Üstad Ömer et-Tilmisani Müslüman Kardeşler Cemaatinin üçüncü genel mürşitliğini yapmış ender liderlerden biriydi. 1904 doğumlu olan Ömer Tilmisani Müslüman Kardeşler’in kurulmasından beş yıl gibi bir süre geçtikten sonra 1933 yılında teşkilata üye olmuştu. Şehit İmam Hasan el-Benna’nın köylere gönderdiği davetçiler vesilesiyle tanışmaları olmuştu. Yaşça İmam el-Benna’dan iki yaş büyük olmasına rağmen onu kendine bir lider ve önder edinmiş, davetine iman ederek onu örnek kabul etmiş ve kendisine biat etmişti. Onunla beraber yol yürümüş İslam’a davet etmiş ve bu uğurda 17 yıldan fazla cezaevi yatacak kadar birçok çileye katlanmıştı. Öyle ki üçüncü genel mürşitliğini yaptığı yıllarda liderlik yönleri ile İmam el-Benna döneminde olduğu gibi cemaatin moral açısından yüksek psikolojik ortamını yeniden diriltmeyi başarmıştı. Bu yüzden Müslüman Kardeşler içerisinde ikinci Hasan el-Benna olarak bilindi. İşte bu seviyeye ulaşan Üstad Ömer et-Tilmisani, avukatlığına ve bütün erişkinliğine rağmen yetişmesinin en önemli noktalarının Şehit İmam Hasan el-Benna ile geçirdiği yıllar olduğunu belirtti. Lider, Avukat Ömer Tilmisani’nin şehit imam ile ğeçirdiği yıllardan bazı hatıralarını derledik.
Davet ve Tebliğ İçin Seferlere Çıkıldığı Dönemler
Üstad el-Benna davet ve tebliğ için köy köy, şehir şehir dolaştığında Tilmisani de bir ziyaretinde onunla beraber idi. Tilmisani, o anları şöyle anlatır: “ Ben Tanta İstasyonu kaldırımında kardeşler ile beraber onun arkasında sabah namazını kıldığımı hatırlıyorum. O sırada yağmur hafifçe çiseliyordu. Bu o kadar mutluluk vermişti ki, sormayın gitsin. Bu ziyaretin ilginç yanlarından biri de şuydu: Muhterem Üstad dahil tüm kardeşler merhum Abdülhamit Paşa ed-Dimyati’nin inşa ettiği camide hasır üzerinde sabahladılar. İmam el-Benna benim hasırda yatamayacağımı biliyordu, dayanamayacağımı bildiğinden Dimyati Paşa’dan bana ve daha henüz yeni ısınmış bulunan iki gence ahım şahım iki döşek istemişti. İşte İmam el-Benna’nın tatbik ettiği metod kardeşlerinin nefsini kendi nefsine tercih etmesiydi. O kendisiyle beraber hareket eden gençlikle birlikte, Resulullah’a (s.a.v.) harfiyen uymak için aynı şaşmaz yolu takip ederek onun izinden gitmişti.
Bir ara birkaç arkadaşla beraber sefere çıkmıştık. Yemek işiyle uğraşan arkadaşlar mercimeğe tatlı karıştırmışlar. Tabi ki yemeğin tadı değişmiş ve bozulmuştu. Bu ilginç yemeğin tadına bakan Hasan el-Benna, yiyenlerin iştahını kaçırmamak ve moralini bozmamak için, bu adını duymadığınız ve görmediğiniz bir helvadır. Bu vesileyle yemeği görmüş ve tatmış oldunuz. “Afiyet şifa olsun” diyerek işi tatlıya bağlamıştı.
Sefer zorluklarına rağmen en çok sevdiği şey arkadaşlarını sefer boyunca tatlı konuşmalarla, insanların gönüllerini fetheden telkinleriyle şenlendirmekti. Her seferinde tüm arkadaşların rahatını temin etmeye, güzel ve nezih sohbet etmeye önem verirdi. Bir defasında onunla Şebin’ul Kum’a gitmiştim. Akşam yemeği vakti geldiğinde hepimizi camide hasır üzerinde oturttu. Her birimizin önüne yağda kızartılmış yumurta dolu büyük bir tabak koydu. Yanında eski peynirli bir tabak daha vardı. Ben Genel Mürşid’in yanındaydım. O, benim bu şekilde yemek yemeyeceğimi bildiğinden kardeşlerden birini çağırarak kulağına bir şey fısıldadı. Az sonra kardeşin kızartılmış bir tabak et, bir de üzüm getirdiğini gördüm. Ona teşekkür edip, Allah’a hamd ederek yemeği yedim. İhvandan pek çok zorluklarla karşılaşırdı. Çünkü her birinin tabiatı, alışkanlığı ve yetişme tarzı başka başkaydı. Birlik zorunlu olduğundan, bununla uğraşmış, bu konuda büyük ölçüde başarıda elde etmiştir.
Teheccüt Vesilesiyle İmam’ın Öğrencisini Pratik Olarak Eğitmesi
O yolculukta ne güzel bir arkadaştı. Kendi rahatından önce arkadaşının rahatını düşünürdü. Kardeşlerden biri, bir gün onunla bir kongreye gelmişti. Toplantı tamamlanıp herkes uyumaya gidince Hasan el-Benna ve arkadaşı, içinde iki sedir bulunan bir odaya girdiler. Her ikisi sedire uzandılar ve yorganlarına büründüler. Birkaç dakika sonra Üstad: ‘uyudun mu?’ diye seslendi. Cevap olumsuzdu. Sorular kısa aralıklarla tekrar edildi. Cevap hep aynıydı. Öyle ki kardeş içinden sıkılmaya başladı, soruları cevapsız bıraktı. El-Benna onun uyuduğunu zannetti. Ayakkabısını eline alarak parmak uçlarına basarak dışarı çıktı. Abdestini aldı, seccadesini serdi ve teheccüt namazını kılmaya başladı. İşte öğrenci ile hoca arasındaki fark burada ortaya çıkmaktadır. Hasan el-Benna güçlü bir adam olduğundan, yorgunluğuna rağmen teheccüt kılmaya kararlıdır. Arkadaşı ise buna güç yetiremeyeceğini düşünerek seferde arkadaşını rahatsız etmek istememektedir. Talebe hocasının uymasını beklediğini anlamamıştı. Belki de hocasının kalktığını gördüğü zaman, o da kendini teheccüt kılmaya zorlayacaktı. Fakat hoca, nafile olan bir namazda öğrenciyi zorlamak istemiyordu. Bütün bunları düşünen Üstad, kardeşleri ve arkadaşları ile sadece söz ve nazari olarak değil, pratik olarak gerçek bir arkadaşlık yapardı. Bunu bilfiil ortaya koyardı. Onları silsile halindeki dersleri ile eğitiyor, şefkat, merhamet ve belirgin bir duygusallıkla muamele ediyordu. Bu tür bir davranışta bulunan bir kimseye tarih boyunca pek rastlayamıyoruz
Zor Görevlerde Güven ve İnisiyatif Vermesi
Bir gün Port Said’te Vefd Partisi’nin üyeleri ile İhvan-ı Müslim’in cemaati arasında bir çatışma oldu. Vefdliler İhvan’ın merkezine saldırıp binayı ateşe verdiler. Bu sırada Vefdlilerden biri öldürüldü. Polis olaya müdahale etti ve olağanüstü hal ilan ederek soruşturma başlattı. Şehit Hasan el-Benna’ya saat bire beş kala Kahire’den Port Said’e gelmesi için telgraf çekilmişti. İmam el-Benna bana; “Durum neyi gerektiriyorsa ona göre hareket et. Hiçbir durumda Kahire’ye danışman gerekmez. Yetki sendedir. Allah seninle olsun.” Bu zor bir problemdi. Zaten Vefdliler bu olayların kurdu olmuşlardı. Sürekli sloganlarla ortalığı velveleye verenlere karşı ne yapılmalıydı? Hayretler içinde kalmıştım. Bu çok ince hesaplarla atılması gereken bir adımdı. Zira ardında yürüyen bir cemaatin sorumluluğu vardı. Bu çetrefilli durumda Mürşid, askerini: ‘Durumlar neyi gerektiriyorsa ona göre hareket et!’ diyerek serbest bırakmaktaydı. İhvan’ın Port Said’teki yönetimi inisiyatifime bırakılmıştı. Port Said’e hareket ettim. Dehşetle sonuçlara bakıyordum. Şehit İmam’ın bana yüklediği görevi takdir etmeye çalışıyordum. Önümde Allah’a dayanmaktan başka bir yol yoktu. Trenden inince ilk yaptığım iş komiser merhum Fuat Şirin’e gitmek oldu. Ondan Vefdlilerin başkanı ile evinde görüşmek için bir randevu almasını talep ettim. Komiser hayret etti: ‘Sen Vefdlilere mi, gidiyorsun, halbuki onlar sizin evinizin bir kısmını yakmışlardı.’ Evet, dedim. Bu hareketim Port Said’teki durumun normale dönmesinin ilk adımını teşkil etti. Onlarla görüşmem gerçekleşince, akşam üzeri Vefdlilerden bazıları bana iade-i ziyarette bulundular. Böylece olaylar normal seyrine girdi. Allah’ın yardımıyla olaylar seyrine girince memleketime döndüm. Sonra Genel Mürşid Hasan el-Benna bana şükranlarını bildirdi. Mürşid’in bana güveninin oluşmasından dolayı Allah’a hamd ettim.

Üstadın Kızgınlığı ve Sorunu Çözüm Yöntemi
Bir gün İmam el-Benna’yı kızdırmış/kırmış, çekip gitmiştim. Ardından hatamı anlayınca özür dilemeye geldiğimde, özrümü kabul etmedi. Geldiğim gibi geri döndüm. Fakat geri döndüğümde onu töhmet altında bırakmadım. Zira biz, onun bizimle ilgili tasarruflarda doğru bildiği şeylerde ısrarlı olduğunu biliyorduk. Eve varır varmaz, kardeşlerden birisiyle evime geldi ve: “Yemek yemeye geldik.” Diyerek ortamı yumuşatmış, gönlümü ferahlatmıştı. O insanın gönlünü böyle kazanır ve rızasını alırdı. Gönlünde ve kalbinde darlık barındırmazdı. Ayrıca bizim aramızda sıkı ilişkiler içinde olmamızda ısrar ederdi.
Üstad El-Benna’nın İtaatsizliğe ve Heyecanlı Gençlere Tavrı
Hasan el-Benna İsmailiye’de milletvekilliği seçimlerine katılacaktı, bundan vazgeçti. Ben bu olayı duyduğumda gençlik heyecanıyla sarsılmıştım. Bu hareketini hiç de tasvip etmemiştim. Genel Mürşid’ine saygı duyduğum, hürmet gösterdiğim bu cemaatten elle tutulabilecek bir gerekçe belirtmeden ayrıldım. Zira gözümde cemaatin Genel Mürşid’i seçime girmekten çekilmişti. Genel merkezden uzaklaştığımı hisseden Genel Mürşid, benim nerede olduğumu soruşturduğunda kendisine kırgınlığımı ifade ettiğimde tebessüm etmiş bir telgrafla Kahire’ye gelmemi istemişti. Fakat ben tutumumda ısrar ettim. Davetine cevabımda kendisiyle görüşmemin bir yarar sağlamayacağını, zira yaptığı şeyi saçma bulduğumu ifade ettim. Bana acıması ve gönlümü alması bakımından, tavrımı kendisine isyan ve biatın şartlarına ihlal olarak nitelemesi yeterli oldu. Zira ben, hoşuma gitmeyen noktaya, zoruma giden yere geldiğimde dinleyip itaat etmesini bilemedim. Biatın şartlarından biri de, hoşuma gitmeyen şeylerde itaat etmekti. Şeytanın telkini sürerken kardeşlerim bana yardımcı oldu. Meseleyi aydınlattı. Bir süre sonra iki kardeş göndererek görüşmek istediğini bildirmişti. Kendi isteğimle geldim. Güleç bir yüzle beni karşıladı. Nahhas Paşa’yla aralarında geçen olayları birer birer anlattı. Nahhas Paşa Mısır halkının maslahatını kullanarak Üstad’ı vazgeçirmişti. Çünkü o İngilizlerin piyonu idi. Delillerini neden öyle hareket ettiğini anladıktan sonra aynı celsede onunla hemfikir oldum. Bugünde biz heyecanlarının etkisinden kurtulamayan gençlerin aynı türden tepkisiyle karşılaşıyoruz.
Normal zamanlarda yalnız ismimle “Ömer”, diye çağırırdı. Eğer bir hatayı düzeltmek amacıyla bana hitap edecekse, “Üstad Ömer!” derdi. Ben artık Üstad tabirini duyunca, yine bir hata işlediğimi hemen anlıyordum. Bu tutum karşısında, her sinirlenen kişiyi memnun eden, nefret dolu gönüllerde cazibeye vesile olan tebessümle karşılık verirdi. Bir kişiye hatasını bildirirken, kullandığı davet üslubu sevdirici ve ferahlatıcı idi. Gerektiğinde seri bir şekilde cevap verirdi.
Üstad El-Benna’nın Bıraktığı Derin Tesir
Şu anda Allah’ın rahmetine kavuşmuş bir hâkim bana anlatmıştı. Benim İhvan’dan olduğumu öğrenince, kendisinin Hasan el-Benna’yı görmesini, tanışmasını ve takdir etmesini ilginç bir şekilde itiraf etmişti. Onun hareketlerinde şecaat sahibi, cesur, duygusal ve gerçek bir davet sahibi olduğu anlaşılıyordu. Hâkim diyor ki: ‘Kendi memleketimden geç bir vakitte eşimle beraber dönüşümde arabamın benzini bitti. Durduğumda etrafta herhangi bir köy ya da yerleşim merkezi yoktu. Hava çok karanlıktı. Korku iliklerime kadar işliyordu. Her bir araba geçtiğinde, durması için işaret ediyordum. Fakat hiçbiri durmuyordu. Belki de bu geç vakitte, yerleşim bölgelerinden uzak ıssız bir yerde arabayı durdurmaya çalışan adamın tanınmayan biri olması, onlar için mazeret sayılabilirdi. Bu durumlarda kendini kollamak gerekli ve emniyetlidir. Böylece bir sürü araba gelip geçti. Öyle ki iyice korkmaya başladım. Dakikalar ilerledikçe asabım bozuluyor, sinirim geriliyordu. Gece yarısı ümitsiz bir halde eşimle beraber sabahlamayı düşünürken, o anda gelen bir arabaya son defa işaret ettim. Araba durdu takım elbiseli bir adam arabadan çıktı. Sakallı ve güven telkin eden bir adamdı. Edepli bir şekilde yanıma yaklaşarak selam verdi ve: ‘Benim yapabileceğim bir şey var mı?’ dedi. Ben de: ‘Benzin bitti.’ dedim. Arabasından bir hortumla aldığı benzini bizim arabaya aktardı. Bize gideceğimiz yere kadar benzin verdikten sonra çekip gideceğini tahmin ederken o, önce bizim hareket etmemizi teklif etti. ‘Belki arabada başa bir arıza vardır, kim bilir?’ diye ekledi. Tüm bu işleri kendi elleriyle yaparken arkadaşı, arabasında kartal gibi duruyor, etrafı süzüyordu. Gitmeden önce bu kimdir? diye sordum. Müslüman Kardeşler’den Hasan el-Benna’dır, dedi. Ancak o zaman cemaatin Genel Mürşid’i olduğunu anladım.
Üstad El-Benna’nın Kardeşlerini Teşkilat Yönüyle Eğitmesi
Şebin’ül Kanatır kent merkezinde çalışan kardeşlerden biri, bir gün Hasan el-Benna’yı davet etmiş, O da icabet etmişti. Fakat o kardeşin evi taşrada idi. O sıralar ben avukatlık yapıyordum. Şebin’ül Kanatır’da bir bürom vardı. Bu davete, kardeş beni çağırmayı unutmuştu. Davet günü Üstad, Şebin’ül Kanatır’a geldiği zaman arabasını bir yere park ederek mahkemeden beni çağırmıştı. Ben apar topar yola koyuldum. ‘Hayrola üstad!’ der demez. ‘Bin falan kardeşin düğününe yemeğe gidiyoruz.’ dedi. Ben biraz sıkılarak: ‘Faziletli mürşidim, fakat ben davet edilmedim.’ dedim. ‘Bu semtin sorumlusu sensin buradan sensiz geçemezdik.’ diye cevap verdi. Dedim ki her yerin sorumlusu sizsiniz. Cemaatte yer alan herkes size itaat etmek zorundadır. Başkanın, kendi üyelerinden izin almaya ne ihtiyacı var?’ O: ‘Bu kural genel olan işlerdedir. Ama şu an konuştuğumuz meselelerde bölgenin sorumlusu asıl söz sahibidir. En isabetli görüş bu kimselerin sözüdür. Cemaatin reisi, cemaatten sorumlu kimselerin durumlarını ve görüşlerini gereği kadar takdir etmezse, düzen ve intizam bozulur, işler bir keşmekeşlik içine girer.’ dedi. Ben bu pratik dersi verdiğiniz için Allah sizi mükafatlandırsın. Örnek bir harekette bulundunuz. Çağrıldığınız yere gidiniz, Allah sizi korusun.’ dedim. O: ‘Ya sen de binersin veya ben de geri dönerim.’ diye cevapladı. ‘O zaman geri dön.’ dedim. O da: ‘Dilediğin tarafa gidebilirsin.’ dedi. Bunun üzerine ben: ‘Biniyorum.’ dedim. Tüm bunlar, Hasan el-Benna’nın İhvana en güzel şekilde verdiği pratik derslerdi. Allah’ın izniyle mefhumlar, kardeşlerin ruhlarına işlemiş, kendi aralarındaki ilişkilerinde, en belirgin özellikleri olmuştur. Bir grupta çalışanlar arasında velev ki mühendis, doktor, hakim gibi rütbeli kimseler olsun, başkanları o alanlarda en ufak bir ehliyet sahibi olmazsa bile sorumlu olan kişiye itaat ediyorlardı.
Üstad El-Benna’yı Çok Seviyoruz, Onu Kutsamıyoruz
Bir gün kardeşlerden biri onu övgüde aşırıya kaçmış, anında onu susturarak: ‘Yavaş ol kardeş! Ben ancak sizden bir kişiyim. Bu tür övgülerle belimi kırmaya çalışmayınız.’ demişti. Halbuki dünyevi liderler, yüzlerine karşı övüldüklerinde kibirlenirler. Bu adam pek çok kimsenin heveslendiği gibi camilerde imamlık etmeye heveslenmezdi. Hatta zor durumda kalmayıncaya kadar imamlığa geçmezdi. İnsanlar arasında dikkat çekici ve ayırıcı özellikleri olan elbise giymezdi. Bazı zaman takım elbisesini, bazen fistan ve aba giyerdi. Hayatı boyunca tek bir takım elbisesinden başka elbise aldığını görmedim. Bazen fes giyer, bazen sarık sarardı. Onu ziyaret etmek amacıyla genel merkezde bulunduğum bir sırada, yemek zamanı geldiğinde; eğer evinde pişmiş yemek varsa ‘Gel beraber yiyelim.’ derdi. Yoksa yemek yapılmasını beklerdi. Bunlara razı olmadığımda ‘Git canının istediğini ye, çünkü bugün yağlı yemeğimiz yoktur.’ derdi. Biz tüm gönlümüzle onu severdik. Tüm duygularımızla hürmet ederdik. Fakat hiçbir gün onu kutsamadık. Biz, dinimizin gereği hiçbir mahluka kutsiyet atfetmeye razı olmayız. Hasan el-Benna nasıl olur da kendisine böyle bir şeyi yakıştıranlara göz yumar? Biz onun risalelerini okuduğumuza göre nasıl böyle bir şeye rıza gösterebiliriz?..