İlk dönemlerde tüm dinî hükümleri kapsayacak şekilde kullanılan fıkıh kavramı, sonraki dönemlerde içtihadî-amelî hükümleri ifade edecek şekilde anlam daralmasına uğramıştır. Dolayısıyla Hz. Peygamber (sav) döneminden başlamak üzere, sahabe, tabiîn ve tebeî tabiîn ile müçtehit imamlar dönemi ve sonrası fıkıh, bir gelişim ve değişim süreci geçirmiştir. Neticede “şer’î amelî hükümleri tafsilî delillerinden bilme” anlamına gelen fıkıh, insan hayatına, dinden bir cevap bulma çabasının ve bu uğurda müçtehitler tarafından ortaya konulan gayretin adıdır. Tarih boyunca müçtehit âlimler ortaya koydukları bir usul çerçevesinde belirledikleri çeşitli kaynaklara dayanarak ve içinde bulundukları zamanı ve şartları, toplumlarının ihtiyaçlarını ve maslahatlarını da göz önünde bulundurarak dine dayanan çözümler bulmaya çalışmışlardır. Buna göre fıkıh iki yönlüdür.

Kaynağı itibariyle ilahîdir, vahye-nassa dayanır. Ona yönelik anlama, kavrama, yorumlama ve bir sistem inşası yönüyle beşerîdir. Onun bir yönüyle içtihada, beşerî bir gayrete dayanıyor olması tamamen beşerî olduğunu ve dolayısıyla bağlayıcı olmadığını, dinî bir değer taşımadığını ifade etmez. Usulcüler ağırlıklı olarak beşerî yönünden dolayı içtihadî hükümlerin zannîliğini ifade etmekle birlikte, bunlarla amel etmenin dinî açıdan gerekli olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Bu, onların tamamen Şâri’ tarafından vazedildiği anlamına gelmemekle birlikte, esasında bu hükümlerin mükellef tarafından din olarak kabul edilmesi gerektiği anlamına gelmektedir.

Günümüz toplumunda dini algılama türlerinin bir parçası olarak fıkhı algılayış da çeşitlilik arz etmektedir. Buna göre dinî hükümlerin tamamını değişmez nasslar gibi gören anlayışa karşılık, tamamının değişebileceğini söyleyen anlayış bulunmaktadır. Diğer bir görüşe göre itikadî ve ahlakî hükümlerde değişim olmaz, fıkhî hükümlerin tamamı ise değişime açıktır. Başka bir bakış açısına göre ise fıkhî hükümlerin bir kısmı değişime açık, bir kısmı ise değişmez, sabit bir niteliğe sahiptir. Fukahâ arasında genelde kabul gören bu anlayış olmakla birlikte bu hükümlerin hangilerinin değişime açık, hangilerinin buna kapalı olduğu ve bunun ölçüsünün ne olduğu konusunda farklı değerlendirmelere sahip olmuşlardır.

Güncel Fıkhî Meselelerin Yapısı

Kur’ân ve Sünnet nassları sınırlıdır; olaylar ise sınırsızdır. Tarihin akışı içinde insanlar, toplumlar ve onların yaşam biçimi ve sosyal hayat sürekli bir değişim ve gelişim içindedir. Bu sebeple geçmişte insanların sorunlarını çözmek, ihtiyaçlarını gidermek amacıyla ortaya konulan içtihatlar, o günün şartları ve o günkü toplumun örf, ihtiyaç ve maslahatlarını göz önünde bulunduran çözümlerdir. Zamanla bu şartlar, örf, ihtiyaç ve maslahatlar değişmiş olabilir.

Buna göre temelde iki tür güncel meselelerden söz etmek mümkündür. Bunlardan biri, geçmişte çözüme kavuşturulmuş, ancak günümüz dünyasındaki değişimden dolayı tekrar sorun haline gelen meseleler. Bu tür meseleler kimi zaman örfün veya maslahatın değiştiği göz önünde bulundurularak geçmişteki çözümünde takip edilen metotla tekrar çözülebilir iken içtihat edecek seviyeye gelmemiş, ama toplum içinde itibar gören bazı kimselerin geçmişteki fetvada ısrar etmesinden dolayı iş, içinden çıkılmaz bir hale gelmektedir.

Diğer problemler, geçmişte hiç ortaya çıkmamış, günümüz dünyasının ortaya çıkardığı yeni problemlerdir. Bunların çözümü, içtihat seviyesindeki âlimlerin, geçmişte müçtehit imamların sahip olduğu hukuk mantığı ve takip ettikleri usul ile olacaktır. Bu bağlamda takip edilmesi gereken usule ve dikkat edilmesi gereken bazı hususlara kısaca değinmeye çalışacağız.

Güncel Meselelerde Usul ve Dikkat Edilecek Hususlar

Güncel meselelerin çözümünde bir tek usulden söz etmek mümkün değildir. Her müçtehidin kendince bir sorun çözme usulü vardır. Nitekim müçtehit imamların içtihat usulüne ve daha sonraki usul ekollerine bakıldığında bu açıkça görülmektedir. Ancak bütün fakihlerin ittifak ettiği bazı esaslar da bulunmaktadır. Buna göre;

  1. Bir meselede Kur’ân ve Sünnette sübût ve delâlet açısından kat’î bir nass bulunuyorsa o konuda içtihada imkân yoktur ve bu nass, o konuda kesin delildir. Örneğin iffetli kişilere zina isnadında bulunup bunu usulünce ispat edemeyenlere ceza olarak seksen sopa vurulur; davar sürüsü 1/40 oranında zekâta tabidir. Bunlar, ilgili ayet ve hadislerin açık hükmüdür; seksen ve kırkta bir ifadeleri kat’îlik/kesinlik özelliğine sahiptir, dolayısıyla her türlü yoruma kapalıdır. Ancak Kur’ân nassının delâlet, Sünnet nassının ise sübût veya delâlet açısından zannîlik/yoruma açıklık ifade etmesi durumunda içtihada açık olur ve her müçtehit kendince belirlediği bir metotla bu nassa bakar ve çözümünü aradığı meselede onu yorumlar.
  2. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bir problemin çözümü açıkça Kur’ân ve Sünnet nassında yer almıyorsa ümmetin veya âlimlerin icmâ’ına, nasslarda hükmü geçen bir olaya kıyasa, sahabenin uygulamalarına, toplumun nassa aykırı olmayan örfüne, maslahata, istihsâna, istishâba vb. fıkıh usulünde detaylı bir şekilde incelenen delillere bakarak olay çözüme kavuşturulur. Ancak olayın hükmünü tespit etmeye çalışan kişi, işin ehli bir âlim olmalıdır. İlmî ehliyeti bulunmayanların dinî hükümlerin tespitinde söz hakkı yoktur.
  3. Hz. Peygamber’den (sav) günümüze kadar tarih içinde oluşan fıkıh mirasımız da günümüz meselelerinin çözümünde bize yol gösterecek bir yapıya sahiptir. Zira gerek meselelerin çözümünde onların ortaya koydukları usul, gerekse bu usule göre ortaya koydukları hükümler bize bir bakış açısı kazandıracak niteliktedir. Bu hükümler onların kendi dönemlerinin şartlarına göre ortaya konulmuş olsa da yöntem ve hedeflenen amaç açısından bize yol gösterecektir. Ayrıca onların bir konuda ortaya koydukları farklı görüşlerden de istifade edilebilir. Yani günümüzdeki bir problem için en uygun olan görüş tercih edilebilir. Ancak bu tercih kişisel arzuya göre değil, delile dayalı olmalıdır. Sıhhat ve delâlet açısından en kuvvetli delile sahip olan ve Müslümanların yarar ve ihtiyacını en güzel şekilde karşılayan görüş tercih edilmelidir.
  4. Temel hükümler ile ilke ve amaç mahiyetinde olan düzenlemeler, dinin ve fıkhın esasını oluşturur ve değişime kapalıdır. Her türlü hukukî işlemin rızaya dayanması gerektiği, yönetimde liyakat ve istişarenin esas olması gibi. Vesile/araç hükümler ise aynen uygulanması mümkün olmakla birlikte, bunlar belirlendiği dönemdeki toplumsal şartların değişmesinden dolayı maksat hükme yeterince ulaştırmıyorsa yerlerine maksadı tam gerçekleştirecek yeni vesilelere tamamen bırakır ya da ona yeni vesileler eklenir. Günümüz meseleleri, İslâm’ın temel hükümleri ile ilke ve amaçları/makâsıdı doğrultusunda yeni vesilelere de başvurarak çözüme kavuşturulur. Örneğin günümüzde namaza çağrının (ezanın) hoparlörlerle duyurulmasının bir gereklilik haline gelmiş olması gibi.
  5. Örfe ve maslahata dayalı hükümler değişime açık hükümlerdir. Hüküm, zamana ve mekâna göre farklılık gösterebileceği gibi, ahlak değerlerine bağlılık düzeyine göre de değişebilir. İş ve meslek ahlakındaki bozulmalar sebebiyle terzi, tamirci gibi zanaatkârların kendilerine emanet edilen mallara zarar gelmesi halinde tazminle sorumlu tutulmaları, piyasa vurguncularını engellemek için devletin mal ve hizmet bedellerine limit koyması (narh, tes’îr), günümüzde oldukça yaygın biçimde uygulanan garantili satışların ve sipariş sözleşmelerinin caiz kabul edilmesi gibi.
  6. Tecrübeye ve bilimsel bilgiye dayalı hükümlerde ilgili alandaki ilmî gelişmelere bağlı olarak bilgi güncellemesinde bulunulması tabiî, hatta zorunludur. Söz gelimi hamileliğin en fazla ne kadar sürebileceği hususunda fıkıh bilginleri, toplumsal tecrübeye ve dönemlerinin bilimsel gelişimine bağlı olarak iki yıl hatta daha fazla sürelerden söz etmişlerdir. Günümüz tıp bilimi hamileliğin en fazla dokuz ay on gün devam edebileceğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla hamileliğin azami süresi dokuz ay on gündür.

Netice olarak günümüz meselelerine çözüm, geçmişte müçtehit imamların kendi dönemlerindeki problemleri çözerken takip ettikleri usul ve başvurdukları delillerle olacaktır. Bu deliller, işin ehli kişiler tarafından, günümüz şartları göz önünde bulundurularak İslâm’ın temel ilke ve gayeleri doğrultusunda yorumlanacak ve böylece Müslümanların karşılaştığı sorunlar çözüme kavuşturulacaktır.

Doç. Dr. Taha NAS

Davet Mektebi Editör