İhlâs kalbî amellerin en başıdır. Çünkü ameller ancak onunla kabul olunur. İhlâstan kasıt; yapılan amelle Allah’ın rızasını kazanmayı arzulamak, o ameli her türlü nefsî veya dünyevî lekeden arındırmaktır.

İhlâs, kâmil tevhidin meyvesidir. Bu kâmil tevhid ise ibadet ve istemeyi yalnız Allah’a (c.c.) yöneltmektir. Nitekim her gün Fatiha Sûresi’ni okurken şöyle deriz: “Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz.” İşte bu ihlâs sayesinde mü’min; nefsinin veya başkalarının kölesi değil, kendi dünyasının veya başkalarının dünyasının kölesi değil, Allah’ın (c.c.) hakiki kulu olur.

İslam; Müslüman’ın bir yüzünün Allah’a diğer yüzünün ise Allah’a ortak edilenlere dönük olmasına razı olmaz. İslam; hayatın bir yönünün Allah diğerinin de tağutlar için ikiye bölünmesine de razı olmaz. İslam bu günkü Müslümanların hayatlarında gördüğümüz ikilemi ve ikiyüzlülüğü de reddeder. Günümüz Müslüman modelinde ekseriyetle gördüğümüz üzere adam camide veya Ramazan ayında Müslüman’dır. Sonraki hayatında veya insanlarla muamelesinde ya da hâl ve hareketlerinde bambaşka biridir. Evine alışveriş yaparken cömerttir ama İslam için, Müslüman kardeşleri için harcama yapması gerektiğinde tanınmayacak derecede cimri birisidir.

Şüphesiz Müslüman’ın hayatını dağınıklıktan kurtarıp tüm çalışmalarını Allah’a mahsus kılan şey ihlâstır. İhlâs, Müslüman’ın kendisini ve amelini tümüyle Allah’a has kılmasını sağlar. Onun namazı, ibadetleri, hayatı ve ölümü âlemlerin rabbi olan Allah (c.c.) içindir: “De ki; şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi olan Allah (c.c.) içindir.” ( En’am,162)

Nefse en ağır gelen şey ihlâstır. Çünkü ihlâsta nefsin hiçbir payı yoktur.
Amel bir cesetse ihlâs onda candır. Amel bir kanatsa ihlâs da diğer kanattır. Ne ceset cansız olur, ne de tek kanatla bir yere varılabilir. O yüzdendir ki amelin olmazsa olmazı ihlâstır. Büyük şahsiyetlerden Abdurrahman Tai Hazretleri şöyle diyor: “Kurtuluş üç şeydedir: İlim, amel ve ihlâs. Kişi namazın farz olduğunu, nasıl ve ne şekilde kılınacağını bilse yani namaz konusundaki ilme sahip olsa ancak amel etmezse bu ilmin kendisine bir yararı olmayacaktır. Namaz konusundaki ilme sahip olsa ve namazını da kılsa ancak bu ibadetinde ihlâs olmazsa yine bunun kendisine bir yararı olmayacaktır. İlim, amel ve ihlâs bir arada bulununca ibadetler değerini bulur ve kişiye yarar sağlar.”

Allah (c.c.) Mâûn Sûresi’nde “Vay o namaz kılanların hâline ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır.” buyurmaktadır. Aynı minvalde Resûlullah (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Nice namaz kılanlar vardır ki, namazlarından onlara hiçbir fayda yoktur. Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruç açlıktan başka bir şey değildir.” Ebu Hureyre’den rivayet olunan başka bir hadiste de Resûlullah (s.a.s.), “Allah (c.c.) sizin bedenlerinize de şekillerinize de bakmaz. Bilakis kalplerinize bakar.” buyurmuştur.

Resûlullah’ın (s.a.s.) hadisinde geçen ve kıyamet gününde hakkında ilk hükmedilen insanlar olan; şehid, âlim ve zenginin cehenneme sürülmesine, ihlâssızlık neden olmuştur. Kıyamet gününde Allah’ın huzuruna dağlar kadar amelle gelen insanın, bu amellerin saçılmış zerrelere dönüşmesine neden olan şey de ihlâssızlıktır.

Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Benim sizin üzerinize en çok korktuğum şey küçük şirktir.” Sahabe sordu: “Ya Rasûlallah! Küçük şirk nedir?” Resûlullah (s.a.s.) “Riya’dır” buyurdu. Çünkü riya öyle kötü bir haslettir ki, kullar Allah’ın huzuruna vardıklarında; Allah (c.c.) riya ile amel edenlere; “Bugün kim için amel etmişseniz, kimler için namaz kılmışsanız, kimler için oruç tutmuşsanız onlara gidin. Hele bakın bakalım, onların yanında bir hayır bulabilecek misiniz?” diyecektir. Elbette bulamayacaklar. Bundan dolayıdır ki, amelimizi her türlü lekeden arındırmamız ve yüzümüzü yalnızca Allah’a dönerek, mükâfatımızı sadece O’ndan dilememiz gerekmektedir.

Amellerde ihlâsın bir diğer anlamı da teslimiyettir. Evet, teslim olmak zorundayız ve bu teslimiyetimiz Allah (c.c.) ve Resûlü’ne olunca anlam kazanır.
İlk öğretmen Mus’ab bin Ümeyr Allah’a ve Resûlü’ne (s.a.s.) teslimiyet gösterince; zengin bir ailenin çocuğu iken malı mülkü bıraktı. “Bana ahiretteki zenginlik yeter” dedi ve şehid edildiğinde ayakları örtüldüğü vakit başı, başı örtüldüğü vakit ayakları dışarıda kalan bir sahabi oldu. Ancak onun teslimiyeti en yüceye idi ve o ebedi saadeti kazananlardan oldu.
Yasir ailesi Allah’a ve Resûlü’ne teslimiyet gösterince, müşriklerin her türlü işkencesine “Allahu Ekber” diyerek karşılık verdiler. Cennet karşılığında canlarını verdiler, İslam’ın ilk şehitleri oldular ve onlar da ebedi saadeti kazananlardan oldular. Mağarada mahsur kalan üç gencin kurtulmasındaki yegâne güç de Allah’a olan teslimiyetleri ve ihlasla yaptıkları amelleri idi. Kur’an-ı Kerim’de Buruc Sûresi’nde bahsedilen topluluğu, ateşe atılmak pahasına inançlarından vazgeçirmeyen güç Allah’a teslimiyetleriydi.

Allah ve Resûlü’ne olan bir teslimiyet örneğini de sahabeden Hubeyb b. Adiyy’de görebiliriz. Müşrikler tarafından vücudu parçalanmaya başlanınca, kendisine: “Senin yerinde Muhammed olsun istemez miydin?” diye sorulunca, “Değil benim yerimde Resûlullah’ın olmasını, onun şu an olduğu yerde ayağına bir tek diken dahi batmasını istemem!” diye karşılık verdi, şehid oldu ve o da ebedi saadeti kazananlardan oldu.

Allah’a teslimiyet olunca, Şeyh Ahmed Yasir örneğinde görüldüğü gibi tekerlekli sandalyede, felçli konumda iken dahi düşmanı korkutmaya gücümüz olacaktır.
Müslüman; “Kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini arttırırız. Kim de dünya ekinini istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şûrâ, 20) ayeti ışığında bir hayat yaşamaya özen göstermeli, ihlâs ve Allah’a teslimiyet içerisinde olduğu sürece zor ve sıkıntılı her durumunda Allah’ın yardım ve desteğinin kendisiyle olacağını bilmelidir.
İbadetlerde ihlâsın, meyvesi tükenmeyen bir ağaç olduğu ve Allah’a teslimiyetin ise kişinin sahip olduğu en büyük güç olduğu hiçbir vakit unutulmamalıdır.