‘Güneşin Kardeşleri Romanından’

İçlerinde en sessiz olanı İbrahim’di… Sessizliği yapısın­dan kaynaklanıyordu. Başından geçenlerin özetini Yunus’a anlatmıştı. Ama aslında çok daha fazlası olduğunu Yunus da biliyordu. Gözler İbrahim’deydi… İbrahim bir iki defa ök­sürerek konuşmaya başladı:

“Kardeşlerim… Her birimiz farklı ülkelerde farklı şeyler yaşadık ve Allah’ın inayetiyle bu gemiye bindik! Fakat bili­yoruz ki, bu durum bir tesadüf değildir. Rabbimiz bizi türlü imtihanlardan geçirdi. Sonra da bu gemide bizi birleştirdi. Gideceğimiz yerde de bir imtihana tabi tutulacağımız gün gibi ortada… Allah bu imtihanı bizler için kolay kılsın!”

Mahmud:

“Âmin Üstat… Çok doğru söylüyorsun… Bu yaşadık­larımız tesadüf değil! Senden uzun bir süredir haber alama­dık! Aramızda değilken sen neler yaşadın?”

İbrahim derin bir nefes çekti. Uzun konuşacağı belliydi:

“Kardeşlerim! Ben fakülteden mezun olduktan he­men sonra Mısır’a gittim. O dönemde Muhammed Mursî ve Müslüman Kardeşler henüz iktidardaydılar. Fakat Hüs­nü Mübarek döneminin artıkları, seküler kesim, Hristiyan Kıptiler, Ordu, Baltacılar ve bazı selefi partiler Muhammed Mursî’nin iktidardan uzaklaştırılması için her türlü çirkefliği yapıyor­lardı. Türkiye’de iken öğrendiğim bir şey vardı. 60-70-80 darbelerinden önce ve 28 Şubat sürecinde, ordunun darbe yapmasına bir kılıf bulabilmek için bilumum kaos planı yü­rürlüğe konulmuştu. Mısır’da da aynısı yapıldı. Zaten ben Mısır’a döndükten birkaç hafta sonra ordu darbe yaptı.”

Yunus araya girdi:

“Bu darbenin ana nedeni, Mısır kötü yönetiliyor palav­rası değildi herhalde?”

“Tabi ki değildi… Mısır tarihinin seçimle iktidara gelen ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî ve ekibi yüksek bir donanıma sahiptiler. Diğer İhvan mensupları gibi Muhammed Mursî de kendini iyi yetiştirmişti. Kur’ân hafızıydı. Birçok yabancı dili iyi düzeyde konuşabiliyordu. Mühendislik alanında önemli düzeyde akademik kariyer yapmıştı.

İktidara gelir gelmez israilin kuşatma altında tuttuğu Gazze’nin nefes alabileceği tek yer olan Refah Sınır Kapısını hep açık tutmuştu. Müba­rek döneminde hiçbir komşusuyla arası iyi olmayan Mısır’ı, kendi bölgesinin en güvenilir ülkesi haline getirdi. Devletin tek bir kuruşunu çarçur etmedi. Ordunun halktan kopardığı kaynakları yine halka döndürdü.

Ekonomik yönden Mısır güçlendi. Muhammed Mursî’yi halk nezdinde güçlü yapan en önemli faktör ise örnek Müslüman şahsiyeti oldu. Mısır halkı daha önce böyle bir lider görmüş değildi. Mübarek döneminden kalan devlet başkanlığı sarayını kullanmadı. Bir apartman dairesinde, kiralık bir evde kalıyordu. Maaşının sıradan bir memur maaşı olması emrini vermişti. Dünyanın en düşük devlet başkanı maaşını o alıyordu. Fakat tutuklandığında, o maaşa da dokunmadığı ortaya çıkmıştı…”

Yunus daha fazla dayanamadı:

“Allahu Ekber… İşte Ömer’ce yaşamak… Hz. Ömer (r.a) ve onun torunu Ömer bin Abdülaziz’i örnek almak…”

“Muhammed Mursî sabah namazlarının neredeyse hiç­birini, halkın arasında ve camide olmadan kılmazdı. Hal­ka hitap ettiği zaman ezan okunursa konuşmasını keser ve müezzinle beraber tekrar ederdi. Devlet dairesindeki deva­sa Mübarek resimlerini indirtmiş, kendi resimlerinin asıl­masını ise yasaklamıştı. Resmi binaların tamamına Allah lafzının asılmasını emretmişti.

Onun sadece kendi halkına değil, başka halklara da yardımı dokunmuştu. Yüzbinlerce kişinin öldüğü Endonezya’daki Tsunami felaketinden sonra oraya gitmiş ve kurtulanlar için kalacak yerler inşa ettirmiş­ti. Onun bir yıllık iktidarında yaptığı işleri başkaları yüzyılda yapamazdı. O dönem, imrenilecek hayat hikâyeleri ile doludur…

Örneğin Kahire sokaklarında yatan evsiz bir ka­dının yanına bir gün bir araba gelip durur. İçinden Devlet Başkanı Muhammed Mursî çıkar ve kadına neden burada yattığını sorar. Kadın, dul olduğu için evinin kirasını ödeye­mediğini ve evden çıkarılıp sokağa atıldığını söyler. Muhammed Mursî yanındakilere emir verir ve kadın bir apartman dairesine yerleştirilip maaşa bağlanır. Fakat ne hazindir ki, darbeden sonra kadın tekrar sokağa atılır…

Başta Türkiye olmak üze­re, diğer İslâm ülkeleri ile olan ilişkilerini üst düzeye çıkar­dı. Fakat halkından yüz binlercesini katletmiş Beşşar Esed, cumhurbaşkanlığı için ona tebrik gönderdiğinde ise Muhammed Mursî; ‘Seni Suriye halkının meşru temsilcisi olarak görmüyorum’ diye yanıtlamıştı…”

Mahmut bu sefer suskunluğunu bozdu:

“İslâm ülkelerini yöneten Arap liderler, onun tırnağı bile etmezler…”

İbrahim ayağa kalktı:

“Doğru söylüyorsun… Fakat çok geçmeden başta isra­il ve ABD olmak üzere Batılı devletler, içerdeki maşalarını öne sürdüler. Muhammed Mursî’yi ve Müslüman Kardeşler’i karalamak için her türlü oyunu oynadılar. Hatta kiracı olarak kaldığı apartmanın asansörünün duvarlarına ağza alınmayacak sözler ve tehdit yazıları yazılmıştı. Düşünün, bir devlet baş­kanının evine tehdit yazıları yazmak…

Herhalde bu durum sıradan birinin cesaret edebildiği bir şey değil, Mısır derin devletinin yapabileceği bir şey… Ordunun içindeki karan­lık güçler, Batılı devletlerden aldıkları talimatları uygulama­ya başladılar. Ekonomide, sosyal ve kültürel faaliyetlerde, üniversitelerde, televizyonlarda, internet ve sosyal med­yada hatta spor müsabakalarında fitne çıkarmaya başla­dılar. Yapay sorunlar üretip Muhammed Mursî’yi sıkıştırmaya çalıştılar.

Fakat Muhammed Mursî geri adım atmadı. Bu yüzden darbeye giden süreci hızlandırmaya çalıştılar. ‘İslâm ülkeleri, kendi or­dularının işgali altındadır’ diye bir söz vardır. Mısır’da da bu durum söz konusuydu. Birçok generali görevden alan Muhammed Mursî, yerlerine gelenlerin diğerlerinden bir farkının olmadığını çok iyi biliyordu. Fakat yapabileceği bir şey yoktu. Komuta kademesinin ve subayların tamamı­na yakını, Hüsnü Mübarek döneminden kalan kişilerden oluşuyordu.

Muhammed Mursî’nin bunları kısa sürede bertaraf etmesi oldukça zordu. Yasalar onun elini kolunu bağlamıştı. Za­ten onlar da bunu bildiklerinden, darbeye giden süreci hız­landırmaya çalışıyorlardı. Ordunun başındaki Sisi ön plana çıkmaya başladı. Ülkenin gidişatını bahane ederek hükümeti istifaya çağırdı ve darbe sinyali verdi. Üç gün süre verdiği hükümet ise geri adım atmadı. Üç günün sonunda darbe mekanizmasını işlettiler. ^

Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî’yi ve beraberindeki devlet görevlilerini tutukladılar. Bunun üzerine halk sokağa indi. Ordu Tahrir Meydanına izin vermediğinden, Müslüman Kardeşler al­ternatif bir eylem yeri olarak Râbiatü’l-Adeviyye Meyda­nını belirledi. Milyonlarca Mısırlı, liderleri Muhammed Mursî’nin darbe ile devrilmesini ve tutuklanmasını sivil eylemlerle protesto ettiler.

Bu eylemlere ben de katıldım. 2013 yılı Ramazan ayının tümünü o meydanda geçirdik! Milyonlarca kişi, tek bir cam bile kırmadı. Askerin provokasyonlarına rağmen halk galeyana gelmedi, taşkınlık çıkarmadı.

Oradaki kar­deşlik ortamı inanılmazdı. Sahurda ve iftarda yiyeceklerini birbirleriyle paylaşırlardı. Âlimler, akademisyenler, doktor­lar, mühendisler, öğrenciler, öğretmenler, gençler, çocuklar, yaşlılar, kadınlar yani aklına gelebilecek her türden insan meydanları doldurmuştu. Bu kalabalık insan seline rağmen yerler tertemizdi ve çöpler düzenli olarak toplatılırdı. Bir ha­tibi elinde mikrofonla konuşurken görürdün, bir kadını ise ekmek yaparken… “

“Yani halkın her kesimi bu direnişe destek vermişti, öyle değil mi?”

“Evet, Mısır’ın her şehrinden, her beldesinden, her kö­yünden insan bulabilirdin… Her kesimden birilerinin çadır­larını bulabilirdin… Her çadır pırıl pırıl ve tertemizdi. Her ça­dır mis gibi kokardı. Ramazan ayı olduğundan, her çadırda Kur’ân okunur ve ilmi tahliller yapılırdı. Birtakım çadırların önünde ellerindeki pankartlarla slogan atan gençler vardı.

Kimi ‘Milli irade kırmızı çizgimizdir’ diye, kimi de ‘Seni se­viyoruz ey Muhammed Mursî’ diye bağırıyordu. Sınıfsal farklılıkların eriyip gittiği bir ortamdaydık. Ben ve diğer Mısırlılar, sa­dece tutuklanan Cumhurbaşkanımızın ve diğer görevlilerin serbest bırakılmasını istiyorduk. Kimseye bir zarar vermek istemedik. Ama darbeciler acımasızca meydanı dağıtmaya çalıştı.

Keskin nişancılar, yüksek binalarda ve helikopter­lerde halkın üzerine ateş açtılar. Kendi halkının üzerine… Çadırları yaktılar. İnsanları yaktılar Mahmut! İnsanları diri diri yaktılar… Buldozerlerle onları ezdiler… Camilere sığı­nan yaralıları, kadın erkek çocuk demeden camiyle beraber yaktılar… Tankları onların üzerlerine sürdüler! Binlerce kar­deşimizi sabah namazı kılarken şehit ettiler…

Bu savun­masız insanların ellerinde bir çakı bile yoktu! Gözlerimin önünde onlarca kişinin beynini dağıttılar… Hangisini ne­reye götüreceğimizi bilmiyorduk! Yaralıları taşırken, doktor olarak onlara müdahale ettim… Ama hepsi ağır yaralan­mıştı… Onlarcası elimdeyken can verdi ve ben müdaha­le ederken aciz kaldım… Bu tertemiz Müslümanların kanı üzerimde kaldı! O elbiseleri hiçbir zaman yıkamadım… Çünkü bu şehit kanıydı… Bu kan, yeryüzünün görebilece­ği en temiz şeydi…”

Mahmut, ellerini havaya kaldırıp sonra yüzüne götü­ren ve hüngür hüngür ağlayan İbrahim’in omzuna sarıldı. O da ağlıyordu… Bu şekilde ne kadar kaldıklarını yalnızca Allah biliyordu. Mahmut toparlandı:

“Anlıyorum kardeşim… Seni çok iyi anlıyorum! Hatta seni en iyi anlayanlardan biri muhakkak ki benim! Suri­ye’de aynı şeyleri ben de yaşadım… Bombalanan binala­rın enkazlarından çıkarılan çocuklara müdahale ederken, ben de aynı ruh halini yaşadım… Allah’ın verdiği sabır olmazsa bunlara dayanmak çok zordur. İstiyorsan artık anlatmayı bırakabilirsin!”

“İşin en kahredici tarafı, bunu bize yapanların hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmeleriydi… Bir arkada­şım anlattı; Rabia Meydanı katliamına katılan askerlerden biri, elindeki kanı yıkayıp abdest alarak namaz kılabilmiş! Düşünebiliyor musun? Masum insanları öldüreceksin ve ondan sonra utanmadan Allah’ın huzuruna çıkabilecek­sin… Nasıl bir iğrençliktir bu!”