İnsanlığın varlığıyla beraber insan, hep mücadeleler içerisindedir. İnsan mücadeleyi seviyor. Aksiyoner olan şeyler insanın beğenisini kazanmıştır. Kimi zaman kendi kendisiyle cedelleşmiş, gel-gitler yaşamıştır, kimi zaman çevresiyle, yakınlarıyla mücadele etmiştir. İnsan var olduğundan beri ve kıyamete kadar ölmeyecek olan düşmanı şeytanla her zaman mücadele içerisinde olmuştur. “İblis, ‘Ey Rabbim, o halde insanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana yaşama süresi tanı’ dedi. Dedi ki: ‘Öyleyse, sen, bilinen günün vaktine kadar (kendisine) süre tanınanlardansın.’ Dedi ki: ‘Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, and olsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp saptıracağım. ‘Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.’”1 İnsanlardan bazıları da haddini fazla fazla aşarak, kendisini yoktan var eden, pis bir su damlası iken eşref-i mahlukat olarak nitelendiren, kendi ruhundan üfleyen, kendisini en güzel surette dizayn eden Rabb’ine karşı da mücadele içerisine girmiş, Adamlarını toplayıp, onlara: “Sizin en yüce rabbiniz benim!” demiş, böyle demeye devam edecek ve aynı mücadelenin içerisine girecektirde.
Mücadele, şu ayette de belirttiği gibi ‘İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah Katında büyük dereceleri vardır. İşte ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenler bunlardır.’2 tek yönlü ve tek bir metotla yapılacak bir iş, bir ibadet değildir. Mücadele -diğer adıyla- cihad ne demektir?
Cihad, Arapça ’da c-h-d kökünden türemiş bir kelime olup, temel anlamı bir konuda çaba, gayret, mücadele anlamlarına gelir. Bu gayret, her türlü gayret olsa gerek. Cihad, cidal ve kıtal birbirine yakın gibi görünen kavramlardır. Fakat aralarında çok belirgin farklar vardır. Çünkü kâfirler ve müşrikler cidal ve kıtalde daha çok bulunuyorlar ve bu işin erbabıdırlar. Kıtalde savaşmak, katledip öldürmek, yok etmek; taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmamak vardır. Kıtal; İdlib’te, Halep’te, Doğu Guta ’da zalim Esed’in yaptığı mezalimdir, İsrail devlet terörünün Filistin’de yaptığı vahşetlerdir, Budist Myanmar Terör Devleti’nin Müslümanları diri diri yakarak yaptığı vahşetlerdir, diktatör Sisi’nin Rabiatü’l Adeviye meydanında yaptığı vahşice katliamdır, Hama’da, Halepçe’de yaşatılan zulümlerdir. Şu anda dünyanın birçok yerinde Müslümanlara yapılan işte bu cinstendir. Cidal, bir üstünlük kavgası, menfaat çekişmesi, galibiyet mücadelesidir. Buna soğuk savaş da eklenebilir, masa başında kazanılan haklar da girer. ABD-Rus çekişmesi gibi. Cihad ise ‘gayret etmek, ceht etmek, olanca gücünü ve kuvvetini sarf etmek’ manasına gelir. Cihadda bir şart var ki onu cidal ve kıtalden net biçimde ayırır. Bu şart da cihadın, sadece Allah için yapılmasıdır. “Savaş ve cidal” ancak bu durumda “cihad” olurlar. Cihadın amacı, “insanları kula kul olmaktan kurtarıp Allah’a kulluğa, dünyanın darlığından ahiretin genişliğine ve batıl dinlerin zulmünden İslâm’ın adaletine çıkarmak ”tır. Cihad, öldürmekten ziyade insanın canını, malını, ırzını ve namusunu, iffet ve izzetini teminat altına almak için yapılan bir mücadeledir.
Başta da insanın mücadelesi kendisiyle başlar demiştik. Rasulullah’ın (s.a.s) nebevi hayatının başlangıcına baktığımız zaman önce Allah, Rasulullah’ın mücadeleye, çabalamaya kendisinden başlamasını istiyor. Alak suresinin ilk beş ayet-i kerimesi indikten ve peygamber efendimizin eve gelip “beni örtün, beni örtün” diyerek örtüsüne bürünmesi üzerine Allah (cc) kendisini uyarır ve “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar! Sadece rabbinin büyüklüğünü dile getir. Elbiseni tertemiz tut. Her türlü pislikten uzak dur. Yaptığın iyiliği çok görüp başa kakma. Rabbin için sabret.”3 diyerek Efendimiz’in (s.a.s) kendisini hazırlaması gerektiğini bildirmiş ve artık örtüyü –ki bu örtü maddi örtü de olabilir manevi örtü de olabilir- atma zamanının geldiğin ifade etmiştir. Şehid Seyyid Kutub (Allah ondan razı olsun) bu ayeti açıklarken şöyle diyor: “Elbise temizliği” Arap dilinde dolaylı olarak kalp, ahlâk ve davranış temizliği anlamını taşır. Amaç elbiselerin örtülüğü öz kişiliğin, bu kişiliği oluşturan tüm özelliklerin ve niteliklerin temizliğidir.”4 Bu ayetlerde cehd edecek bir mücahidin önceliklerini de Allah (cc) bildirmiştir. Zaten bu vasıflar peygamber’de (s.a.s) vardı. Neden Allah tekrar bunları Rasulullah’tan (s.a.s) istiyor? Bu, bir hazırlık evresidir. Çünkü bu görev öyle göründüğü gibi kolay bir görev değildir. Vicdanların diri diri kuma gömüldüğü, sapıklığın sıradan bir şeymiş gibi yaşandığı, günahların rutin hayatın birer parçasıymış gibi algılandığı, inatçı zorbaların yaşadığı, söz dinlemez, azgın, gözü dönmüş putperestlerin olduğu, gerçeklerden uzak yaşayan bir toplumu Allah’a, hakikate, doğruluğa çağırmak dünyanın en ağır, en sıkıntılı yükü idi. Bunun içindir ki Rasulullah’ın (s.a.s) önce kendi imanını kuvvetlendirmesi ve hazırlığını iyi yapması gerekirdi.
Hz. Adem’de (as.) bizim için kendi nefsimizle cehd etmeye başlamamızda bir örneklik var. Eşi ile cennette her istediğine ulaşırken bir de bakıyoruz ki bütün uyarılara rağmen, şeytanın hilelerinin ve yalanlarının farkında olmalarına rağmen yasaklanan ağaca yaklaşma söz konusudur. “Adem ile eşi dedi ki; “Ey Rabbimiz, biz kendi nefsimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz.”5 Nefsimizin arzuları bizi helake sürüklemeden nefsimizle cehd etmenin yollarını aramak gerekir. Her nefis farklı bir cehdden (mücadele) anlayabilir. Kimi açlıkla yola gelir, kimi yoksullukla yola gelir, Salih kullarla beraber olma, Kur’an-ı Kerim’i bol bol okuma, zikirler, gece uykusuzluğuyla (teheccüd ile), mal verme ile en son canı verme ile…
Hz. İbrahim’in (as) Allah’ı aramada ve bulmada bir gayretin, çabanın içinde olduğunu (olayın zahirine bakarak) söylemek yanlış olur mu acaba? Yıldızlara, aya ve güneşe hükmeden, gökleri ve yeri yaratanı bulunca kavmine hakikatin ne olduğunu ifade etti. Hakikatin, yıldızlara, aya veya güneşe tapmak olmadığını, bunları yaratan ve göklerle yeri yaratan tek bir ilah olan Allah olduğunu, bunun kabul edilmemesi durumunda kendilerinin müşriklerden olacaklarını ifade etti. Önce kendisi iman etti, sonra kavmine ilan etti.
Mücadeleye başlayacak kişide herhangi bir tereddüt olmamalı inancı hususunda. İnancına karşı hem samimi olmalı hem de ihlaslı olmalı ki insanların teveccühüne mazhar olabilmeli. Eğer kendi düşüncesinden, inancından ufak bir şüphe duyarsa zaten başkalarını da inandıramaz. İnancıyla ilgili kalbinin mutmain olması gerekir. Mutmain bir kalbe sahip değilse Allah için cehd edecek mücahid, küçük bir rüzgârda devrilebilir, ufak bir çakıl taşıyla tökezleyebilir. Hz. İbrahim’in (as) yeniden dirilmeye inanmadığını söyleyebilir miyiz? Bize örneklik olsun ve tereddütlerimizde bu tereddütlerin dermanını bulmak için yol gösterici olmuştur. Mutmain bir kalbe ulaşınca da ister rüzgâr ister fırtına, ister kayalar ister seller… hiçbir şey bizi durdurmaya güç yetiremez. Hani İbrahim: “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti.” (Allah ona:) ‘İnanmıyor musun?’ deyince, ‘Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için’ dedi. ‘Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.’6 Şunu da bilelim ki eğer kendimiz mutmain değilsek çağıracağımız kuşlar gelmeyecek, belki de daha da uzaklaşacak, kaş yapalım derken göz çıkarmış olabiliriz. Bizdeki zaaf, inancımızdanmış gibi algılanabilir. Onun için sefere çıkarken niyetimizin halis olması ve fikrimizin temiz olması, inancımızın da kuvvetli olması gerekir.
Mücadeleye başlamadan önce nefis tezkiyesini daha iyi benimsemek için Kur’an’dan şu örneği de göz önünde bulundurabiliriz: Hz. Talut’un, susuzluktan kırılmış olmalarına rağmen emre itaat ve nefislerine söz geçirmek için içinden geçtikleri sudan hiç içmemiş veya birkaç avuç içmiş bir avuç topluluğun koca bir orduyu yendiğini, zaferin Allah’ın lütfu ile olabileceğini daha iyi anlarız. “Talut, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tatmazsa bendendir.’ Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): ‘Bugün bizim Calut’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler. (O zaman) Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: ‘Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir.”7 Burada da anlaşıldığı üzere nefsin arzularına gem vuran ve içgüdülerini denetim altına alan, mahrumiyetlere ve sıkıntılara dayanan, zaruretlerin ve ihtiyaçların üstesinden gelen, emre itaati ihtiyaçlarının önüne geçiren, yükümlülüklerini bilen ancak art arda gelecek imtihanlardan başarı ile Allah’ın rızasına kavuşur. Kendimizi yokluklara ve sıkıntılara karşı ne kadar dayanıklı olduğumuzu sınamalıyız. Buna göre mücadele sahasında yer almalıyız. Dirençli bir kalple, dayanıklı bir irade ile sapmaz ve sarsılmaz bir iman ile yola çıkmalıyız. Çünkü cihad iman meselesidir, edebiyat yapma meselesi değildir. Düşmanla yüz yüze gelmeden nefsimizle yüz yüze gelmeliyiz. Nefsimize ilahi komutu kabul ettirmeliyiz. Yoksa geride kalanlar gibi biz de geride kalmışlardan oluruz ve bu ayetlerde vasıflandırılanlar durumuna düşeriz (Allah muhafaza): “İman edenler, derler ki: ‘(Savaş izni için) Bir sûre indirilmeli değil miydi?’ Fakat, içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa onlara evla (olan): İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah’a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.”8
Rabbim, bize nefsimize karşı cihadda, şeytana karşı cihadda ve her türlü düşmana karşı cihadda yardımını esirgeme! Bizi nefsimizle baş başa bırakma! Bizi haklı mücadeleler içinde olan kullarından eyle! Bizi, her türlü haksızlığa karşı duran kullarından eyle! Sen bizim Rabbimizsin, Mevlamızsın.
Kaynakça
Hicr, 36-40.
Tevbe, 20
Müddessir, 1-7
Fizilal’il Kur’an
A’raf, 23
Bakara, 260
Bakara, 249
Muhammed, 20-21

Önceki İçerikEğitmek mi Eritmek mi? Çocuklarımızı Öldürdük!
Sonraki İçerikTevbe 24’ün Gölgesinde