Bir gece vakti sorusudur, yazı yazmanın gerçekte ne anlama geldiğini konuşmak. İnsanın yalnızken bir film şeridi gibi yazdıkları, karaladıkları, itinayla harflere döktükleri ya da okuduğu kitaplardan canlı birer aktör gibi hatıranın önyüzüne çıkanları gözünün önünde serimlediğinde bu soru daha da anlamlı hale gelir ve artık şeride dökülen yazıya dair tecrübesi mi yoksa hayatı mı olduğunu nerdeyse ayırmak olanaksız olur. Böylece “yazı”, hayattan koparılarak değerlendirilmesine karşı en sert reaksiyonla karşı koymakta ve hayatın bir içerimi ve yansıması olarak daha doğrusu açılımı olarak anlaşılmayı hak ettiğini bizlere teşhir etmektedir. Ortaya çıkan sonuç artık açıktır, bir kısım insanlar için: Bu dünya hayatının ayrılmaz ikilisi olarak yazı ve hayat. Hafızada ifade ve biçim kadar, içerik ve şekil kadar birbirlerini dolayımlayan ve birbirlerini akla getiren iki kavram ya da iki bilinç içeriği.

Tabii ki, her yazı bu değerlendirmeyi hak etmez. Hele hele günümüzde sosyal medyada yazılıp çizilenler, hayatının bir açımlanması olmasının dışındadır. Oralarda yazı ne bir bilgi vermekte ne de kişinin kendi imkânlarını arttırmasının bir pratiği olmaktadır. Sosyal medya bir simülasyon dünyasıdır. Sanal olanın, gerçek olanın yerini aldığı mekânlardır. Özne buralarda algılanmak için vardır. Başka bir ifadeyle varoluşu gerçekleştirmek için değil, yok oluşa mâniolmak için buradadır. Mâniolmak ise başkasının oluruna bırakılmıştır.

Sosyal medya kullanıcısı için yapılacak şey bellidir. Algılanmak için kitlenin hoşuna gidebilecek ve dikkatlerini çekebilecek daha fazla hareket. Kendinden bir şeyler kaybetme pahasına ve kitleye esir olması pahasına. Böylece sosyal medya, her yönüyle kişinin kitle tarafından belirlendiği algı yönetimine kendisini gönüllü olarak revan etmesini sağlayan ortamlar haline gelmektedir. Bu sebeple bu ortamlardaki yazıları yazı olarak değil, büyük oranda kapitalist tüketim toplumunun verilerini belirlediği ve kişiye sadece aktarılmaları kalan sözcelemelerin semboller yoluyla aktarımı olarak görmek gerekir. Kapitalizm yazıyı sevmez. Kapitalizmin yazıya ne zamanı vardır ne de tahammülü vardır. Çünkü yazmak dışarıdan bir olaydır/müdahaledir. Bu sebeple o kitlenin dünyasına yabancıdır.

Konuşma ve yazmanın karakterini ayırmak gerekir. Her iki etkinliğin imleme üzerinden gerçekleştiği doğrudur. Ancak yine de yazmayı konuşmanın bir naibi olarak görmek ve yazmayı konuşma temelinde izah etmek doğru değildir. Yazmayı ayrı, konuşmayı ayrı bir beyan şekli olarak kabul etmek gerekir. Aradaki bu farkı ortaya koymazsak ne yazmanın gerçekte ne olduğunu ne de amacını belirleyebiliriz. İkisi arasındaki fark, kendisini ilk elden teşhir etmeyebilir. Çünkü ikisi de neticede bir dil olayıdır ve içte gerçekleşen bir duygunun ya da düşüncenin dışavurumunu ifade ederler.

Konuşmada açık bir şekilde görünmeyip de yazmada açık haliyle gördüğümüz hususlardan birisi yazma etkinliğinin örtüyü kaldırma olayı olmasıdır. Yazmanın örtüyü kaldırması, altta yatan bir netliği göstermesinden kaynaklanmamaktadır. Yazma, bir söylemi oluşturan gösteren ve gösterilen unsurlarının arasına girerek, göstereni açımlar. Ondaki anlamın ufkunu ortaya koyarak daha ne tür anlamlara açık olduğunu beyan eder. Böylece söylemin bilinegelen anlamını tekrar inşa eder.

Esasında olay şundan ibarettir: Olaylar dilde bir olgu haline gelirler, nesneleşir ve sözcüklerde ifadesini bulurlar. Ne var ki, sözcükler sadece bireysel müdahalelerle oluşmaz. Onlar, tarihin ve sosyolojinin ürünüdür. Uzun denilebilecek bir geleneksel kullanımdan sonra oluşurlar ve olaylar da buna göre tanımlanır. O halde tarihsel ve sosyolojik düzlemde sözcüklerin içerikleri süreğenliğin de etkisiyle perçinleşir ve sözcüklerden kurulu olan düşünce bir söylem halini alır. Olaylara ilişkin algılardaki sürekliliğin zihinde olan algısı kendisini bir nesne ve onun ifadesi olan sözcük olarak göstermektedir. Sözcük ise arkasına geleneği alan toplumsal uzlaşıyla belirlenmektedir. Bu demektir ki, düşünce ve dilden söz ettiğimizde karşımızda toplumsallığın kesin görünümlerinin olduğunu belirtmiş olmaktayız.

Söylemin içerimlerinin gösteren ve gösterilen olduğunu hesaba katarsak her dilsel olay bir hakikat iddiasına da sahip olmaktadır. Yazı da tam da burada devreye girer, birer söylem haline gelen düşünceyi, dil örgüsü üzerinden yakalayarak ondaki gösteren ve gösterilen ilişkisini bozar ve yeniden kurar. Böylece yazar, birer gösteren olan sözcükleri hem yeniden içeriklendirir hem de dilin kudreti üzerinden hâkimiyetini kuran sosyolojinin etkisine karşı reaksiyoner bir tutum alır.

Yazma olayı yeniden bir üretim olmak ve yeni olanın habercisi olmak zorundadır. Yazı yeniden bir hareket olarak üç açıdan özgürlüğün kapılarını aralar: Birincisi sözcüklerin yeniden içeriklendirilmesi ve nesnelerin yeniden üretilmesidir. Çünkü evrende var olan sadece olaydır/oluştur. Olayların nesneler olarak ifade edilmesi, sözcükler sayesinde vuku bulmaktadır. O açıdan sözcüklerin yenilenmesi nesnelerdeki ve nesneleri oluşturan oluş hareketlerinin yeniden yorumlanması ve onlardaki imkânların arttırılması anlamına gelmektedir. Böylece yazar yazma etkinliği ile nesnelerin farklı imkânlarını ortaya çıkarmaktadır. Böylece nesne alışagelen bir karakterden daha farklı bir tarz içerisinde kendisini teşhir etmeye başlamaktadır. Bu durumda nesnenin bu yeni karaktere sahip olmakla yaygın tarzından yazı vasıtasıyla kurtulmakta ve özgürleşmektedir.

İkincisi, öznenin özgürleşmesidir. Özgürlük kişinin nesneyle olan ilişkisinde görünmektedir. Dolayısıyla nesnelerin açımlanarak onlardaki farklı imkânların ortaya çıkarılması, öznenin imkanlarının artırılmasıyla eş bir anlama gelmektedir. Nesnenin anlamının değişmesi, öznenin de farklı bir tarzda hareket etmesini sağlayacaktır. Üçüncüsü ve belki de en zor olanı, yazının toplumsallığa karşı “özgürlüğü sağlaması”dır. Yazar yeniden üretimiyle nesneleri toplumun kullandığı halden daha farklı bir halde kullanmaya başlar. Bir anlamda yeni bir dil üretir. Oluşturulan yeni dil onu yaygın dilin dışına çıkarabileceği için dilinin ve hareket tarzının farklı olması mukadder olacaktır.

Şurası da var ki, nihayetinde toplumsallık denilen şey, olaylardan müteşekkildir. Yazar, yazı olayıyla toplumdaki sayısız harekete bir olay katmış olmaktadır. Yazarın toplum karşısında aldığı rolün zor tarafı bununla sınırlı değildir. Onu bekleyen daha pek çok sıkıntı vardır. Çünkü yazma olayı, 9. yüzyılda yaşayan Câhız’ın da dediği gibi, “toplum tarafından önemsenme, ebedîleşme talebi”nden ileri gelmektedir. Başka bir ifadeyle sıradanlıktan çıkıp toplumdaki özgün yerini sağlama çabasından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple yazma, bir taraftan farklılığı zorunlu olarak içerimlerken diğer bir taraftan onun toplumda yer edinmesi, toplumsal kabule bağlı olmaktadır. Yazma niyetinde olan ancak ayıplanma, itiraz edilme ve dikkate alınmama gibi endişelerden dolayı birçok yazar adayının yazmadan vaz geçmesinin sebebi, buradan kaynaklanmaktadır. Câhız’ın aşağıdaki metni, yazmanın bu zor halini gayet güzel bir şekilde gözler önüne sürmektedir:

Kitap yazmak istiyorsun, ama herkesin düşman kesileceğinden mi korkuyorsun, yoksa yazacağım şeyler zaten herkes tarafından biliniyor, görüşlerim zerre kadar ilgi görmez ve ayıplanırım diye mi yazmıyorsun? Henüz ismi bile aklımda yok ve fikirlerim çok ham mı diyorsun… Olsun, sen yaz. Yazmaya başlamak tam bir beladır, zordur. Hele bir başlarsan… Tabiatının gittikçe sakinleştiğini görürsün, karışımlarının dönüştüğünü… İçine bir dolmuşluk hissi gelir, kendine gelirsin. Artık bakışların kitapta olur. Her bir bölüm bittiğinde tatlı bir duraksama yaşarsın. Bu işten öyle bir tat alırsın ki… Aldığın tat, baştaki ayıplanma korkusunu bir bir yok eder ve o zaman şairin şu sözünü anlarsın:

Sözün yalnızlığı kandırır insanları

Öyle bir artar ki söz, tutukluk sarmalar onları(2)

Câhız son derece haklıdır. Yazmayı engelleyen birçok faktör vardır. Bunların önüne geçmenin yollarından birisi dert sahibi olmaktır. Dert ise kendiliğinden oluşacak bir şey değildir. Mevlânâ, “Dert ara, dert!” derken, bu işin motivasyonuna dikkat çekmektedir. Derdin oluşması hem hayatın farklı uğraklarıyla hem de farklı eserlerle karşılaşmaktan geçer.Karşılaşılan eserleri sadece bilgi kaynağı olarak değil, zihnin allak bullak olmasının ve yeni şeyler tahayyül etmesinin imkânları olarak görmek gerekir. Yazmada sorun, bilgi sahibi olmak değildir. Asıl sorun kişiyi harekete geçirecek bir derde sahip olup olmamasıdır. Böyle olması durumunda okunan bir eser bambaşka mecraların açılmasını sağlayacaktır: Bunu, verdiği bilgiyle değil, okuyucuyu yeni bir şey söylemeye kışkırtmasıyla yapar.

Doç. Dr. Yunus CENGİZ

 

Kaynakça

1)Câhız, Kitâbü’l-Hayevân, I,88.