Elif ASLAN[1]

Ne kadar da sessiz bir gece diye düşündüm, küçük penceremden bakarken yıllardır oturduğum şehre. Gözümü alamadığım manzaranın arkasında gizlenen hüzün yüreğime işledi adeta. Sanki kaybolmuş bir şehrin sokaklarıydı bu boş, anlamsız sokaklar. Belki de kaybolan bendim. Belki de hayata karşı hep bir yenilgi içerisinde olmamdı bana bu kadar kaybettiren. Yine içim karardı bunları düşününce, sanki bu yaralayan düşüncelerden kurtulmak mümkünmüş gibi hızlıca perdeyi çektim ve kahvemden bir yudum alıp oturdum annemin en sevdiği çiçek desenli koltuğa.

Annemi özlediğimi fark ettim, ama artık dolmuyordu gözlerim, katılaşmıştı kalbim. Kabullenmekten değildi, kabullenmek farklı bir şey. Ben kabullenemedim asla, ama alıştım artık olan biten her şeye. Hatta uzun zamandır düşünmüyordum. Unutmuş muydum yoksa zamanın hepimizi anılara dönüştürdüğünü? Hatırlamak istediğimiz veya istemediğimiz anılara. Hatırlamak istemediğimdendi belki de. Çünkü ne yaşadıklarım unutulacak gibi ne de acılarım geçecek gibi. Zaman alışmayı öğretir, unutmayı asla. İçimde hiç dinmeyen bir yağmur var ve ben bu yağmurdan kaçamıyorum.

Hava soğuktu, titriyorum, ama soğuktan mı yoksa aklıma gelen binlerce kötü hatıradan mı, karar veremiyorum. Bazı şeylerin eskisi gibi olmasını çok isterdim, bağımlı olmadan yaşadığım günlerdeki gibi. Bağımlılığımın benden aldığı şeylerin benden fazla olması canımı acıtıyor. Keşke sadece kendi hayatımı mahvetseydim. Dokunmasaydım başkalarının hayatına. Belki vicdanım daha rahat olurdu, kaybolmazdım düşünürken geçmişimi. Şimdiyse ahını aldığım annemin vebalinde boğuluyorum.

Tam on beş sene önceye gitti aklım. O zehirle ilk tanıştığım zamanlara… Bataklıktaki birini kurtarmak için uzattığım elimin bataklığa yavaşça çekilmesiydi benim olayım aslında. Üniversiteden arkadaşım Ceyhun’u içinde bulunduğu içler acısı durumdan kurtarmaya çalışırken ondan daha beter bir duruma düşeceğimi tahmin edemezdim ki o zamanlar. Ceyhun’a her “uyuşturucu kullanma” dediğimde ondan aynı cevabı alırdım: “Kafam rahatlıyor, ben bu dertlerle başka türlü yaşayamam.”

Söyledikleri çok saçma gelirdi bana o zamanlar, bir türlü aklım almazdı. Bir hapın kölesi olmak, herhangi bir şeye bağımlı olmak nasıl iyi gelebilirdi ki insana? Hele bağımlı olduğun şey beynini kemiriyorsa? Anlayamıyordum. Ama Ceyhun’un köşe bucak saklanıp, sürekli uyuşturucu alıp kendinden geçtiğini gördükçe her ne kadar üzülsem de yavaş yavaş alıştığımı da fark ediyordum. Başlangıçta insanı yiyip bitiren bir canavar olarak gördüğüm uyuşturucu bana artık normal gelmeye başlamıştı. Zaten en tehlikelisi de bu değil miydi? Alışmak.

Günler, aylar geçti. Babamla olan birtakım problemlerimin iyice artmaya başladığı dönemlerden geçiyordum. Ne yapacağımı, nasıl baş edeceğimi bilemiyordum. Boşluktaydım. Zaten ruhunun esir olmasını kabul edip uyuşturucu gibi çıkmaz bir yola girmek de sadece boşlukta olan zavallı insanların yapacağı işti. Ve bu boşluğum bir ömre mal oldu.

Babamla, aykırı hareketlerim yüzünden kavga edip ondan acımasızca dayak yediğim o ilk gün, diğer günlerden çok daha farklıydı. Bu benim için bardağı taşıran son damlaydı ve ben artık kaldıramıyordum. Bu duygularımı Ceyhun’a anlatırken sinirden duvarı yumrukladığımı hatırlıyorum. Ve o gün ilk kez merak edip denemek istedim uyuşturucuyu. Belki beni bu dertlerden uzaklaştıracağına inanmak isteyişimdi bu hatayı yapmama neden olan. Belki de kaybedecek bir şeyimin kalmadığı düşüncesiydi. Bir amaca bağlanmayıp yolunu kaybeden ve sahte huzurlara teslim olan bir ruh haliydi benimkisi.

İlk kullanışımda midemin ne kadar çok bulandığını anımsıyorum. Bir daha ağzıma sürmem diye düşünmüştüm. Ama yanılmıştım. Her başım sıkıştığında uyuşturucuya sığındım. Midemi bulandırsa bile bir süreliğine unutturduğu şeyler bana yetiyordu. Böyle de korkaktım işte, kendimden bile kaçacak kadar.

Ben dertlerim, sorunlarım arttığı için uyuşturucu aldığımı sanacak kadar tecrübesiz; uyuşturucu aldığım için sorunlarımın arttığını göremeyecek kadar da körmüşüm. Bağımlı olmanın en zor yanı da bağımlı olduğunu kabul etmemektir. ‘İstesem bırakırım’ düşüncesini bırakamamak. Ben de bir uyuşturucu bağımlısı olduğumu uzun bir süre fark etmedim, fark ettiğimdeyse her zaman olduğu gibi korkarak bu gerçekten kaçtım.

Sadece okul çıkışlarında aldığım uyuşturucular bana yetmemeye başladı. Kendimi kaybettiğimi fark etsem de her zaman daha fazlasını istiyordum. Zaten bağımlı olmamıza neden olan da bu değil midir? Hep daha fazlasını istemek. Doyumsuzluk. Aldığım hapların etkisini evde ailemden saklamada çok zorlansam da uyuşturucudan vazgeçemedim ve bir şekilde hep devam ettim.

Annemin beni hap alırken ilk görüşü aklıma gelince boğazım düğümlendi. Hava da iyice soğumuştu. Belki bunları düşünmekten kurtulabilirim ümidiyle balkondan içeri geçip elimi yüzümü yıkadım. Hâlâ titriyordum, bedenime söz geçiremiyordum. Zihnimde vücut bulan çaresizliğim geçmişimden kurtulmama bir türlü izin vermiyordu. Başım dönmeye başladı. Titreyen ellerimle bardağa su doldurup ilacımı aldım. Suyun nerdeyse tamamı yere dökülse de bunu umursamadım.

Aklıma tekrar annemin o çaresiz bakışları geldi, hayır kurtulamıyordum. Her ne kadar dengesizliğimin, baygın halimin farkında da olsa, bunun uyuşturucu kullanmamla ilgisi olabileceğini hiç düşünmemişti annem. Haklıydı tabii. Bir anne evladının bunu yapabileceğini asla düşünmek istemez. Ama o gün elimde haplarla ona ölüyormuş gibi baktığımı görünce annemin dizlerinin bağı çözülmüştü. Yanıma çökmüş ve bir süre hiçbir tepki verememişti. En son annemin “Hayır, bu olamaz!” diye feryadını duydum.

Bilincimi kaybetmişim. Gözümü açınca gördüklerim kanımı dondurmuştu. Babam gözlerini kusursuz bir nefret ve insanı yakıp kavurabilecek bir öfkeyle üzerime dikmişti. Ama annemin o an bana hissettirdikleri bambaşkaydı. Kelimelerle tarif edebilmek çok zor. Sanki beni doğurduğuna pişmanmış gibi, sanki bir ömrü çöpe atmış, kaybedecek bir şeyi kalmamış gibi. Ne olmuştu o merhametli anneme? Ne olmuştu yüreğine? Anlayamadım.

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Annem ve babam çok değiştiler. Avuç avuç çalındı merhametleri, gönülleri taşlaştı. Ve ben gün geçtikçe daha kötü oldum. Bağımlılıktan kurtulmayı çok denedim, ama yapamadım. Onsuz eksik hissediyordum. Yıkılmış, çaresiz. Tuzağı anlarsanız bağımlılıktan kurtulmak çok kolaydır, ben o tuzağı asla anlayamadım. Asla.

Annem ve babam gün geçtikçe uyuşturucuyu bıraktığımı sandılar. Hatta soranlara gönül rahatlığıyla “Tamamen bıraktı.” dediler. Hep merak etmişimdir, acaba gerçekten halimi görmüyorlar mıydı yoksa onlar da benim gibi kaçıyor ve kabullenmek mi istemiyorlardı? Henüz on dokuz yaşındaki bir çocuk nasıl bağımlı olabilirdi ki? Oluyormuş işte. Oluyormuş anne. Oluyormuş baba.

Hayatımın gittikçe berbatlaşması ve benim günden güne yıkılmam karşısında bağımlılığım gün geçtikçe arttı. Aslında yavaş yavaş öldüğümün farkındaydım. Her gün biraz daha eriyordum. Ama elden ne gelir ki? Bağımlıysan özgürlüğün senin elinde değildir. Esir olmuşsundur artık. Seni kusursuz bir ustalıkla ele geçirmiştir, o alırken rahatladığını sandığın uyuşturucu. Hem ruhunu hem de bedenini mahvetmiştir artık ve sağlığını kaybetmiş bir insan, aslında hayattaki en değerli hazinesini kaybetmiş demektir. Ben bu düşüncelerle gençliğimin elimden kayıp gidişini izledim işte.

Belki yurtta değil de evde kalmış olsaydım bu kadar kolay ulaşamazdım uyuşturucuya. Tatil olduğunda eve dönmek zorundaydım. Aldığım hapların etkilerini saklarken nasıl çırpındığımı, her gece poşet dolusu kustuğumu hatırladıkça midem bulanıyor yeniden. Sağlığımın bozulması beni korkutmaya başladığı için bırakmayı denediğimi hatırlıyorum.

İlk defa ciddi anlamda bırakmaya çalışmıştım, ama yapamamıştım, olmamıştı. Tekrar eskiye dönmüştüm, devam etmiştim o zehrin beni öldürdüğünü bile bile gençliğimi çürütmeye. Biraz aradan sonra aldığım haplar tahmin ettiğimden daha ağır gelmişti bana ve bu ağırlığı korktuğum şekilde ödemiştim: Bayılarak.

Acaba annem beni odamda bir kez daha o halde görünce ne hissetmiştir? Bunu hiç öğrenemedim. O gün aklıma geldikçe bir hüzün, bir çaresizlik sarıyor tüm benliğimi. Annemin gece ikide babam tatilde olduğu için tek başına, ambulansı bile beklemeyip ağlayarak beni hastaneye yetiştirmeye çalışması, kimin vicdanına dokunmaz ki? Bir anneyi evladını gece odasında o halde bulmasından daha çok ne yaralayabilir ki?

Arabada bir an için kendime geldiğimde annem direksiyon başındaydı. “Anne” diye belli belirsiz bir ses çıkarmıştım. Annem arkasını dönüp büyük bir telaş ve bir umut kırıntısıyla bana bakarken olan olmuştu. Sağ taraftan gelen araba büyük bir gürültüyle arabamıza çarpmıştı…

Günler sonra uyandığımda hastanedeydim. Ama önceki gibi değil. Bu defa öksüz. Bu defa kimsesiz. Bu defa çıkmazda… İki ameliyat geçirdikten sonra babamın söyledikleri yüreğime bir mızrak gibi saplanmıştı: “Anneni öldürdün.”

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyor. Ben pişmanım, hem de çok. Kendime şaşıyorum, nasıl böyle bir hataya düşmüştüm? Sorunlara çözüm olarak uyuşturucuyu seçmek ne kadar da zavallı bir yanılgıydı. Beynini uyuşturursan sana nasıl yardım edebilir ki? Her şeye yeniden başlamak için neler vermezdim. Ama insanoğlu işte, kaybetmeden anlayamıyor birçok şeyi. Şimdi elimde kalan, gençliğime dair sayısız keşkeler…

[1] Yeşilay Haftası münasebetiyle düzenlenen öykü yarışmasında, liseler düzeyinde Batman birincisi seçilmiştir.

Önceki İçerikGuta ve Tevekkül
Sonraki İçerikÖmerî Vizyon ve Yetişmiş Dava Erler