Ahmet BİLEN

İslâm nedir? İnternetin arama motorlarına bu soruyu yazdığımız zaman şu tanımlamalarla karşılaşıyoruz: “İslâm, düşünce, yaşayış ve davranışlarımızın ilâhî nizâmını sağlayan muvâzeneli güzellikler zinciridir. Akıl, kulak, göz, dil ve gönül arasında ulvî rabıtalar kurarak Allâh’a uzanan bir yoldur.” İslâm, fikrî, kavlî ve fiilî bakımdan insanı en güzel şekilde yoğurup kemâle erdiren ve karanlıklardan nûra çıkaran saadet fecridir. Bütün semâvî dinler, beşerî tahrifler meydana gelmeden evvelki hâlleriyle hep odur. Yâni İslâm’dır.” Şehit İmam Hasan el-Bennâ ise İslâm’ı tarif ederken şöyle demiştir: “İslâm hem ibadet hem önderliktir hem dindir hem devlettir hem ruhaniliktir hem ameldir hem namazdır hem cihattır hem itaattir hem yönetimdir hem Mushaf’tır hem kılıçtır. Bunların biri hiçbir zaman ötekinden ayrı olmaz.” Bu da İslâm’ın her yönüyle yaşanması gerekliliğini, hayatımızın tüm yönlerine müdahale ettiğini göstermektedir.

Edebiyat nedir, diye ikinci bir soruyu da kendimize soracak olursak ve yine internet bilgilerine bakarsak şu neticeleri ve cevapları alırız: “Arapça “edep” sözcüğünden türetilen bu kavram”. “Kelime “edebe” kökünden gelir ve sözlükteki anlamı şöyledir:

–Görgü, terbiye, konuk ağırlama adabı,

–Yaşam tarzına ilişkin hikâye ve gözlemlerden oluşan anlamına gelen “âdâb” kelimesinin çoğul halidir.”, “Buna insanın duygularını, düşüncelerini, hislerini güzel ve etkili bir şekilde ifade etme sanatı da diyebiliriz.” “Edebî metinlerde temel amaç, edebiyat sanatının olanaklarından yararlanarak duygu, düşünce, olay ve hayâlleri özgün, etkileyici ve güzel bir dille ifade etmektir. Edebiyat, kişinin düşünce dünyasından çok duygu ve hayâl dünyasına seslenen bir sanattır.”

Yukarıdaki tanımları daha da çoğaltabiliriz, ama buna gerek yoktur. İslâm, hayatın her yönünü kapsar. Edebiyat da hayatın yönlerinden bir yöndür. Tanımına bakıldığında kök olarak “edeb”den hasıl olmuştur. Edeb, “terbiye, güzel huy, ahlâk, fazilet” anlamlarına da gelir. Bunlar insanın tam anlamıyla kâmil insan olabilmesi için duygusal ve ruhsal yönlerinin gelişimini sağlamak için elzemdir. Çünkü insana hem ilim hem de irfan gereklidir. İrfan, edebin ilgi alanına girer. İlim ise insanın maddi gelişimini sağlar. Onun için ilimsiz irfan, irfansız ilim “hiç” mesabesindedir.

Edebiyatın tarih içerisindeki gelişimine baktığımızda ilk edebî eserler, dinî içeriklidir. Edebiyat, insana direkt olarak dini öğretmez; fakat dinin ahlâkını, erdemini, anlayışını, görgüsünü, inceliğini, duygusal bir biçimde ele alır. Yani dinden kopuk birer eserden ziyade dinle beslenen ve dinî kaynaklardan yola çıkılarak oluşturulan metinlerdir edebi metinler…

Din, ilk çağlardan bu yana ister İlâhî ister beşerî kaynaklı olsun, bütün insanlar için özellikle de sanatçılar için önemli ve vazgeçilmez bir ilham kaynağı olmuştur. Din deyince sadece İslâm akla gelmemelidir. Tarih öncesinin belirsiz kaynaklarına ve tarihin ilk belgelerine bakıldığında genelde sanat özelde ise edebiyat ve dinin el ele ortaya çıktıklarını ve yüzyıllarca birbirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarını görmekteyiz. Edebiyat obur, zevkten başka bir şey bilmeyen, nefsî arzularına tutsak hayâlleri ifade etme, heyecan uyandırma, amaçsızca bir şeyler icra etme değildir. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi:

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış”

Necip Fazıl, “Çile” adlı eserinin önsözünde “Dinin olmadığı yerde hiçbir şey yoktur; yokluk bile yok… Şiir ve sanatsa hiç yok…” diyerek sanatın ve edebiyatın Allah’la olması gerektiğini ifade etmiştir.

Edebiyatın dinden beslenmesi sadece İslâm’a has bir durum değildir. Yukarıda da değindiğimiz gibi ister ilâhî ister beşerî olsun bütün dinlerde böyle bir anlayış vardır. Hatta eski din bilginleri aynı zamanda o toplumun sanatçısı olarak da bilinir. Mesela İslâmiyet öncesi Türk Edebiyatındaki şairlere baktığımızda bunlar halkın önderleri ve din büyükleridir, toplumda sözü dinlenen, hekimlik yapan, çeşitli sihir ve büyüleri yapan, halkın saygınlığını kazanmış kişilerdir.

Eski Yunan’da da sanatçılar edebî eserleri “kötülüklerden arınma, tanrıların beğenisini kazanma, erdemli olma, her türlü kötü düşünce ve yaşayıştan uzaklaşma, dinin ahlâkıyla ahlâklanma” vesilesi olarak görmüşlerdir. Yine Eski Yunan’da tiyatrolar tanrı ve tanrıçalar adına düzenlenen şölenlerden yola çıkılarak ortaya çıkmıştır.

Bu durum Avrupa’da da farklı değildir. Sanatçılar, edebî eserlerde okuyucuya dinî bilinç kazandırmak, Hristiyanlık ahlâkıyla ahlâklanmak amacıyla Hristiyanlıkla ilgili birçok konuya temas etmişlerdir. Cennet, cehennem, ahiret ve şeytan çerçevesinde birçok muhtevaya yer vermişlerdir. Verdiğimiz bu örnekler açıkça ortaya koymaktadır ki, din ve edebiyatı birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Edebiyatımızda da Divan şairlerinin öncelikli kaynakları Kur’ân-ı Kerîm, Siyer-i Nebî, hadisler, sahabe hayatı, Müslümanların yaptığı savaşlar, Peygamberler tarihi, tasavvuf, dinî menkıbeler gibi İslâm kaynaklarıdır.

Eskiden ilimle ilgilenen herkesin bir yandan da edebiyatla hemhal olduğunu görebiliyoruz. Şair ve yazarlar, dinî eserler yanında küçük de olsa bir edebî eser yazmışlardır. Büyük alimlerimizin çoğu edebiyatla ilgilenmiş, beyitler ezberlemiş, şiirler yazmış, bu konuyla ilgili kitaplar telif etmiş, sohbetlerde edebiyattan ve şiirden yararlanmış, duygularını, özlemlerini, hasretlerini şiire aktarmışlardır.

Hasan Basrî (r.a) büyük bir din âlimi idi, bununla beraber edebî sahada da onun büyük etkisi söz konusudur. İmam Şafiî’nin birçok şiiri ve Divan’ı vardır. Mevlânâ, Hacı Bektaş Velî gibi tasavvuf erbapları şiirle fikirlerini ifade etmişler ve edebiyatın İslâmî bilinç kazandırmada önemli bir sac ayağı olduğunu göstermişlerdir. Kendisi de bir edebiyat öğretmeni olan İmam Hasan el-Bennâ on sekiz bin beyit ve bir o kadar da mensur metin ezberlemiştir.

Müşrikler, Efendimizi (sav) şairlikle itham etmişlerdir. Resûlullahı (sav) şairlikle, sihirbazlıkla itham etmeleri boş yere değildir. Bu iddianın onlara göre bir dayanağı elbette ki vardır. Neden acaba bu ithamlar? Kur’ân-ı Kerîm’in şiir biçiminde indirilmesinden ve ruhu derinden etkilemesinden olabilir mi? Şiirin gücünü çok iyi biliyordu Arap toplumu ve onun için de o sihirli sözleri (Kur’ân) dinlememeye ve dinletmemeye ahdetmişlerdi. Resûlullah (sav) bir hadis-i şerifinde “Fasih ve beliğ olan sözde sihir vardır” buyurur ve güzel sözün insan üzerindeki etkisinin büyüklüğüne işaret eder. Edebiyat kalbi yumuşatır, anlayışı derinleştirir, ruhun incelmesini, gönlün açılmasını ve hayâl gücünün genişlemesini sağlar. Kalbi kaskatı kesilmiş bir insana bir şey kabul ettirilebilir mi?

Gerçek manada ediplerden, şairlerden kötü söz ve davranışlar pek sadır olmaz. Çünkü naiftirler. Hakaretleri veya kızma esnasında söyledikleri sözlerde bile bir edep, bir haya vardır. Bunun sebebi ise İslâm edebiyle donanmış olmaları ve İslâm’ı edebiyatlarına yansıtmış olmalarıdır. Kem âlât ile kemâlât olmayacağı gibi kem eserlerden, şiirlerden, hikâye ve romanlardan da edebiyat olmaz.

Günümüze bakıyoruz, insanların dinden soğutulması ve uzaklaştırılması için birileri edebî metinleri bir araç olarak kullanmaktadır. Hatta dinî konuları ve sembolleri alaya almanın, dinî değerlere ve anlayışa saldırmanın, dinî duygularla dalga geçmenin adı bugün kısmî olarak sanat ve edebiyat olmuştur. Öyle ki, birilerince edebî ve sanatsal eserler, dinî değer ve duygulardan uzak olduğu oranda edebî sayılmaktadır.

Velhasıl edebiyat da -her şey ve durumda olduğu gibi- Allah için değilse ne edep bırakır ne haya bırakır ne de ahlâk bırakır. Ahlâklı, edepli ve en önemlisi de Allah’ı bilen ediplerin yetişmesi ve topluma yeni bir nazarla dokunması dileğiyle…