Bir önceki yazımızda vurguladığımız üzere modern algıya teslim olan insan, uğradığı musibet ve felaketlerin hiçbirisinin Tanrı ile ilişkilendirilmesinden hazzetmez. Genellikle bu olayları, doğadaki sebep-sonuç ilişkisi içerisinde bir yere oturtup açıklama gayretine hâkimdir. Modern insana göre deprem, sel felaketi, heyelan, yer çökmeleri, hastalıklar, salgınlar, kazalar ve diğer musibetlerin Tanrı-insan ilişkileriyle hiçbir bağının olmadığı düşüncesi hâkimdir.
Bunlar olsa olsa salt olarak insan-tabiat ilişkilerini ilgilendiren olaylardır. Öyleyse burada tabiatla bir alış-veriş söz konusudur. Bu düşünceye göre bu olaylarda Tanrı’nın herhangi bir müdahalesinin söz konusu olduğunu söylemek, abesle iştigal etmekten başka bir şey değildir.
Yazı serimizin ikinci halkasını oluşturan bu değerlendirmemiz, “insan-tabiat, insan-insan, insan-Allah” ilişkilerinden oluşan üçlü sacayağının birinci maddesi olan “insan-tabiat” ilişkisi üzerine olacaktır. Bu noktada açık yüreklilikle şunları sormak gerekmektedir: Acaba tamamen dünyevileştirilmiş, ahiret ve sorumluluk algısından soyutlanmış seküler bir anlayışın, Kur’an ayetleri açısından bir geçerliliği var mıdır? Veya böyle bir anlayışın ne kadarı doğrudur ne kadarı gerçeklerden uzaklaşma anlamına gelmektedir? Bunun yanı sıra başımıza gelen musibetlerde Yaratıcı’nın bir cezalandırmasının olduğunu düşünmek, kişinin haddi aşıp kendisine ait olmayan bir sahaya girme girişimi midir? Kur’an ayetleri ışığında musibet-insan ilişkisini nasıl bir yere oturtmak gerekmektedir? İşte bu çalışmada buna benzer sorulara cevap olması umulan ilkeler üzerinde durulacaktır.
Kanaatimizce musibet-insan ilişkisini, modern zihnin yanılttığı gibi tek yönlü değil, tam aksine çok yönlü olarak okumak, biricik hakikati bulabilmenin yegâne yoludur. Çok yönlü okumanın birinci ayağı olaylara, öncelikle insan-tabiat ilişkisi ekseninde bakmaktır. Bu ilk basamakta, tabiatla kurulan ilişkilerin sağlıksız olmasından kaynaklanan ne tür aksaklıkların olduğu gün yüzüne çıkarılmalıdır. Olayları açıklama işlevini üstlenen bilim, bu noktada faydalı bir fonksiyon icra edebilir. Mesela depremin meydana gelme sebepleri, depremde birtakım evlerin yıkılma nedenleri üzerinde veriler sunabilir. Şu iki ayet-i kerime konumuz açısından son derece dikkat çekicidir: “İnsanların kendi yapıp kazandıkları sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönüp akıllarını başlarına almaları için Allah, yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır” (Rûm, 41). “O, dönüp-işbaşına geçince yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez” (Bakara, 205).
Rahatlıkla görülebileceği üzere, yukarıdaki ilk ayette net bir şekilde yeryüzünde, karada ve denizde ortaya çıkan bozulmanın sebebinin, insanların yapıp ettikleri, yanlış ve zararlı davranışları olduğu vurgulanmaktadır. Burada istidlal yoluyla, ozon tabakasının delinmesine kadar varan havadaki bozulmayı dahil etmek de mümkündür. Bahsi geçen ikinci ayette ise yeryüzünde bozgunculuk yapma, ekin ve nesli bozup yok etme girişimlerinin, fıtratı bozulmuş ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutan insanlar tarafından pervasızca icrâ edildiği vurgulanmaktadır. Öyleyse insanın tabiata, yer küreye, toprağa, suya ve havaya yönelik yanlış davranışları karşılıksız kalmamaktadır.
Ancak hakikate ait resmin tümü bundan ibaret değildir, vahyin burada hayatî bir noktaya vurgu yaptığı unutulmamalıdır ki o da şudur: Tabiatın kendi kendine bir yaptırımı/cezalandırması değil, tabiat sahibinin ve yaratıcısının yaptırımı/cezalandırması söz konusudur, bu hakikat göz ardı edilmemelidir. O da ilk önce verdiğimiz ayette yer alan “Dönüp akıllarını başlarına almaları için Allah, yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır” (Rûm, 41). ifadesiyle açıklığa kavuşturulmaktadır. Halbuki pozitivizme teslim olan modern insan, tabiat sahibiyle karşılaşmayı hiç istememektedir. Tabiîlik algısına prim veren ve deistliği kendisi için büyük bir alan açma fırsatı olarak gören seküler insan, böyle bir okumadan hiçbir şekilde hoşnut değildir.
Modern birey, insan-tabiat ilişkisi ekseninde meydana gelen olguları, Yaratıcı ile ilişkilendirmekten mutsuz olmaktadır. Ona göre Tanrı varsa bile bu türden olaylara müdahale etmesini gerektirecek bir vasat mevcut değildir. Esasen bu anlayışın kökeni çok eskilere dayanmaktadır. Zira Hz. Peygamber asrında inkârcıların apaçık kanıtlar karşısında bile inatlarını sürdürdüklerini anlatmak üzere “Gökten bir kütlenin düşmekte olduğunu görseler, yine de “Bunlar üst üste yığılmış bulutlardır” derler ”(Tûr, 44) ayetiyle somut bir örnek verilmekte, isteyip durdukları gibi gökten bir kütle düşürülse ve bunu gözleriyle görseler dahi gelip kafalarına çarpmadıkça onun varlığını kabullenmek istemeyecekleri, “bulut yığınlarıdır” gibi sözlerle geçiştirmeye çalışacakları belirtilmektedir1.
Demek ki, tabiat Sahibini tanımama ve görmek istememe eğilimi, daha önce örnekleri yaşanmayan bir tutum değil, eski bir alışkanlıktır. Kara ve denizde meydana gelen bozulmayı insanın kendi elleriyle yaptığı sağlıksız eylemlerine bağlayan ayette ise tabiatın değil, bizzat tabiat Sahibinin yani Allah’ın, kötü sonuçların bazılarını insanlara tattırıp onları doğru olana yöneltme gayesine dikkat çekmektedir.
Mevzubahis ettiğimiz ayetlerde, önemli bir hususa daha dikkat çekilmiş olmaktadır. O da cezalandırmayla birlikte, Yüce Yaratıcı’nın son derece merhametli ve sabırlı oluşudur. Zira işlenen bütün suçların cezalarını tastamam olacak şekilde ve zaman geçirmeksizin hemencecik verme yoluna gitmemektedir.
“Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar” (Şûrâ, 30). İnsanın başına gelen ve rahatını gideren musibetler, kendi yapıp ettikleri yüzündendir, ancak her yapıp ettiği cezayla sonuçlandırılmamaktadır. Yüce Allah yapılanların birçoğunu bağışlamaktadır. “Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musibet getirmesin! Lût kavmi de sizden uzak değildir” (Hûd, 89) ayetinin işaretiyle, yapılanlar sistematik hale gelip toplumun yapısını, ahlakını ve manevi hayatını tehdit eder bir duruma gelince insan, ibret almayı sağlayacak ölçüde bir cezalandırma ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu gerçek, şu ayetle vurgulanmaktadır: “Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince gerekeni yapar. Kuşkusuz Allah kullarını görmektedir” (Fâtır, 45).
Bu noktada şu iki önemli soruyla karşı karşıya gelmekteyiz: Birincisi, acaba insanoğlu tabiatla olan ilişkisini nasıl tutmalı, elinden gelenin en güzelini, en iyisini yapmalı mıdır? İkincisi de şayet insan, tabiatla olan ilişkisini çok sağlam tutarsa, bu konuda elinden gelenin en iyisini yaparsa, cezalandırılmaktan kurtulabilir mi? Birinci soruya verilecek cevap açıktır. Elbette insan yaptığı her hayırlı ve yararlı işinde en iyiyi, en güzeli yapmakla mükelleftir. Zira “Allah, işlerini güzel yapanları sever” (Mâide, 93) ayetinin işaretiyle Müslüman, yaptığı her hayırlı işi en güzel ve en uygun şekilde yapma sorumluluğuna sahip olmalıdır.
İkinci sorunun cevabına gelince: Mesela evini çok sağlam yaparsa, çok sağlam kalelerde ve sığınaklarda korunma yoluna giderse, insan-insan ve insan-Allah ilişkilerini tamamen ihmal ettiğinde acaba evini ilahi azaptan kurtarabilir mi, kendisini deprem ve sarsıntıların yıkıcı bütün etkilerinden koruyabilir mi? Bu konu hakkında Semûd kavmi ile ilgili şu pasajlar ölümsüz bir nasihat hükmündedir: “Düşünün ki, (Allah) Âd kavminden sonra yerlerine sizi (Semûd’u) getirdi. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyordunuz, dağlarında evler yontuyordunuz”(A’râf, 74). “Dağları maharetle oyup alımlı köşkler yapıyorsunuz?” (Şuarâ, 149) Semûd kavminin dağları oyup büyük bir maharetle yaptıkları sapasağlam evleri, alımlı köşkleri kendilerini ilahî azaptan kurtarmaya yetmediği gibi Müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozan Yahudi Nadiroğullarını, kalelerinin muhkem ve sapasağlam oluşu da kurtaramamıştır: “Ehl-i Kitaptan inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah (O’nun azabı), onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın” (Haşr, 2).
Sözün özü, tabiatta gerçekleşen ve insan için musibet veya felaket mahiyetini taşıyan olaylar, salt insan-tabiat ilişkisine sınırlandırılamayacak kadar büyük bir hakikattir. Zira insan elinden geldiğince örneğin evini en iyi ve en sağlam şekilde yaptığında onun bu tutumu, beklenmedik bir tsunamiden tamamen emin olmasını gerektirmeyeceği gibi pek tahmin etmediği, ölçmediği daha üst düzey bir şiddette meydana gelebilecek bir deprem ve sarsıntıya karşı da kendisini garanti altına almaya yetmeyecektir. Şu ayetler bütün asırlar için ölümsüz nasihatler hükmünde değil midir? “Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz? (O zaman) bir de bakarsınız yeryüzü şiddetle çalkalanıyor. Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz!” (Mülk, 16-17)
Bir sonraki yazımız, insan-insan ilişkilerindeki bozulma üzerine olacaktır. Acaba bu bozulmalardaki eylemler, dünyada tamamen karşılıksız mı bırakılmaktadır? Yoksa dünyada da bir cezalandırma söz konusu mudur? Şayet dünyada bir cezalandırma oluyorsa acaba bunu dillendirmek, Allah’a ait olan bir alana müdahale anlamına gelebilir mi? Bu soruların cevapları için sonraki yazımızda buluşmak dileğiyle…

1) Taberî, XXVII, 36; Kur’an Yolu, DİB, Tûr, 29-49.