Dönüp de iç dünyamıza, soralım mı samimi bir şekilde kendi kendimize? Namazım, orucum, kurbanım, selamım, giyim-kuşamım ve din adına yaptığım sair şeyler, gerçekten Rabbimin emri diye yaptıklarım mı? Yoksa bunlarla iç içe olan bir toplumda doğup büyüdüm de çevremdeki herkes gibi üstünkörü yapıp geçiyor muyum?

Ne acıdır ki, Müslüman bir toplumda doğup büyümenin rahatlığını yaşıyor, iç içe olduğumuz nimetlerin kıymetini bilmiyor, adeta atadan kalma mirası çarçur eden, saçıp savuran bir mirasyedi gibi yaşıyoruz. Zira uğrunda bedel ödenmemiş olan ve yokluğu tadılmamış şeylerin pek bilinmez kıymeti. Dedelerimiz-ninelerimiz gibi ezansız kalmadık ki, ezanların kıymetini bilip can kulağı ile dinleyelim! Kur’ân’larımızı samanlıklarda saklamadık ki, bir daha onsuz kalırız da okuyamayız korkusu ile her gün dört elle sarılalım! Camisiz kalmadık ki, özlem ve hasretle her gün koşup orada Rabbimize karşı divan duralım!

Allah onlardan razı olsun, Hz. Peygamberin (sav) rahle-i tedrisatında yetişen ashâb-ı kirâmın Allah’a ve elçisine bağlılığı, çölde susuz kalmış ve yolunu şaşırmış olan bir biçarenin, kendisini suya ve yeniden hayata götüren kılavuza teslimiyeti misali, sapasağlam bir bağlılık olmuştu. Hayatlarını Allah ve Resûlünün öğrettiği prensiplerle şekillendirirken onların her emrini baş üstünde tutmuşlar, hasretini yaşadıkları kılavuzun kıymetini bilmişler ve dalaletten hidayete, zilletten izzete, zulmetten nura, cehennemden cennete alıp götüren bir kutlu yola girmişlerdi.

Onların Allah’tan gelen her bir fermana nasıl bir hissiyatla ve can-ı gönülden kulak verdiklerini ortaya koyması açısından Bakara 284. ayetin inişi akabinde yaşananlara dair rivayetler dikkat çekicidir. Bu ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a aittir. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah her şeye kadirdir.”

Bu ayet nazil olduğunda sahabeye çok ağır gelmiş, kalplerini, duygu ve düşüncelerini, zihinlerinden geçen her şeyi kontrol altında tutmaları gerektiğini ve bu tür düşünce, fikir ve hissiyatlarından dahi hesaba çekileceklerini düşünmüşlerdir. Bu nedenle deruni bir mücadele yaşamış, sonra ise bu hususta başarılı olamadıklarını düşünerek çaresizlik içinde Hz. Peygamberin (sav) huzuruna varmışlardır. Onun huzuruna gelerek diz çökmüş ve “Ey Allah’ın elçisi! Namaz, oruç, cihat, sadaka, zekât gibi gücümüzün yettiği amellerle yükümlü kılındık, bunlara bir diyeceğimiz yok, elimizden geldiğince yaptık. Ancak şimdi ise bu ayet geldi; buna uymaya gücümüz yetmez!” demişlerdir.

O ise “Sizden önceki kitap ehli gibi siz de ‘İşittik ve karşı geldik’ mi diyeceksiniz? Siz tam aksine ‘İşittik ve itaat ettik! Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş sanadır!’ deyin” buyurmuş, onlar da aynen bu sözleri söylemişler, hatta tekrarladıkça dilleri de alışmış ve sahabe arasında bu söz yaygınlaşmıştır. Bunun üzerine onların bu tutumunu ve bu sözlerini öven Bakara 285-286. ayetler nazil olmuş, emir karşısında ne kadar zorlansalar da gösterdikleri itaat ve bağlılık övülmüş, aynı zamanda gücünü aşan ve elinde olmayan hususlarda kişiyi Allah’ın sorumlu tutmayacağı ilkesi vurgulanmıştır.

O güzide insanların Allah’ın birçok fermanında olduğu gibi tesettür emri karşısındaki tavırları da tam bir teslimiyet ve bağlılık örneği olmuştur. Tesettür emri gelmeden önce giyim kuşam hususunda, yaşadıkları toplumun örf ve adetlerine göre hareket eden mümin kadınlar ve Hz. Peygamber’in (sav) hanımları, yabancılar ve misafirler karşısında rahat davranırlar, saçları, boyunları, gerdanları, elleri ve kolları gibi yerlerinin görülmesinde bir beis görmezlerdi. Kendi geleneklerinde her kadın nasıl giyinirse öyle giyinir, nasıl süslenip kokular sürünürse öyle süslenir ve kokular sürünür, vücudun kendiliğinden görünen kısımlarını ve ziynetlerini gizlemezlerdi. Zira bu hususta herhangi bir kısıtlama gelmemiş, giyim kuşama dair bir düzenleme öngören bir ferman almamışlardı.

Ne zaman ki, Allah Teâlâ namahrem olanlar karşısında örtünmeleri ve güzelliklerini gizlemelerini emretti ve sadece mahrem olan yakın akrabaları karşısında rahat davranmalarına izin verdi, işte o zaman o güzide insanlar asırlardır görüp öğrendikleri örf ve adetlerini anında terk ederek emre teslimiyet gösterdiler. Bunu o kadar hızlı ve o kadar duyarlı bir şekilde uyguladılar ki, evlerinde her ne buldularsa tesettür malzemesine dönüştürdüler, olmadı elbiselerinin bir katını söküp başlarına örttüler, seçici davranmadılar, şöyle mi böyle mi demediler, direkt emre sarıldılar, “İşittik ve itaat ettik” dediler.

İlerleyen süreçte ise tesettür emrinin tafsilatını Hz. Peygamber’den (sav) öğrendiler. Doğal güzelliklerini, ziynetlerini ve cazibelerini her yerde ve herkesin karşısında açığa vurmamaları gerektiğini, edebi ve iffeti, vakarı ve izzeti öğrendiler ondan. Artık örfleri, Allah ve Resûlünün öğrettikleri olmuş, onların fermanlarıyla yoğrulmuştu. Geleneklerinin ve alışkanlıklarının sınırları yeniden düzenlenmişti. Şunun bunun dedikleriyle, ondan bundan gördükleriyle değil, Allah elçisinin öğrettikleriyle amel etmişler ve yaptıklarını Allah için yapmışlardı. Ne kadar zor da olsa değişimi bizzat gerçekleştirmişler, iç dünyalarında yaptıkları devrimleri dışlarına da taşımış, hayatlarının dört bir yanına yansıtmışlardı.

Öyleyse, biz de dönelim kendimize ve soralım samimi bir şekilde: İçim ve dışım, düşüncem ve eylemim, her türlü hal ve hareketim gerçekten Rabbimin emriyle mi? Örf ve adetlerim mi belirliyor hal ve hareketlerimi yoksa inancım, Rabbime teslimiyetim mi? “Millet ne der?” diyenlerden mi, yoksa “Rabbime nasıl hesap veririm?” diye ürperenlerden miyim? Modayı ve yükselen trendleri mi takipteyim, yoksa ayet ve hadislerin öğrettiklerini mi? Ayşelerin, Esmaların, Hafsaların, Fatmaların ve Ümmü Süleymlerin yolunda mıyım, yoksa nefsimin, hevâ ve hevesimin ve sonu gelmez arzularımın yolunda mı? Geçelim aynanın karşısına ve soralım kendimize: Ben kimim ve neredeyim? Nereden geldim ve nereye gidiyorum? Varış nereye? Nereye bu gidiş? Rabbimin emri nerede?