Dünyada adına şiir söylenenlerin, kitap yazılanların başında hiç şüphesiz Resûlullah (sav) gelir. Resûlullah (sav), kendi döneminden günümüze kadar hem İslâm hem de zaman zaman Batı edebiyatında şiire konu olmuştur. Bu da Resûlullah’a (sav) duyulan derin sevgi ve hürmetten kaynaklanmaktadır. Eski eserler de -bu eserler, ister dinî ister edebî ister bilimsel eserler olsun- Allah’a hamd ve Resûlullah’a (sav) salât ile başlardı ve bu durum bir gelenek halini almıştı.

Hem mensur eserlerde hem de manzum eserlerde “salvele” denilen bölüm bazen birkaç cümle ile bazen birkaç beyit ile bazen de müstakil bir bölüm halinde mukaddime kısımlarında yer almıştır. Bu yüzden manzum eserlerde tevhid ve münacaattan sonra naat bölümü elzem kabul edilmiştir.

Emine Yeniterzi bir eserinde naatlerin içeriğini ve şairlerin sıkça naat işlemesinin sebebini şöyle açıklamıştır: “Na’tler muhteva yönünden incelendiği zaman; şairlerin Hz. Peygamber’in (sav) isim ve sıfatlarını, kâinat efendisi, yaratılış gayesi Cenabı Hakk’ın (c.c) habibi olduğunu, örnek ahlâkını, üstün vasıflarını, fizikî özelliklerini, mucizelerini, miracını ve diğer peygamberlerden üstünlüğünü ayet ve hadîs iktibaslarıyla teyid eden ifadelerle ele aldıkları görülür.

Özellikle na’tların son bölümlerinde günahkârlığını itiraf ederek şefâat talebinde bulunan şairler kıyamet gününün tasvirini, o çetin günde şefâat yetkisinin yalnızca Hz. Peygamber’e mahsus olduğunu, onun âlemlere rahmet olarak gönderildiğini ve Şefi’ü’l-Müznibîn oluşunu özellikle vurgularlar.(1)

Dîvân şiirleri genel itibarla süslü ve özentili bir dil ile yazılır; fakat naatlerde daha çok samimi bir söyleyiş ve sade bir dil görülür. Şairler bu tür şiirlerde şairlik hünerlerini göstermekten ziyade Allah’ın takdirini kazanmak ve Resûlullah’ın (sav) şefâatine erişebilmek için duygularını dışa vurmuşlar ve Resûlullah’a methiyeler dizmişlerdir. Belki önceki yazılarda da söylemişizdir, şairlerin bu denli çok naat yazmasının bir gayesi de Resûlullah’ın (sav) şefâatine talip olmak ve O’nun şefâatini hak etmektir.

Şefâat ümidi hemen bütün naatlerde en önemli muhteva olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla naatler sadece Hz. Peygamber’i övmek için yazılan şiirler değil, bununla beraber şefâat ve yardım özelliklerini de göstermektedir. Bilinmektedir ki, şiir genel itibarla sevgiye ve sevgiliye hasredilir. Sevgiye en layık kişi ise Resûlullah’tır. Dolayısıyla bunun için de naatler edebiyatımızda önemli yer tutmuştur. Şairler, Resûlullah’a (sav) sevgilerini en samimi ifadelerle göstermek ve şefâat talebinde bulunmak için bu yolu tercih etmişlerdir.Şairler, Resûlullah’a olan muhabbetlerini göstermek, O’nu tasvir etmek, O’nun yüce sıfatlarını tavsif etmek için tüm hünerlerini ve dîvân şiirinin malzemelerini seferber etmişler; söz sanatlarını kullanmışlardır.

Dîvân şiirinin son dönemlerinde yaşayan Şeyh Gâlip “Efendim” redifli naatinde Resûlullah’a olan muhabbetini samimi bir dille ifade etmiş ve bu manzumede Hz. Resûlullah (sav), Allah tarafından şereflendirilerek övülmüş ve peygamberlerin en başı yani sultanı kılınmıştır ve sonrasında da çaresizlerin çaresi olarak Resûlullah efendimizi (sav) işaret etmiştir:

Sultân-ı rüsül şâh-ı mümeccedsin efendim,

Bî-çârelere devlet-i sermedsin efendim.

Dîvân-ı ilâhîde ser-âmedsin efendim,

Menşûr-ı ‘le-amrük’le mü’eyyedsin efendim.

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin efendim,

Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin efendim.

Yukarıdaki müseddeste geçen “le-amruke”kelimesiyle de Hicr, 72. ayete telmih vardır. Görüldüğü gibi Resûlullah’ı (sav) vasfetmek için Kur’ân-ı Kerîm ve hadîslere çokça başvurmuşlardır. Bu naat Türk edebiyatında yazılmış en güzel şiirlerden birisidir.

 

Halk Edebiyatında Resûlullah (sav)

Resûlullah (sav) adına şiirler sadece Dîvân edebiyatında yazılmamıştır. Halk edebiyatında da bu anlamda şiirler yazılmıştır. Canını O’nun yoluna kurban edecek Yûnuslar, Hz. Peygamberin ayağının tozunu gözüne sürme niyetiyle çekmekle asıl saadete kavuşacağını ifade eden Erzurumlu Darîr, Der-medh-i Nebîdiyerek başladığı naatinde rüzgâra, amber kokusunu yayıp uzak yolları dürerek kısa bir sürede kat etmesini, böylece Resûlün türbesine varıp O’nun ayağına yüzünü sürmesini ve bunu yaparken de edebini takınması ve makam ve mekânın haline uygun bir edep takınmasını söyleyen Ömer Rûşenî gibi şairler de halk edebiyatımızdaki örneklerdir.

Yûnus’un dilinde ve gönlünde Resûlullah (sav) hem adı güzel hem de kendi güzeldir:

Cânım kurbân olsun senin yoluna

Adı güzel kendi güzel Muhammed

 

Gel şefâat eyle kemter kuluna

Adı güzel kendi güzel Muhammed

Sahabe, “Anam-babam sana feda olsun ya Resûlullah” diyerek O’na olan muhabbetini anlatırken, şairlerimiz de sahabe efendilerimizin yolunu takip ederek kendi canını Resûlullah’ın yoluna feda etmeyi dilemişlerdir.

Mutasavvıf şairlerden Niyâzî-i Mısrî de Hz. Peygamber’i hakkıyla övemeyeceğini, Allah’ın (c.c) kendisini hakkıyla övdüğünü ifade eden aşağıdaki beyitlerinden sonra şefâat talebinde bulunur:

Sen ol sultanı kevneynsin ki mahlûk

Senin methinde acizler Yâ Muhammed

 

Ne noksan ere câhına kılırsan

Niyâzî’ye şefâatler Yâ Muhammed

Halk şiirimizin başka bir şairi olan Erzurumlu Zihnî de Resûlullah’ın (sav) miraçla ulaştığı makamın büyüklüğünü dile getirirken bu büyüklükle kazandığı yakınlığın kendisine yakıştığını ifade eder ve kendi acizliğini itirafla beraber kendisinin mahşer günü sıkıntısından uzaklaştırılmasını yine Resûlullah’tan (sav) aşağıdaki beyitlerle talep eder:

Makâmındır senin mi’râc-ı izzet yâ Resûlullâh

Sana şâyestedir ol kurb-ı hazret yâ Resûlullâh

 

Kulundur kemterindir bende-i nâçîzdir Zihnî

Dem-i mahşer ana gösterme yâ Resûlullâh”

diyerek Resûlullah’a (sav) olan muhabbetini dile getirmiş ve O’ndan şefâat talebinde bulunmuştur.

Günümüz Edebiyatında Resûlullah (sav)

Günümüz edebiyatında da aslında İslâmî fikir ve karakterle yazan edebiyatçılarımız olmasına rağmen birçok Müslüman gencimiz sapık fikirli ve sapık ruhlu yazar ve şairleri takip etmektedir. İslâmî hassasiyeti olan ebeveynlerimiz de Müslüman edipleri ya yeterince tanımamaktadır ya da gençlerimize okutamamaktadır.

Bazı gençlerimiz bugün maalesef bizim ahlâkımıza ve kültürümüze tamamen ters olan Batı yazarlarını, Batı kafalı ve yaşayışlı, İslâm düşüncesinden tamamen uzak, hatta İslâm düşüncesine ve yaşayışına düşman, sapık fikirleri empoze etmekle görevli, yerellikten uzak yerli görünümlü yazarları takip etmekte ve okumaktadır.İslâmî şuurla yazan -hiç değilse sapkın fikirler aşılamayan- yazar ve şairleri Müslüman toplum arasında yaygınlaştırmak ve okunurluklarını arttırmak öncelikli vazifelerimizden birisidir. Bu ara düşünceden sonra asıl konumuza tekrar dönelim.

Günümüz edebiyatında da bahse değer şaheser naatler yazılmıştır. Hem Tanzimat dönemi şiirinde hem de daha sonraki dönemlerde Resûlullah’ın (sav) hayatı, muhabbeti tasvir ve tavsifi şairlerin gündeminde olmuştur.Tanzimat dönemi şairlerinden Ziya Paşa, Na’t-ı Şerîf adlı naatinde:

Ne gam mücrim isem de bana besdir bu sa’âdet kim

Kapında bir kemîne hâk-i pâyım yâ Resûlullâh

 

Beni reddetme evlâdın başıyçin bâb-ı lûtfundan

Ziyâ’yım bende-i Âl-i Abâyım yâ Resûlullâh

diyerek kendisinin şefâatine talip olduğunu, onu reddetmemesini ister, kendisinin O’nun kapısında köle oluşuna değinir ve Âl-i Abâ (Ehl-i Beyt) sevgisini dile getirir.

Kur’ân şairi Mehmet Akif merhum da “Bir Gece” adlı şiirinde O’nun masumiyet sıfatına, insanlığı kurtarışına, yeryüzüne Allah’ın hâkimiyetini yaydığına, zulmü ortadan kaldırdığına, acizlerin hakkını onlara iade ettiğine değinir ve dua ile bitirir.

Yakın dönem edebiyatımızdaki naatlerden konu edinirken Arif Nihat Asya’nın “Naat” adlı şiirine değinmeden geçmek haksızlık olur. Resûlullah’ın (sav) örnekliğini, önderliğini, kendisinin O’na olan özlemini, geçmişin ihtişamını, şu anki dünya Müslümanlarının içinde bulunduğu kimsesizliği ve perişanlığı, zulmün ve zalimlerin kıtalar dolaştığını uzun uzun anlatmaktadır.

Üstat Sezai Karakoç da “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” adlı şiirinde aşkın katmanlarını bir arada toplamış ve Resûlullah’a (sav) “Sevgili / En sevgili / Ey sevgili” diye seslenerek O’na karşı olan sarsılmaz ve sorgulanmaz muhabbetini ifade etmektedir. Sadece bu şiirinde değil, “Küçük Na’t” adlı şiirinde “Göz seni görmeli, ağız seni söylemeli” derken aslında hepimizin arzusuna tercüman olmaktadır.

Bazen dağarcığımızda şairinden çok şiirin kaldığına şahit olmuşuzdur. Nurullah Genç’in “Yağmur” adlı şiiri de bu minvaldedir. Son dönemlerin en çok ezberlenen ve en çok dinlenen naatı “Yağmur” olsa gerektir. Çok güzel bir hikâyesi vardır şiirin. Hikâyesinin bizzat şairinden dinlenmesini tavsiye ederiz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki naatler, Resûlullah’a (sav) duyulan derin saygı ve sevginin göstergesidir. Dünya edebiyatında istisnasız hiçbir şahıs için bu kadar çok ve türlü şiire rastlanmaz. Bu şiirler ve türler başlı başına büyük bir literatürü teşkil etmektedir. Resûlullah (sav) adına yazılan şiirlerin büyük bir kısmında O’nun rahmeti ve güzel ahlâkına dikkat çekildiği ve bu vesileyle O’ndan şefâat talep edildiği görülmüştür.

 

Kaynakça:

1) Yeniterzi, Emine, (2002). Türkler. Ankara, c.11, s. 765.