Ashab-ı Kiram (Rıdvanullahi aleyhim ecmeîn) İslâm’ın temelidirler. Onlar, tüm dünya dalalet içindeyken imanla müşerref olmuşlardır. Resûlullah’ın (sav) emrine amade olarak, bir şekavet asrını, saadet asrına çevirmişlerdir. Öyle bir asır ki, insanlık bir defa görmüş, bir daha görmeyecektir. İslâm’ı yaşamakta o kadar hassas davranmışlardır ki, bugüne kadar hala İslâm ümmetinin örnek ve önderleridir. Kıyamete dek de örnek ve önderlerimiz olmaya devam edeceklerdir.

Onlar Allah’ın (c.c) seçip beğendiği ve Resûlullah’a (sav) arkadaş ve yardımcı kıldığı özel bir kuşaktır. Resûlullah (sav) şöyle buyurur: “Şüphesiz ki Allah (c.c) beni seçti ve benim ashabımı da seçti. Onları bana kayınpederler, damatlar ve yardımcılar kıldı. Şüphesiz ki ahir zamanda birtakım insanlar gelecek, ashabıma hakaret edecekler. Sakın ha, onlardan kız almayın, onlara kız vermeyin, onlarla beraber namaz kılmayın. Sakın ha, onların cenaze namazını kılmayın. Onların üzerine lanet inmiştir.”1
Cenâb-ı Hak ashâbı, Kur’ân’da;
– Övmüş ve mûtedil bir ümmet olduklarını,2
– Allah ve Resûlüne iman edip tam teslimiyet gösterdiklerini ve büyük ecir kazandıklarını,3
– Allah’ın kendilerinden, kendilerinin de Allah’tan razı olduğunu ve ebedî kalacakları cennetin, onlar için hazırlandığını4 bildirmiş;
– Allah’a ve Resûlüne yardım eden sâdık müminler olduklarını,5
– İhtiyaç içinde bulunmalarına rağmen başkalarını kendilerine tercih ettiklerini ve kurtuluşu hak ettiklerini,6
– Gerçek müminler olarak bağışlanacaklarını ve âhirette cömertçe rızıklandırılacaklarını,7 haber vermiştir.
Resûlullah (sav) Efendimiz de fedakârlıklarını birlikte yaşayarak gördüğü ashaptan bahsederken onları;
– İnsanlık tarihinin en hayırlı nesli,8
– Ümmetin en hayırlıları,9
– Cehennem ateşinin yakmayacağı kimseler,10
– Cennetlikler,11 diye tanıtmış, ayrıca;
– Ümmetin onlara ikramda bulunmasını,12
– İyilik etmesini13
– Ve kendilerini çekiştirmemesini,14 istemiştir. Bu ayet ve hadisler, sadece kısaca ve örnek olarak verilmiştir. Ayrıca değişik platformlarda mevcut olan; “Ashab-ı Kiramın Fazileti” başlıklı yazılarımıza müracaatı tavsiye ederiz.
Allah Resûlü (sav) onları onlarca ayet ve hadislerinde onca medh-u sena etmişken, kendini bilmez kimi kişi veya çevrelerin, onların aleyhinde konuşması, büyük bir cürümdür. İslâm düşmanı, müsteşrik, misyoner, mason locaları vb. mahfillerin iftiraları olacaktır. Çünkü bir kafire “Neden ashaba iftira atıyorsun?” demek, bir akrep neden insanı sokuyor, demeye benzer. Akrebin, yılanın tabiatında, sokmak ve zehirlemek vardır.
Ancak ne gariptir ki, bizim mahalleden sayılan kimi fertler ve çevreler de zaman zaman bu cürüme cür’et ediyorlar. Tabi bunlar, bazı sahabeleri, kendilerince tespit ettikleri kusurları nedeniyle zemmediyorlar. Eğer bunlar cehaletleri sebebiyle yapıyorlarsa, bu haramdır, iftiradır ve büyük bir günahtır. Ama kasıtlı olarak bunu yapanlar, haindir, birilerinin hesabına çalışıyor olmaları kuvvetle muhtemeldir.
Fakat Şia’nın yaptığı gibi asgari 3, azami 14 sahabe dışında kalan diğer sahabeleri tekfir edenler, net bir şekilde kafir olurlar. Sıradan bir Müslümanı tekfir etmek dahi küfür sebebiyken, Ashab-ı Kiram (Rıdvanullahi aleyhim ecmeîn) gibi onca naslarla övülen seçkin bir topluluğu tekfir etmek elbette küfürdür.
İşte onların kaynaklarından sadece birkaç örnek:
Şiîlerin ‘Buhâri’si el-Kuleynî, Furûu’l-Kâfî’de der ki: “Cafer aleyhisselam (!) şöyle dedi: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden sonra üç kişi dışında insanlar dinden döndüler.” “O üç kişi kimler?” denilince, şöyle dedi: “El-Mikdâd b. el-Esved, Ebû Zer el-Gıfârî ve Selmân el-Fârisî”
Önde gelen Şîalardan el-Meclisî, Bihâru’l-Envâr’da zikreder: Ali b. el-Huseyn’in âzâdlısı dedi ki: “Onunla yalnız kaldığım bir sıra dedim ki: “Benim senin üzerinde hakkım vardır, bana şu iki kişi; Ebûbekir ve Ömer hakkında bilgi ver.” Dedi ki: “İkisi de kâfirdir. O ikisini seven de kâfirdir.” Ebû Hamza es-Sumalî’den: Ali b. el-Huseyn’e Ebûbekir ve Ömer hakkında sorunca: “O ikisi ve onları sevenler kâfirdir.” dedi.
Şiîler birkaçı müstesna, tüm ashaba düşmandır ve tekfir ederler. Ancak ilk üç halifeye kin ve nefretlerini anlamak mümkün değildir. Öyle ki, yeni Müslüman olacak birine kameralar karşısında, kelime-i şehadete ek olarak, şöyle dedirtiyorlar -hâşâ- “Ben şahadet ederim ki Ebûbekir, Ömer, Osman, Âişe ve Hafsa ateştedirler.”
Yani, Şia ashaba saldırmayı, ta sahabe döneminde başlatmış ve aşama aşama çıtayı yükseltmiştir. Derken şimdi sayısını bilemediğimiz kadar çok TV kanalları, sosyal medya hesapları ve bin bir vesileyle 7/24 bu iftira ve karalamalarına devam etmektedirler. Çünkü, Yahudi kökenli Şii dininin yürümesi için, önce sahabe kalesinin yıkılması gerekiyor. Ama bunu başaramayacaklardır.
Kaldı ki, bu planda Şia sadece bir piyondur. Asıl arka planda, İslâm’a olan kin ve intikam duyguları bitmeyen, Haçlı-Siyonist ittifakı vardır. Onların geliştirdiği, “mason locaları” “Rotary Lions kulüpleri” gibi mahfiller ve “Babilik” “Bahailik” vb. nice sahte dinler de küresel derin güçlerin taşeronlarıdırlar. Evet plan sinsi ve büyük, ama Allah’ın (c.c) planı daha büyüktür. “İnkâr edenlere de ki: Siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena yataktır!” (Âl-i İmrân, 12)
Ashab-ı Kiram Vahyin ve İslâm’ın Teminatıdır
Dahili ve harici sünnet düşmanlarının “rivayet kültürü” uydurulmuş dindir hezeyanlarını duymuşsunuzdur. Bu zavallılar bilmiyorlar ki İslâm, bu rivayet kültürüyle muhafaza altındadır. “Rivayet kültürü” Allah’ın (c.c) özelde İslâm ümmetine, genelde tüm insanlığa özel bir lütfu ve ihsanıdır. Eğer ashabı kiram (Rıdvanullahi aleyhim ecmeîn) ve sonraki kuşakların Kur’ân ve Sünneti kayıt altına alıp bize aktarması olmasaydı, Vahyi İlahi nasıl muhafaza edilecekti.
İslâm’ın temel esası, Kur’ân ve Sünnettir. Bu iki esası da bu esaslardan istinbat edilen müctehid ulemanın hüküm görüşlerini de bize ulaştıran, ashabı kiramdır. İşte asırlardır İslâm düşmanlarının sahabe hakkındaki karalama kampanyaları bundandır. Eğer ashab hakkında zihinleri bulandırmaya muvaffak olsalar, sonra onların bize miras bıraktığı tüm ilim kaynağı da güvenilmez olacaktır.
Bu mülhidlerin şimdilik sadece hadisler ve sünnete saldırmayı ön plana çıkardıklarına bakmayın. Eğer bunda başarılı olsalar, sonra sıra bizzat Kur’ân’ı Kerim’e gelecektir. Nitekim şimdiden bazıları, Kur’ân ayetlerini de dillerine dolamaya başlamışlardır. Ama bu zavallılar bilmiyorlar ki, vahyi İlahi olan Kur’ân ve Sünnet, İlahi koruma altındadır. “Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı biz indirdik ve muhakkak ki onu, (tahrif ve tebdilden, değişikliğe uğramaktan) biz koruyacağız.” (Hicr, 9)
Tevrat ve İncil’in akibeti malum. Asırlar içinde uğradıkları tahrif neticesinde bu kitaplara bugün “İlahi vahiy” demek mümkün değil. Ayrıca geçmişteki peygamberlerin (a.s) hadislerine dair de elimizde bir veri yok gibidir. Çünkü zamanında yazılıp kayda geçmemiş, sağlam senetlerle de aktarılıp muhafaza edilmemiştir. Hoş, orijinal haliyle muhafaza olsaydı, zaten ehli kitabın da Resûlullah’a (sav) tabi olmaları gerekirdi. “Hatırla ki, Meryem oğlu İsa; ‘Ey İsrail Oğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim.
Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayın ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim” demişti. Fakat O, kendilerine açık deliller getirince. Bu apaçık bir büyüdür dediler.”15
İlahi irade böyle gerektirmiştir. Diğer peygamberlerin görevleri hem zaman hem de mekân olarak sınırlıydı. Ama Resûlullah (sav) kıyamete kadar geçerli bir şeriatla gönderilmiştir. Tüm dünya insanlığına önder kılınmıştır. “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler” (Sebe, 28) “Diğer peygamberler kendi kavimlerine hususi olarak gönderilmiş, fakat ben ise bütün insanlara peygamber olarak gönderildim.”16
Şia’nın uydurma hikâyelerinden beslenen bidatçılar, ashabın en efdalı ve sahabelikleri Kur’ân’la sabit olan Ebu Bekir ve Ömer’e varıncaya kadar ashabın pek çok ileri gelenleri hakkında dedikodu ve iftira uydurmaktadırlar. Bunlar, İslâm’ın içeriğinden uzak kalarak, Kur’ân’ın bir kısmını ve sünneti tecrit edip yerine masumiyet ve velayeti fakih düşüncesiyle kendi heva ve heveslerini yerleştirmek istiyorlar.
Tabi bu iddialara çanak tutan yerli yabancı birçok mahfil, loca vs. karanlık odaklar hep olagelmiştir. Şu an yerel bazda bunların en tehlikeli olanları, “Kur’ân yeter” diyen kişi veya kurumlardır. Bunların bir kısmı, “Hâlif tu’raf” yani, “muhalefet et, meşhur ol” kuralını benimseyen zavallılardır. Ama bir kısmı kesinlikle derinlerden görevli olup sinsi ve hain projelerin parçasıdırlar. Evet, gerçek eninde sonunda ortaya çıkar. Ama ne yazık ki, bazen FETÖ ihanet şebekesinde olduğu gibi onlarca yıl sonra olabilmektedir.
Ancak Kur’ân ve Sünnetle fazilet ve erdemleri müsellem olan Ashabı Kiram (Rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) kıyamete kadar, ümmetin rehber ve örnekleri olmaya devam edecektir. Onları karalamak için takla atıp duran zavallıların hevesleri her defasında olduğu gibi, bu defa da kursaklarında kalacaktır.
Daha önce de dediğimiz gibi, sahabelere saldıranların asıl hedefinde İslâm’ın kendisi vardır. Ancak güya deşifre olmamak için direk Kur’ân’a saldırma cesareti gösteremiyorlar. Resûlullah’ın (sav) hadisleri ve sünnetten başlıyorlar. Alttan alta bir de sahabelere salvolar yapıyorlar. Hâlbuki Kur’ân’ı bize aktaranlar da sahabelerdir.
Yahudiler, misyonerler, müsteşrikler ve bunlara aldanan bidat ehli, (özellikle Şia) iyi biliyorlardı ki direk Kur’ân’a, İslâm’a ve Peygamber’e dil uzatmak, onların kötü niyetini açığa vuracak ve haince planlarını boşa çıkaracaktı. Bu yüzden işe Ashabı Kiram (radıyallahu anhum ve erdahum) ve hadislerin bir kısmıyla başladılar. Çünkü İslâm’ın temel esası olan, Kur’ân ve Sünnet’in teminatı sahabelerdi.
Sahabeler hakkında yeterince zihinleri bulandırmayı başarsalar, oradan sünnete ve daha sonra da -Allah korusun- Kur’ân’a sıra gelecekti. Nitekim halen sünnete saldıran mebzul miktarda zavallılar mevcuttur. Sadece misyonerler, müşteşrikler vs. karanlık odaklar değil, onların oyunlarına gelen mahalle içinden zavallılar da az değildir. Ama bu zavallılar bilmiyorlar ki Kur’ân ve Sünnet, ilahi muhafaza altındadır.
Ancak neredeyse tüm ulema ve müfessirler, Allah (c.c) vadettiği Kur’ân muhafazasının, Ashap için de geçerli olduğunu söylüyorlar. “Şüphesiz zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik ve onun koruyucuları da elbette biziz.” (Hicr, 9) Zira Kur’ân’ın korunması, gökten meleklerin inip başında nöbet tutmasıyla değil, nicelerinin hayatları canlı birer Kur’ân olan sahabeler ve onlardan sonraki sağlam rivayet zinciri vasıtasıyla olmuştur. Bu ilahi koruma, kıyamete kadar da devam edecektir.
Sahabeden sadece birkaç nesil sonra (belki daha az) neden ‘neredeyse’ hiç kimse sahabeler gibi olamadı? Örneğin Hasan-i Basri’nin şu sözü “Vallahi, yetmiş Bedir’liye yetiştim, çoğu kez giydikleri sof (yünden örme kaba elbise) idi. Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi “Bunların ahirette bir nasibi yok.” derlerdi. Kötülerinizi görselerdi, “Bunlar hesap gününe inanmıyorlar.” derlerdi.”17
Tabiinden olan Hasan-ı Basri (r.a) hemen bir sonraki kuşağa, yani tebe-i tabiine bunu söylüyor. Aradan 1400 yıl geçtikten ve onlarca kuşak sonra, mahfil ve localardan beslenmeleri kuvvetle muhtemel olan birtakım müsveddelerin, Ashap-ı Kiram hakkında ileri geri konuşmaları, sadece o zavallıların zilletini artırır. Ashap-ı Kiram ve onların yolunu takip edenler ise kıyamete kadar, saygı, hürmet ve muhabbetle anılmaya devam edecekler.
14 asır sonra bile onların hayatını okuduğumuz zaman, Hasan-ı Basri’nin (r.a) ne kadar doğru bir tespit yaptığını anlıyoruz. Onların her birinin hayatı, sayısız destanlar içeriyor. Onlar; iş, cehd ve cihada gitmek için birbirleriyle yarışırlardı. Ama mal, ganimet, menfaat, mevki ve makam taksimi zamanında ise dağılır, almak istemezlerdi. Çünkü onlar, ecirlerini mümkün oldukça mahşere bırakıyorlardı.
Ashab-ı Kiram (Rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) Resûlullah’ı (sav) bizzat görmüş, onun sohbetinde bulunmuşlardır. Onunla beraber ve sonrasında da yıllarca davanın kilometre taşlarını döşemişlerdir. Beraberce çile çekmiş, can, mal ve servetlerini İslâm uğrunda feda etmişlerdir. Gerektiğinde dava uğruna baba, oğul, dayı, yeğen ve nice akrabalar birbirlerine kıymayı göze almışlardır. Allah (c.c) ve Resûlullah (sav) bir işaretine tüm varlıklarını feda etmişlerdir.
Şimdi biz, o seçkin kuşağa değil de Yahudi dönmelerine, misyoner ve müsteşriklere veya onların tabak yalayıcılarına mı uyacağız? Ashabı kirama, tabiine ve tebe-i tabiine güvenilmez de asırlar sonrasının bin bir fitnesine müptela sıradan kişilere nasıl güvenilir? Onlara güvenilmezse bunların güvenilirliğinin delili nedir? Hâlbuki onların faziletine dair öyle deliller var ki, dost düşman herkes şahit…
Birçoğunun; malını, parasını, sermayesini, tarla ve bahçesini, Resûlullah’ın (sav) bir işaretiyle yedi yabancı olan muhacir kardeşleriyle paylaşmaları, Hasan-ı Basri’nin deyimiyle binlerce deliliklerinden sadece bir kaçıdır. Savaşta yaralı halde son demlerini yaşarken bile kendisine verilen suyu içmeyip önce kardeşime götür, o içsin sonra içeyim demeleri… Bir infak ayetini duyar duymaz, var olan tek bahçesini, içindeki eviyle beraber Allah’a (c.c) adayıp infak etmeleri de yine Hasan-ı Basri’nin deyimiyle binlerce deliliklerinden bazı örneklerdir.
Aklımızı başımıza devşirelim. Geçmişimizin onca güzelliklerini bırakıp olumsuzluklarını irdelemek ve özellikle Ashabı Kiram (Rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) ve selefi salihîn’i hedef almak, bu ümmete hiçbir fayda vermedi, hep zarar verdi. Kulaktan dolma dedikodular ve İbni Sebe’ ve İbnul Mihnef gibilerinin iftira ve uydurma hikâyeleri yerine, bizzat bu ümmetin binlerce ulemasının bize miras bıraktığı kaynaklardan sahabeyi tanıyalım. Allah (c.c) bizleri, onların şefaatlarına nail eylesin. Âmin! Subheneke… Bihamdike… Esteğfiruke…

1) Suneni İbn-i Mâce; I, 97, VIII, 89, İmam Şafii, Râmûzul-Ehâdîs, s. 86, no:1196 2) Bakara, 2/143 3) Âli İmrân, 3/172, 173 4) Tevbe, 9/100 5) Haşr, 59/8 6) Haşr, 59/9 7) Enfâl, 8/74 8) Buhârî, Fezailü Ashabi’n-Nebî, 1 9) Müsned, V, 350 10) Tirmizî, Menâķıb, 57 11) Müttakī el-Hindî, XI, 539 12) Tayâlisî, s. 7 13) Müsned, I, 26 14) Buhârî, Fezailü ashabi’n-nebî, 4 15) Saf, 6 16) Buhari, Teyemmüm, 1, Salat, 56; Müslim, Mesacid,3; Nesai, Gusul,36; Darimi, Salat, 111 17) Ebu Nuyam, Hilyetu’l-Evliya, Kahire, 1394-1974, 2/134