Kuzey Kafkasya’nın otokton (yerli, taşınmayan) halkı olan Çerkesler farklı boylar halinde uzun bir süre merkezi bir otorite ve güce bağlı olmaksızın Kafkasya’da yaşadılar. Batı-doğu ekseninde Karadeniz ve Hazar Denizi arasında, kuzey-güney ekseninde ise kuzeyde Anapa yarımadasından güneyde ise Gürcistan’a kadar uzanan bölgede Çerkesler diğer Kuzey Kafkasyalılarla (Abhaz, Çeçen, Oset, Avar, Karaçay gibi) beraber yaşamlarını devam ettirdiler. Bölgedeki varlıkları binlerce yıl öncesine giden bölgedeki Çerkeslerin yaşamlarında Rusya’nın güçlenip güney sınırını önce kontrol altına almak ve daha sonra bölgeyi kendi kolonisi haline getirmek için 18. yüzyılın ortalarından itibaren askerî varlığını artırmasıyla köklü değişiklikler meydana geldi.

Fatih döneminden itibaren (1451-1481) Osmanlı Devleti Kafkasya’nın Karadeniz tarafındaki kıyı boyunca ticarî merkezler üzerinden bölge ile bağlantı kurdu. Anapa’dan Batum’a kadar kıyı boyunca birçok kalede bulunan Osmanlı askeri, ticaretin sekteye uğramadan devam etmesini sağladı. Rusya’nın bölgedeki varlığının artmasıyla beraber Rus ordusuna karşı savaşırken birçok defa mağlup olan Osmanlı Devleti’nin bölgedeki etkisi azalmaya başladı. Önceleri bölgedeki Zanıko Sefer, İmam Şamil, Muhammed Emin, Hacı Girandük Berzeg gibi direniş gruplarının liderlerini destekleyen Osmanlı Devleti, Kırım Harbiyle birlikte (1856), Rusların tepkisinden çekinerek bölgedeki askerî ve lojistik desteğini çekmiştir.

Kafkasya’nın ancak Kafkasyalılardan arındırılarak yönetilebileceğini düşünen Rus güçleri aralıklarla yaklaşık yüz sene süren Kafkasya’yı kolonize etme politikasını nihayete erdirmek için Kırım Harbi sonrasında harekete geçti. Sonuçta Ruslar, modern dönemin belki de ilk toptan imhası ile sonuçlanan, 21 Mayıs 1864 tarihi ile sembolleşen, kimi tarihçiler tarafından soykırım olarak da nitelenen bir hadiseye neden olmuşlardır.

Çerkesler yaşadıkları bölgeden çıkartılarak sahillere sevk edildi. Burada gemilere nakledilen Çerkesler, Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna ve Köstence limanlarına çıkartıldılar. Ancak içinde bulundukları şartlar ve sevk edilen nüfusun yoğunluğu salgın hastalıkları arttırdı. On binlerce Çerkes Kafkasya’daki limanlardan Osmanlı limanlarına ulaştı. Ancak Osmanlı’nın da bu denli büyük bir insan hareketine karşı hazırlıksızlığı ve içinde bulunduğu ekonomik problemler Çerkeslerin trajedisini daha da arttırdı. Her gün yüzlerce Çerkes bin bir zorlukla ulaştığı bu limanlarda hayatını kaybetmeye başladı.

Rusların izlediği siyaset sonucunda nüfusları iki milyonu geçen Çerkeslerin bir milyon iki yüz bini yaşadığı topraklardan çıkartıldı. Kemal Karpat’ın verdiği rakama göre bunların yaklaşık yedi yüz bini Osmanlı coğrafyasına ulaşabildi. En az beş yüz bin kişi Rus saldırılarında, sürgün esnasındaki yol şartlarında ve salgın hastalıklardan dolayı hayatını kaybetti.

Hayatta kalabilen Çerkesler, Balkanlardan Anadolu’ya ve Arap vilayetlerine kadar Osmanlı Devleti’nin ya tarımsal üretimi arttırmak istediği bataklık alanlara (Düzce bölgesi gibi) ya güvenlik bakımından problemli olan Müslüman nüfusun arttırılması gereken yerlere (Balkanlar gibi) ya da herhangi bir plan olmadan sadece yerleşime elverişli olacağı düşünülen bölgelere yerleştirildiler. Her ne kadar nüfus anlamında Çerkesler belli bir bölgeye yerleştirilmek istenmese de gelen nüfusun miktarından dolayı Batı Anadolu’da Adapazarı’nın Karadeniz kıyısından İzmit ve Bursa üzerinden Edremit körfezine, Sinop-Samsun’dan başlayarak Sivas, Kayseri, Maraş, Adana, Hatay, Şam, Ürdün ve bugün israil sınırları içerisinde kalan Golan tepelerine kadar uzanan ana hatlar üzerine yerleştirildiler. Bunun dışında dağınık bir halde Eskişehir, Bilecik, Çorum, Diyarbakır ve Bitlis bölgesine kadar uzanan bir halde Çerkes yerleşimleri bugün hâlâ bulunmaktadır.

Çerkesler Osmanlı Devleti’nde iskân edildikten sonra yaşamlarını devam ettirmek için devletin de ihtiyaçları doğrultusunda iki ana alana yönlendiler ve yönlendirildiler. Ziraat ve askerlik. Ekime açılacak yeni alanlara yerleştirilen Çerkesler zirai üretimin artmasına katkıda bulundular. Diğer taraftan birçok Çerkes de zaten on yıllardır Ruslarla süren mücadeleden dolayı savaşçı bir özellik kazanmış durumdaydı. İmparatorluğun da asker ihtiyacını karşılaması için çok sayıda Çerkes askere alındı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan itibaren birçok savaşta Osmanlı ordusunda savaştılar.

Çerkesler Hilafet üzerinden, Osmanlı askeriyesi ve bürokrasisi içindeki yakınları aracılığıyla ve Osmanlı sarayında bulunan Çerkes kadınların (haremdeki kölelerden, padişahların annelerine kadar) etkisiyle Osmanlı yönetimi ile ilişki kurdular. Bu durumun özellikle II. Meşrutiyet (1908) sonrasındaki göreceli özgürlük ortamında örgütlenmeden kendi dillerinde eğitim yapmalarına olanak sağlayan okulların kurulmasına kadar birçok alanda olumlu bir etkisi oldu. Dahası Osmanlı yönetimi ile kurulan bu ilişki Birinci Dünya Savaşı sonrasında imparatorluğun işgal edilip İstanbul ve Ankara hükümetleri arasında bir nevi iç savaşın yaşandığı 1920’li yıllara kadar devam etti ve Çerkes halkının ekseriyeti Osmanlı hükümetlerinin aldıkları karara uygun bir yol izledi.

Türkiye’nin 1920’lerden itibaren bir ulus devlet olarak yeniden inşa edilmeye başlanmasıyla beraber kültürlerinin devam ettirilmesi ve dillerinin korunup arkadan gelen nesillere aktarılması konusunda Çerkesler birçok problemle karşılaşmış, ancak büyük bir kesiminin devletin hâkim olmada zorluk çektiği kırsal bölgelerde yaşıyor olmasından dolayı kısmen de olsa tek parti döneminde uygulanan asimilasyona karşı direnebilmişlerdir.

Kaynaklar

1) Karpat, Kemal H., (1985). “Population Movements in the Ottoman State in the Nineteenth Century, in Ottoman Population, 1830-1914: Demographic and Social Characteristic, Madison: Wisconsin, University of Wisconsin Press, pp. 60-77. 2) Karpat, Kemal H., (2002). “The Status of The Muslim under European Rule: The Eviction and Settlement of the Cerkes” in Studies on Ottoman Social and Political History: Selected Articles and Essays by Kemal Karpat, Leiden, Brill, pp. 647-676. 3) Richmond, Walter, (2018). Çerkes Soykırımı, Ankara: Koyu Siyah Kitap.