin davetçileri olarak tanımlayan/gören, fakat yanındaki sıra arkadaşını dahi bilinçlendirmeyen ve gördüğü kötülüğe müdahale etmeyen öğrenciler….

Bu ibretlik manzara karşısında öğretmenlerden genç olanın hayatı bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Ne kadar da geç başlamıştı insanlara bir şeyler anlatmaya. Meğerse ne kadar da incir çekirdeğini doldurmayacak bahanelere sığınmıştı. Oysa Allah Resulü (sav) “Bildiklerinizle amel ederseniz Allah size bilmediklerinizi de öğretir (4).” demiyor muydu?

Kendisine tanınan sürenin ne zaman biteceğini bilmeden nasıl da ertelemişti yapması gerekenleri. “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir (5).” ve “Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür (6).” ayetlerini birçok kez okumuş fakat anlamları üzerinde nedense tefekkür etmemişti. Daldığı düşüncelerden bir anda sıyrılmıştı. Çünkü gitmeleri gereken bir ziyaret vardı.

Bir öğretmeni ziyaret edip nasihat verecekken asıl nasihati onlar alıyordu. Bu küçük çocuklar bir kez daha davetin zaman ve mekân sınırlaması olmadan yapılması gerektiğini söylüyordu onlara. Hem de onlarla hiç konuşmadan. İki öğretmen de camideki çocuklara gıpta ederek ayrıldılar camiden. Ziyaret edecekleri öğretmenin yolunu tuttular derin düşünceler içinde.

Ziyaret ettikleri öğretmen mesleğinin ilk yıllarını yaşıyordu. Kendi memleketinde çalışıyor ve okul dışında da çocuklarla ilgileniyor, onlara ücretsiz matematik dersleri dışında Kur’ân öğretiyor, fıkıh, siyer ve hadis dersleri de yapıyordu. Güzel havalarda onları pikniğe götürüyordu. Üstelik çocuklar yanına gelirken onlara ikramda bulunmayı da ihmal etmiyordu. Tüm bunları birileri istediği için değil sırf Allah rızası için yapıyordu.

Öğretmenler, ziyaretine geldikleri genç öğretmenden bunları duyunca oldukça mutlu oldular ve böyle bir kardeşleri olduğu için Allah’a hamd ettiler. Bu güzel, ders dolu ziyaretlerini bitirip tekrar yola koyuldular gece karanlığı basmadan.

Dönüş yolculuğunda kısa bir değerlendirme yaptılar. Genç olan öğretmen yıllar önce bir hocasından duyduğu bir olayı anlatmaya başladı:

“1970’lerde olsa gerek Londra’ya zorunlu olarak iltica etmiş bir davetçi ve oğlu her gün küçük davet kartları hazırlayıp sokaklarda çoğalttıkları bu kartları insanlara dağıtıyorlardı. Sağanak yağışın olduğu bir günde çocuk davet kartlarını çoğaltmış babasını bekliyordu. Baba havanın çok yağışlı olduğunu söyleyerek bugün dağıtmayalım demişti. Fakat çocuk kararlıydı ve bu iş ertelemeye gelmezdi. Babasından izin alarak yoğun yağış altında gördüğü kişilere bu karttan veriyordu. O günkü kartta da insanları iyiliğe çağıran bir iki cümle ve kâğıdın en altında büyük harflerle “Allah’ın sizi ne kadar sevdiğini biliyor musunuz?” sorusu yazılıydı. Bir de babasının insanlara namaz kıldırdığı mescidin adresi…

Çocuğun elinde son bir kart kalmıştı ve girdiği sokak bomboştu. Çocuk, önünde durduğu binaya baktı ve binaya girmeye karar verdi. Binadan içeri girer girmez ilk dairenin zilini çaldı, açan olmadı. Biraz bekledi bir daha çaldı, kapı yine açılmadı. Çocuk peygamberin (sav) “Sizden biriniz üç defa izin istediği halde izin verilmezse dönsün (7).” hadisini iyi biliyordu ve son defa kapıyı çaldı. Kapı birden açıldı, bir bayan kapıyı açmıştı, çocuk kartı uzatıp “Allah’ın sizi ne kadar sevdiğini biliyor musunuz?” diyerek oradan ayrıldı.

Birkaç gün sonra çocuğun babasının olduğu mescide bir bayan geldi ve kartı dağıtan çocuğu sordu. Adam kendi oğlu olduğunu söyledi ve oğlunu yanına çağırdı. Kadın çocuğu görür görmez ağlamaya başladı. Baba oğul şaşkın bir şekilde kadını sakinleştirmeye çalıştı. Kadın sakinleşince başından geçenleri anlatmaya başladı: “Sağanak yağışın olduğu bir gündü, ben tüm umutlarımı yitirmiş, artık yolun sununda olduğumu düşünmüş ve intihar etmeye karar vermiştim. İpi boğazıma geçirip sandalyeye çıkmıştım. Artık dünyadaki son saniyelerimi yaşıyordum. Birden kapının çaldığını duydum, umursamadım çünkü 2 yıldır kapımı çalan olmamıştı. Tüm ailem beni yalnızlığa terk etmiş, Tanrı bile beni unutmuştu.

Kararlıydım tam sandalyeyi itecekken bir daha kapının zili çaldı. Biraz duraksadım ama vazgeçmeyecektim bu kararımdan ve bir daha zil çaldı. Merakla kapıya koştum, sırılsıklam olmuş bir çocuk ve elinde bir kart. Kartı uzatırken de Allah’ın sizi ne kadar sevdiğini biliyor musunuz?” deyip uzaklaştı kapımdan. Ben donup kaldım, rüyada olmalıyım dedim kendi kendime. Bu çağrı benim inandığım tanrıdan değildi, başka bir güçtü bu. Allah’ın beni ne kadar sevdiğini bilmiyordum ve bu yüzden de intihar edecektim. Fakat o söz beni vazgeçirdi ve kâğıtta yazılı olan sizin adrese gelmeye karar verdim. Siz insanlara vaaz ederken arkada usulca sizi dinledim, gönlüm huzurla doldu. Ben de sizin dininize (İslâm’a) girmek, Müslüman olmak istiyorum.”

İntiharın eşiğinden dönen kadın hayata, hem de İslâm ile şereflenen yeni bir hayata, orada adım attı ve Müslüman oldu. Bir çocuk, intihar etmek üzere olan bir kadının hidayetine vesile olmuştu o minicik yüreğiyle.”

Genç öğretmen, bu olayı her anlattığında gözleri doluyordu, arkadaşının da ondan pek bir farkı yoktu. İkisi de tefekkür ederek yolculuklarına devam ettiler. Midyat’a vardıklarında birbirlerinden ayrıldılar.

 

Kaynakça

1) Buhârî, Fedâ’ilu’s-sahâbe, 9; Müslim, Fedâ’ilu’l-Kur’ân, 32, 34.

2) Müslim, İmân 95/55, Ebû Dâvûd 4944, Tirmîzî 1990.

3) Müddessir Suresi, 1-2.

4) Keşfu’l-Hafâ, 2542; İbni Kesîr, 12, s, 6322.

5) En’am Suresi, 32.

6) Kehf Suresi, 46.

7) Buhârî, İsti’zân, 13.