Peygamberlerin davetine muhatap olan toplumlar, onlardan getirdikleri nübüvvet iddiasının ispatını talep etmişlerdir. Peygamberler bu taleplerin karşılığında farklı deliller öne sürmüşlerse de nübüvveti inkâr eden farklı insanlar veya gruplar her zaman olmuştur. Bu bağlamda İslâm âlimleri nübüvveti ispat etmek için peygamberlerin elinde zuhur eden mucizelere müracaat etmişlerdir. Esasen sağduyulu herkesin güzel söz, fiil ve ahlaklarıyla kendilerini tanıyabileceği peygamberler, nübüvvet iddialarının delili olarak tabiat/fizik kanunlarını aşan mucizeler de ortaya koymuşlardır. Böylelikle peygamberler, Allah tarafından görevlendirildiklerini kanıtlamışlardır. İsrâ hadisesi de peygamberliğin ispatı bağlamında değerlendirilebilir.

Hz. Peygamber, kendisine risâlet görevi verildikten sonra İslâm dışındaki diğer inançların geçersiz olduğunu açıklamıştır. O, İslâm’a davet sürecinde herhangi bir baskıda bulunmamış ve insanlara maddi çıkar da teklif etmemiştir. Buna rağmen gün geçtikçe birçok insan, onun davetine icabet etmiş ve din olarak İslâm’ı tercih etmiştir. Her türlü baskı, tehdit ve olumsuz söylem de onu tebliğ vazifesinden vazgeçirememiştir. Dinî mefhumlara çok uzak olan putperest bir toplumun kısa zamanda Hz. Peygamber’in etrafında toplanması, hiçbir maddi gücü ve koruması olmadığı halde büyük bir sadakat ve cesaretle herkesi karşısına alarak davetini sürdürmesi, bütün düşmanlık, öfke ve tuzaklara rağmen muhaliflerinin kendisine bir zarar verememesi, onun Allah tarafından korunduğunun ve gönderildiğinin açık bir delilidir.Hz. Peygamber, peygamberlik görevini üstlendikten sonra birçok vaatte bulunmuş, geçmiş ve gelecekle ilgili bazı haberler vermiş ve bunlar aynen gerçekleşmiştir. Ayrıca beşerin gerçekleştirmesinin imkânsız olduğu mucizeler de ortaya koymuştur. İsrâ hadisesi de bu tür bir mucizedir (1).

İsrâ olayı Kur’ân’da şöyle anlatılır: Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir (2).”Ayette Hz. Peygamber’in Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürüldüğü çok açık bir ifade ile anlatılmıştır. Bu yüzden Kur’ân’da geçtiği şekliyle İsrâ olayının gerçekliğinde şüphe yoktur ve dolayısıyla da inkârı mümkün değildir. İsrâ hadisesinin keyfiyetine ise Kur’ân’da değinilmemiştir. Hadîslerde ise hem başlangıcında birtakım ilave bilgiler hem de devamında yani Kudüs durağı sonrasında göklere doğru gerçekleşen bir Mi’râc hâdisesinden bahsedilir (3).

Kâdî Abdülcebbâr (ö. 415/1025), İsrâ mucizesini şu şekilde anlatır: Hz. Peygamber bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya yürütüldü. Aynı gece Mekke’ye geri döndü. Bu iki yer arasında gidiş geliş mesafesi iki aydır. Hz. Peygamber, yaşadığı hadiseyi akrabalarına aktarınca Ümmü Hânî, şu sözü ile onu uyarmıştır:“Bu olaydan kimseye bahsetme, vallahi, sana iman edenler de seni inkâr ederler.”Buna cevaben Hz. Peygamber “Rabbim bu olayı insanlara aktarmamı istedi. Ebûbekir şüphesiz beni doğrular ve bana şehadet eder.”demiştir. Sonrasında Hz. Peygamber, İsrâ hadisesini Kureyş’e anlatmıştır. Onlar da bu olayın aslının olmadığını düşünmüş ve bu haberi duyan insanların Hz. Peygamber’den uzaklaşacağını zannetmişlerdir. Bu düşünceyle olayı ilk önce Hz. Ebûbekir’e aktarmışlardır (4).

Toplum nazarında saygın bir konuma sahip olan Hz. Ebûbekir, Kureyş’i çok iyi tanıyordu. O, Hz. Peygamber’e yardımcı oluyor ve insanları İslâm’a davet ediyordu. Bu sebeple de müşrikler onu Hz. Peygamber’den uzaklaştırmanın yolunu arıyordu. Bu düşünceyle Hz. Ebûbekir’e gelen Müşrikler Hz. Peygamber’in büyük bir yalan söylediğini iddia etmişlerdir. Bunun üzerine Hz. Ebûbekir, “Onun böyle bir şey yapması imkânsızdır, nedir o?” şeklinde onlara sormuştur. Müşrikler “O, Beytü’l-Makdis’e bir gecede yürütüldüğünü söylüyor.” dediler. Hz. Ebûbekir de hemen “Eğer o söylemişse doğrudur.” şeklinde yanıt vermiştir. Bunun üzerine müşrikler “Yani sen onu tasdik mi ediyorsun? Hâlbuki bir kervanın oraya ulaşması bir ay, oradan dönüşü de bir ay sürer. O bir gecede oraya nasıl gidebilir!” Buna cevaben Hz. Ebûbekir, “Muhammed bana gökyüzünden yeryüzüne bir anda haber geldiğini söylüyor, ben de ona inanıyorum. Hâlbuki gökyüzü ile yeryüzü arasındaki mesafe Beytü’l-Makdis ile Mekke arasındaki mesafeden daha uzundur. Haydi, ona gidelim ve meseleyi anlayalım.” şeklinde cevap vermiştir (5).

Ardından Hz. Peygamber’e gidilmiş ve Hz. Ebûbekir hemen ona Beytü’l-Makdis’e gidiş meselesini sormuştur. O, “Evet, Ebûbekir! Sizinle bu vadide namaz kıldıktan sonra bana birisi geldi, ardından beni uyandırıp dışarı çıkardı. Bineğini getirip ona binmemi istedi. Fakat binek yerinde durmadı. Bunun üzerine Cebrail ona “Sakin ol! Sen ondan daha faziletlisini şimdiye kadar taşımadın.” dedi. Sonrasında binek beni götürdü. Yolculuk esnasındayken hayvanın ön ayakları gözlerinin hizasına ulaşıyordu. Bu şekilde Beytü’l-Makdis’e geldim.” Bu ifadelerden sonra Hz. Peygamber, Beytü’l-Makdis’te namaz kılışını, oraya nasıl girip çıktığı anlatmıştır. Bunun üzerine Hz. Ebûbekir, Hz. Peygamber’den Beytü’l-Makdis’i anlatmasını istemiştir. Hz. Peygamber de mescidin girişini, tavanını ve içindekileri açıklamıştır. Bunun üzerine Hz. Ebûbekir müşriklere hitaben “Duydunuz mu?” demiştir. Kureyş ise Hz. Peygamber’e “Bizim Şam’a giden bir kervanımız var. Bu kervandan da bize bahseder misin?” demiştir. Soruya olumlu yanıt veren Hz. Peygamber “Evet! Giderken falan yerde onların yanından geçtim. Bineğin sesinden ötürü onların bir devesi kaçtı. Onlara bu devenin yerini gösterdim ve tekrar döndüğümde onlar uyuyorlardı. Orada üstü örtülü bir su kabı vardı, bineğimden inerek o su kabından içtim ve tekrar kabın üstünü örttüm. Sizin bu kervanınız şu vadiden gelecek ve şu gün güneşin doğuşu vakti sizlere ulaşacaktır. Kervanın önünde boz bir deve ve üzerinde de biri siyah diğeri siyah beyaz renkte olmak üzere iki çuval mevcuttur.”Bunun üzerine Kureyş durumu araştırmaya koyulmuştur. Hz. Peygamber’in bahsettiği gibi kervan, önlerinde -belirtilen iki çuvalı taşıyan- boz deveyle beraber güneşin doğuşuna yakın bir vakitte gelmiştir. Kureyş kervanda bulunanlara hemen korkudan kaçan deveyi ve içinde su bulunan kabı sormuş, onlar da Hz. Peygamber’in anlattığının aynısını tekrarlamışlardır (6).

Klasik mucize ölçüleri dışında Hz. Peygamber’in manevi dünyasında vuku bulan İsrâ hadisesi ona güç vermek, moral motivasyonunu artırıp onu teselli etmek amacına yöneliktir. Zira oyıllarda Hz. Peygamber, en büyük destekçisi olan amcası Ebû Talib’i ve sırdaşı olan Hz. Hatice validemizi kaybetmiş, ayrıca müşriklerin boykotuna maruz kalmıştır. Yaşanan bütün bu trajik olaylardan sonra o, Mekke’den çıkmanın yollarını aramıştır. Hicret için ilk düşündüğü yer olan Taif’te de acı hadiselerle karşılaşınca daha da üzülmüştür. İşte bu dönemde gerçekleşen İsrâ olayı ile Hz. Peygamber hem Allah’ın azamet ve kudretini görmüş hem de manevi açıdan desteklenerek bundan sonraki yaşayacağı süreç için hazırlanmıştır (7).

İsrâ hadisesi, Hz. Peygamber’in nübüvvetinin ispatı bağlamında da ele alınabilir. Çünkü İsrâ hadisesi kendi içinde birçok delili barındırmaktadır. Hz. Peygamber’in bir gecede Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya gidip gelmesi, kervanın ne zaman ve nereden geleceğini haber vermesi bu mucizelerden bazılarıdır. Aslında Hz. Peygamber de kendi nübüvvetinin ispatı için İsrâ hadisesini Kureyş’e aktarmış ve Rabbine nispetle okunan bir ayet olarak sunmuştur. Hz. Peygamber’in kendi davasını ispat edemeyecek bir delili öne sürmesi mümkün değildir. Zira o dönemde Hz. Peygamber’in kusurunu arayan Kureyşliler, Yahudiler ve Hristiyanlar mevcuttur ve onlar da bu haberi işitmişlerdir.

Kureyşliler, Beytü’l-Makdis’e yürüyerek gitmenin iki ay süreceğini, oraya bir gecede nasıl gidildiğini, bunun ispatı için Hz. Peygamber’in bir delil sunması gerektiğini, bu düşünceyle Şam’a giden kervanı sorarak onu yoklamaları, ardından Hz. Peygamber’in kervanın geleceğini söylediği vakitte o mekâna gidip kervanın hangi yönden ve hangi vakitte geleceğini araştırmaları, kervandakilere su kabını sormaları, Kureyş’in kıvrak zekâsını ve meseleyi ne kadar ciddiye aldığını ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber, Kureyş’in bütün bu sorularını yanıtlamış ve ardından Rabbine nispetle İsrâ ayetlerini getirmiştir. Onun bu konuyu herkese açması bu delilin ispatlanabilir olmasını gerektirir ki, verdiği cevaplar da bunu göstermektedir (8).

Sonuç olarak vukuu ayetlerle sabit olan İsrâ hadisesi, her ne kadar Hz. Peygamber’e güç ve teselli verme yönüyle öne çıkarılmış olsa daHz. Peygamber’in nübüvvetini ispat etme amacı taşıyan bir mucize olarak da değerlendirilmelidir.Zira Hz. Peygamber’in bu hadiseyi insanlara aktarmaması yönündeki uyarılara rağmen Kureyş’e aktarması, müşriklerin bu olaya ilişkin soruları, itirazları ve onlarla yapılan tartışmalar da bunu göstermektedir.Neticede Kureyş’in yaptığı araştırmalar da Hz. Peygamber’in sözlerini doğrulamıştır. Nihayetinde İsrâ hadisesi, Hz. Peygamber’in doğruluğunun anlaşılmasına ve onun tebliğ ettiği ilahi mesajının kabul görmesine katkı sağlamıştır.

Doç. Dr. Veysi ÜNVERDİ

Kaynakça:

1)Kâdî Abdülcebbâr, Tesbîtü Delâilin’n-Nübüvve: Giriş Bölümü, (Ter. M. Şerif Eroğlu, Ömer Aydın), İstanbul: 2017, s. 33. 2)İsrâ Sûresi, 1. 3)http://www.siyervakfi.org/dokuman/kuran-cografyasi-mekke. 30.10.2018. 4)Kâdî Abdülcebbâr, Tesbîtü Delâilin’n-Nübüvve, (Tah. Abdülkerim Osman), Beyrut, Tsz., s. 46-47. 5)Kâdî Abdülcebbâr, Tesbîtü Delâilin’n-Nübüvve, s. 47. 6)Kâdî Abdülcebbâr, Tesbîtü Delâilin’n-Nübüvve, 47-48; (114-116). 7)Salih Sabri Yavuz, “Mirac”, DİA, XXX, 134; http://www.siyervakfi.org/dokuman/kuran-cografyasi-mekke. (30.10.2018); Kadî İyaz, eş-Şifâ, İstanbul 1304, s. 151. 8) Kâdî Abdülcebbâr, Tesbîtü Delâilin’n-Nübüvve, 48-50; (118-120).