Belâgat, sözün fasih ve açık olması, yerinde, zamanında en uygun ve doğru konuşma, muhataba tesir edecek şekilde söz söyleme sanatı şeklinde tanımlanmaktadır. Kur’ânî ilimleri anlamanın temel basamaklarından biri olarak kabul edilebilecek ve dilde belli bir seviyeye ulaşmanın kavramsal karşılığı olan belâgat; şiirde, nesirde, hitabette ve mektuplarda olabileceği gibi dinleme ve susmada bile söz konusu olabilmektedir. Yani kişinin ne zaman ve nerede konuşup ne zaman susacağını bilmesi de belâgat olarak kabul edilmektedir. Şair Ebü’l-‘Atâhiyye’nin aşağıdaki beyitleri bu manaya işaret etmektedir:

يَخوضُ أُناسٌ في الكَلامِ لِيوجِزوا                                   وَلَلصَّمْتُ في بَعْضِ الأَحايين أَوْجَزُ

فَإِنْ كُنتَ عَن أَنْ تُحْسِنَ الصَّمْتَ عاجِزًا                        فَأَنْتَ عَنِ الإِبْلاغِ في القَوْلِ أَعْجَزُ

“Veciz konuşmak için sözü uzatır bazıları, oysa susmak bazen konuşmaktan daha vecizdir.

Sen susmanın erdemini bilmeyen biriysen eğer, konuşurken beliğ olmayı hiç bilemezsin.”

Araplarda belâgat henüz ilim haline gelmeden önce bir meleke olarak şairlerde, hatiplerde hatta halkın dilinde de vardı. Cahiliye döneminde özellikle Muallaka şairlerinin şiirlerinde örneklerine rastladığımız belâgat, Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulü ile zirve noktasına ulaşmıştır. Bir rivayete göre Muallaka şairlerinden İmrü’l-Kays’ın kız kardeşi,

﴿وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ﴾

“(Nihayet) “Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!” denildi. Su çekildi; iş bitirildi, (gemi de) Cûdî (dağının) üzerine yerleşti. Ve: “O zalimler topluluğunun canı cehenneme!” denildi (Hûd, 44) ayetini işitince doğruca Kâbe’ye varmış ve “Artık kimsenin söyleyecek bir şeyi kalmadı. Bu belâgat karşısında kardeşimin şiiri de duramaz.” diyerek kardeşi İmrü’l-Kays’ın Kâbe duvarında asılı bulunan kasidesini bulunduğu yerden indirmiştir.

Arapçanın belâgat yönünden bu derece güçlü olması tabi ki, Arap dilinin zenginliği ile ilintili bir durumdur. Sahip olduğu karakteristik özellikler bakımından Arapça, dünya dilleri arasında müstesna bir yere sahiptir. Bu hususta Ernest Renan, Arapçanın kelimelerinin çokluğu ve manalarının inceliğiyle diğer dillere üstünlük sağladığını söylemiş, Yûsuf Dâvûd el-Mavsilî ise bütün dünya dilleri arasında mantık kurallarına en yakın dilin Arapça olduğunu, zira ibarelerinin akıcı ve tabii olduğunu ifade etmiştir.

Kelime zenginliği bakımından diğer birçok dilden farklılık arz eden Arapçada senenin 24, ışığın 21, karanlığın 52, güneşin 29, bulutun 50, yağmurun 64, kuyunun 88, suyun 170 farklı ismi ya da sıfatı bulunmaktadır ki, buna dair örnekler burada sayılamayacak kadar çoktur.

Buna ilaveten Arapça kelimelerin kendi içinde semantik bir derinliğe ve iştikakta sağlam temellere dayandığı da gözden kaçmamaktadır. Örneğin, Arapçada söylemek, dile getirmek anlamlarında kullanılan kelimelerden lafız (لفظ), nutuk (نطق) ve kelleme/kelâm/kelime (كَلَّمَ/كَلام/كَلِمَة) bu türden kelimelerdir. Bu kelimelerden lafız (لفظ), ağızdan çıkan kelâmın geri dönüşünün olmadığı kurgusu üzerinden, kişinin ağzındakini dışarı atması, fırlatması; kelam (كلام) ise aynı zamanda (الكَلْم) = yara, yaralamak ile farklı harekelerle aynı kökten gelen ve sözün muhatabımızı incitebileceği, yaralayabileceği kurgusu üzerinden anlamını bulmuş bir kelimedir. Nutuk (نطق) kelimesi ise anlamı bilinen ve anlaşılabilen bir üslupla konuşmak anlamında olup mantık ve mantıklı olma ile bağlantılı bir anlam içermektedir.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Arap dili fesahatte ve belâgatte zirve noktasına Kur’ân-ı Kerîm ile ulaşmıştır. Burada binlerce örnek arasından Kur’ân-ı Kerîm’de geçen iki örneğe yer verilecektir:

﴿قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ﴾

“Nihayet karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin, dedi.” (Neml, 18) Neml sûresinde geçen ayet-i kerimede karıncanın lisanıyla nidâ, tenbih, emir, nehy, tahzir, tahsis vb. birçok unsur bir arada kullanılmıştır.

Bir diğer örnek de çoğul müennes varlıklar için kullanılan (اللّائي) ve (اللّاتي) ism-i mevsûllerinin kullanımı ile ilgilidir. Bu iki ism-i mevsûl, mana itibariyle Arapçada aynı manada kullanılmakla birlikte, Kur’ân-ı Kerîm’de ilki yani hemze ile kullanılanı zihâr, talak gibi durumlardan bahsedilen ayet-i kerimelerde kullanılmaktadır. Zira hemze harfi telaffuzu zor harflerden biridir ve yine zihâr ve talak da hem insanlar için ağır olan hem de Yüce Allah’ın hoşnut olmadığı iki davranış biçimidir. İkinci ism-i mevsul ise diğer durumlarda kullanılmaktadır.

Yazımızın son bölümünde Arapların belâgat ve fesahatte ulaştıkları seviyeyi gözler önüne sermek bakımından iki rivayete yer verilecektir. Bunların ilki şu şekildedir: Kadının biri, Hârûn Reşîd’in huzuruna çıkarak kendisine hitaben şöyle der:

(يا أَميـرَ الـمُؤْمِنينَ أَقَرَّ اللهُ عَيْنَكَ وَفَرَّحَكَ بِما آتاكَ، وَأَتَمَّ سَعْدَكَ، لَقَدْ حَكَمْتَ فَقَسَطْتَ)

 “Ey müminlerin emiri, gözün aydın olsun, sana verdiğiyle Allah seni sevindirsin, sevincini tamama erdirsin, sen ki, hükmünde adaletli oldun.”

Hârûn Reşîd, o anda kadının kendisine dua değil de beddua ettiğini anlar ve ona, “Sen kimlerdensin ey kadın?” diye sorar. Kadın, “Bermekîlerdenim, adamlarını öldürüp, mallarını gasp ettiğin kişilerden…” diye cevap verir.

Hârûn Reşîd, kadına, “Bahsettiğin adamlar hakkında Allah’ın takdir ve hükmü hâsıl oldu. Mala gelince onu sana iade edeceğiz.” dedikten sonra orada hazır bulunanlara döner ve “Kadının bana ne söylediğini anladınız mı?” diye sorar. Oradakiler, “Hayırdan başkasını söylediğini düşünmüyoruz.” diye cevap verirler. Bunun üzerine Hârûn Reşîd tekrar söz alarak şöyle der:

“Sanırım onun ne dediğini tam olarak anlamadınız. (أَقَرَّ اللهُ عَيْنَيْكَ) demekle, onları bir daha hareket edemeyecek hale getirsin demek istedi. Çünkü hareket edemeyen gözler, kör gözlerdir.”

(فَرَّحَكَ بِما آتاكَ) sözünü ﴿حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً﴾ “Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık.” (En’âm, 44) ayetinden aldı. (أَتَمَّ اللهُ سَعْدَكَ) sözünü ise şairin şu sözünden aldı:

إِذا تَمَّ أَمْرٌ بَدا نَقْصُهُ تَرَقَّبْ زَوالًا إِذا قيلَ تَمَّ

“Bir iş tamam olduğunda ayıpları ortaya çıkar, tamam oldu dendiğinde zevâlini bekle.” (لَقَدْ حَكَمْتَ فَقَسَطْتَ) sözüne gelince, onu da Yüce Allah’ın şu kelâmından aldı:

﴿وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا﴾

“Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.” (Cin Sûresi, 15) Orada bulunanlar, Hârûn Reşîd’in bu açıklamalarından sonra şaşkınlık içinde kaldılar.

Diğer bir rivayet de şu şekildedir: Adamın biri nahiv ilmi konusunda meşhur Arap dil âlimi Sibeveyhî ile tartışmak üzere evine gider. Adam, kendisini kapıda karşılayan Sibeveyhî’nin cariyesine, “Efendin nerede, ey cariye?”, diye sorar. Cariye ona, (فاءَ إِلى الْفَيافي فَإِذا فاءَ الْفَيْءُ فاءَ) “Fâe ile’l-feyâfî fe izâ fâe’l-fey’u fâe (Çöle doğru gitti, gölge zail olduğunda tekrar gelir.)” şeklinde cevap verir. Bunun üzerine adam, “Vallahi adamın cariyesi bile böyleyse kim bilir efendisi nasıldır, diyerek oradan ayrılır.