Zamanın su gibi akıp gittiği, bereketinin kalmadığı bir çağdayız. Resûlullah’ın (sav) deyimiyle kıymetini bilmediğimiz ve çok hor kullandığımız nimet, zaman nimetidir. Zamanı en iyi ve verimli değerlendirebilmek “Müslümanım” diyen herkesin öncelikli en yüce görevidir. Birçok âyet-i kerîme ve hadis-i şerifte Allah ve Resûlü zamana ve zamanın ehemmiyetine yemin lafızlarıyla dikkat çeker. Asr, Leyl, Şems, Duha, Fecr gibi isimler surelere verilmiştir ki, bunların dışında da birçok ayette zaman mefhumu ifade edilmektedir. En çok bildiğimiz ve çok da ihmal ettiğimiz Hadis-i Şerif’te Resûlullah (sav): “İki nimet vardır ki, insanların çoğu (onları değerlendirme hususunda) aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.” 1 buyurarak dikkati zamana çekmektedir. Ömer b. Abdülaziz (r.a) ise şöyle demiştir: “Gece ve gündüz sen(in aleyhin)de işlemektedir, sen de onlarda (boş durmayıp çaba göster ve) çalış”2

Tatil kelimesinin etimolojisine baktığımızda şu karşımıza çıkmaktadır: Arapça “atal” veya “atala” kökünden türeme; “durdurma, özellikle işi durdurma, paydos” sözcüğünden alıntıdır. Tatil; boşlamak, işletmemek, ihmal etmek, faaliyete bir süre ara vermek, çalışmayı bırakmak gibi anlamlara da gelmektedir. Halk dilinde daha çok, hiçbir şey yapmadan durma, dinlenme, kafayı dinlendirme gibi anlamlarda kullanılır. “Hareketsiz veya başıboş olma, devinimsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk” anlamına gelen “atalet” kelimesi de bu kökten türemedir. Asr-ı Saadette yaşayan Müslümanların bu anlamları içeren bir kelimeye karşı duruşu, buna bakış açısı acaba ne olurdu? Sefere çıkmakta tembellik eden ve seferden geriye kalan üç samimi Müslümanın yaşadıkları hepimizce malumdur.

Tatil kelimesini hiçbir İslâmî kaynakta, hadislerde ve sahabe efendilerimizin hayatında bulamayız. Çünkü onların böyle bir derdi, ahlakı ve kültürü yoktu. Allah’ın (c.c) şu ayetini çok iyi anlamış ve iliklerine kadar yaşıyorlardı: “O hâlde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul!” (İnşirah, 7) Ayette dikkati çeken durum, boş kalındığında hemen başka bir işe girişme durumu söz konusudur. Çünkü kâinat boşluk kabul etmez. Her boşluğu dolduracak unsurlar bulunur. Bu boşluklar iyi, güzel ve faydalı şeylerle doldurulmazsa şeytan harekete geçer ve kendi anlayışına göre doldurur. Selef-i salihin bunun künhüne varmıştı ve bunun içindir ki, zayi edilecek herhangi bir zaman dilimleri de yoktu. İmam Şafiî’ye (r.a) atfedilen bir söz şöyledir: “Sen nefsini hayırlı bir işle meşgul etmezsen o seni şerli bir işle meşgul eder.”

Resûlullah (sav) ve sahabesi ibadet ve itaat ile dinlenirdi. İstirahate kavuşmak için Allah’ın (c.c) huzuruna çıkarlardı. Hz. Ali’ye (r.a) ait bir rivayette, Hz. Ali: “Namazımı kılar istirahat ederim” demişti. Kendisini ayıpladılar. O da şu cevabı verdi: “Ben Resûlullah’ı (sav) işittim. Şöyle demişti: “Ey Bilal kalk, bizi namazla istirahate kavuştur.”3 Efendimiz’in (sav) rahle-i tedrisinden geçen sahabe-i güzin dünyayı tamamen bir kenara atmamakla beraber ahiret odaklı çalışmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm ayetlerine ve Resûlullah’ın (sav) hadislerine azı dişleriyle yapışmışlardır. Nitekim bunun için zaman israfına, ömrü boşa tüketme çabasına, gençliğini ve malını boş işlerle harcamaya karşı azami derecede hassasiyet göstermişlerdir. Hz. Mu’az b. Cebel’in rivayetine göre, Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde, bir kul şu dört şeyden sorguya çekilmeden bir tarafa adım atamaz: Ömrünü nerede tükettiğini, gençliğini nerede eskittiğini, malını nereden kazanıp nerede harcadığını ve öğrendiği ilmiyle neler yaptığını…”4

Önderimiz, örneğimiz Resûlullah’ın (sav) ve sahabe-i kiramın hayatı bizim için hem kavli hem de fiili olarak mihenk taşıdır. Onlar söylediklerini yaşamışlar, yaşadıklarını ve yaptıklarını söylemişlerdir. İslâm tarihinde, tarihin seyrini değiştiren ve hafızamıza kazınan birçok hadise selef-i salihinin dinlenme tasavvurunu gözler önüne sermektedir. Bunların başında Tebük Seferi gelmektedir. Tebük Seferinin tarihini ve zamanını çoğumuz biliyoruz. Arabistan yazının en sıcak ve gölgeliklerin en çok arandığı bir zaman dilimiydi. Üstelik o yıl Medine’de meydana gelen kıtlık sebebiyle Müslümanlar ekonomik olarak da zor durumdaydılar. Bununla beraber yolun uzun ve yaya olarak yürümeye müsait olmayan bir çöl oluşu, hasat zamanı ve meyvelerin toplanma mevsimi olması da Müslümanları yollarından alıkoymamış ve -birkaç samimi Müslüman ile münafıklar hariç- herkes sefere katılmak için bütün yolları denemişler, şartları zorlamışlar ve gerekli teçhizatları tedarik edemeyenler de ağlayarak geri dönmüşlerdir.

Tebük Seferi’nin öncesinde Mekke’nin fethi gelmektedir ki, bu fetih Ramazan ayında gerçekleşmiştir. Ramazan ayı deyip geçmemek gerek. Müslümanların oruçlu olduğu zamanlardan ve Arabistan yarımadasının sıcaklığından bahsediyoruz. Büyük bir ordu, muazzam bir kuvvetle sel gibi Mekke’ye ilerlemiş ve Mekke’yi fethetmiştir. Mekke’nin fethiyle “iyi bir tatili hak ettik, biraz da güneşin ve denizin tadını çıkaralım” veya “kendimizi doğaya atalım, biraz temiz hava alalım, enerji depolayalım” veya kış günü olduğu için “kaplıca ve ılıcalardan birine rezervasyon yapalım” dememişlerdir. Böyle zorlu bir fetihten sonra yönlerini Huneyn’e çevirmişlerdir. Huneyn gibi zorlu bir yola girerek bir işi bitirdikten sonra ikinci bir işe girişmişler ve yorgunluk bahanelerine, zaferi doyasıya kutlama saplantısına kapılmamışlar. Ayette de belirtildiği gibi bir işi bitirip boş olunca diğer bir iş için yorulmuşlardır.

Mekke’nin fethinin öncesinde Uhud Savaşı’nda da Müslümanların tavrı tatil anlayışımızı belirleyecek niteliktedir. Uhud Savaşı bilindiği gibi tam kazanılacağı sırada bazı olumsuz gelişmeler yaşanmış, rüzgâr tersine dönmüş, Müslümanlar zor anlar yaşamışlardır. Savaş neticelenince de Resûlullah (sav) ve ordusu orayı terk etmemiş ve düşmanı takibe almışlardır. 70 şehid ve yaralıya rağmen savaşın hemen ertesi pazar günü düşman takibe alınmıştı. Resûlullah (sav) 70 kişilik süvari birliği ile 8 km. kadar müşrikleri takip etti. Sonra konaklayarak üç gün bekledi. Geceleri ateş yaktırarak düşmana savaştan yılmadıkları mesajını veriyordu. Bunca zorluğa ve ölümlerin, yaralanmaların çokluğuna rağmen Müslümanlar bahane uydurmamışlar ve birazcık da olsa tatili düşünmemişlerdir.

Resûlullah’a (sav) peygamberlik vazifesi verildikten sonra gündüzleri insanları Allah’ın dinine davet etmiş, geceleri de enerji depolamak, yarına hazırlık yapmak için de gece namazı kılmış, Kur’ân-ı Kerîm okumuş ve insanlara daveti götürmenin yolları üzerine tefekkür etmiştir. Gündüz yorulduktan sonra geceden sabaha kadar uyuyarak dinlenmemiştir. Bilakis yeni bir gün için ibadet ve tefekkür ile hazırlık yapmıştır. Resûlullah (sav) ve sahabesi gece namazlarıyla sonraki güne hazırlık yapmışlardır.

Hz. Ayşe annemiz (r.a) anlatıyor: “Bir gece uyandığımda, Resûlullah’ı (sav) yanımda göremedim. Aklıma, diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabileceği ihtimali geldi. El yordamıyla etrafı yokladım. Elim ayağına dokundu. O zaman Resûlullah’ın (sav) namaz kılmakta olduğunu anladım. Başı secdedeydi. Kulak verdim, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve şöyle yakarıyordu: “Allah’ım! Senin gazabından senin rızana sığınırım. İkabından affına sığınırım. Allah’ım! Başka değil, senden yine sana sığınırım. (Celâlinden cemaline, gazabından rahmetine, azamet ve heybetinden, şefkat ve re’fetine sığınırım.) Zâtını senâ ettiğin ölçüde, seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.” 5 Resûlullah (sav) bu şekilde kendisini sonraki güne motive ederdi. Hz. Ebûbekir’e (r.a) atfedilen şu söz de selef-i salihinin tatil anlayışıyla ilgili bize ipucu verir: “Dört şeyi dört yere bırakın; uyumayı kabre, rahatı sırat köprüsüne, övünmeyi mizana, arzu ve istekleri cennete…”

Müslüman tatil etmesin mi? Tatil ve geziler, insanın ruhsal ve fiziksel dinlenmesi fıtrî bir ihtiyaçtır. Gezmeyi, yeryüzünde tefekkürle dolaşmayı birçok âyet-i kerîmede Allah (c.c) emretmektedir. Her Müslüm anın hakkıdır dinlenmek… “Size geceyi örtü, uykuyu dinlenme, gündüzü de çalışma zamanı yapan Allah`tır”. (Furkan, 25) Müslüman; hayırlı bir işte yorulur, bir başka hayırlı işte dinlenir. O, dinlenirken de inancından ve davasından uzak kalmaz. Her sabah ve akşam okuduğumuz me’sur dualardan birinde Resûlullah (sav), Müslümanın ahlakını ortaya koyuyor ve şöyle dua ediyor: Allah’ım! Kederden ve üzüntüden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım.6 Burada Resûlullah’ın (sav) sahabenin tatiliyle ilgili dikkatimizi çekmesi gereken kelimelerin “acizlik, tembellik ve borç yükü” olması gerektiğini düşünüyorum çünkü birçok insan borçlanarak kredi çekerek tatile çıkabiliyor.

Tembellikten, acziyetten, vakti boşa harcamaktan, faydasız ve hedefsiz geziler düzenlemekten uzak bir tatil geçirmemiz duasıyla…

Kaynakça:

1) Buhârî, Rikâk, 1. 2) Abdülfettah Ebû Ğudde, Zamanın Kıymeti, s. 27. 3) Ebû Dâvûd, Edeb, 86. 4) Tirmizî, Kıyamet, 1. 5) Müslim, Salât, 221-222; Ebû Dâvûd, Salât, 148. 6) Ebû Dâvûd, Sâlat, 367.